30 Kasım 2022

Üniversiteler üzerine konuşulurken “alaylı-mektepli” fark etmeksizin söyleyelim ki, “üniversite sayısı çoğaldı, bilim sokağa düştü” dercesine, her ile üniversite açılmasının kaliteyi bozduğu iddiası dilendiriliyor. Acaba öyle mi? 

Medreseleri tekrara düştüğü iddiasıyla kapatanlar, onun yerine ihsas ettikleri üniversiteleri görse acaba ne derlerdi, merak ederim. Üniversiteler muhtevî oldukları mana itibariyle hakkın, adaletin, gelişimin, refahın “yeryüzü mübeşşirleri” olması gerekirken hep iktidarların malzemecisi olmasının sebepleri üzerine düşünmek lazım. Kuruluşundan beri sadece iktidarların meşrulukları için çalışan, temel vazifesi onların “günah ateşlerine” odun taşımak olan üniversitelerde, hak ve adalet mefhumları sadece itibarlarını ya da makamlarını kaybedenlerin aklına geliyorsa, ortada ciddi bir ahlak meselesi de olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Her birimizin zihninde gücü ele geçirmek ve onu kullanırken omuzlarımızda var olduğunu tahayyül ettiğimiz tankların heybetiyle önümüze geleni ezmek umuduyla yaşıyor olmamızın ne kendimize ne de toplumumuza bir hayır getirmeyeceğini anlamak için daha hangi bedeller ödenmesi gerekecek bilmiyorum. Ve bu, hemen kızacaklar varsın kızsın ama, üniversitelerin kurulduğu günden beri böyle. Meşruiyeti herkesin kendinden başlattığı bir üniversitede başka türlü olma ihtimalide yok. Niye yok? Çünkü üniversiteler özgün ve hür bir zeminde kurulmadı. Türlü bahanelerle, milli hedeflerinden kopuk, mazisine şüphelerle dolu bir çöp yığını olduğu iddiasıyle bakan bir üniversitenin, atisinin meçhullerle dolu olmasından başka ne olabilirdi ki, olmadı işte..

Ne oldu peki? Hedefimizi kaybettik. Ruhumuzu yitirdik. Kendimiz olmaktan utanır halde, toplum “arabesk”, aydınlar “batıbesk”likle malûl olduğunu bile fark etmeden, “Müslüm Gürses gençleri” gibi kendimize “cilet” atmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. Hala öyle değil mi? James Barton isimli bir misyonerin Türkiye’ye ilk misyonerlik üssünü 1820’de İzmir’de kurdukları iddiasını esas kabul edersek o zamandan bu yana atılan zararlı faaliyetlerin ceremesini hala çekmiyor muyuz? Millî şuurdan mahrum, aklı kullanamayan, şahsi hesaplarını memleket hesaplarından evvel düşünen, kendisinden başka kimseyi sevemeyen bir kalabalık halinde, kısır çekişmelerin içine boğulup duruyoruz. Bu sığlığın yoğun yaşandığı yerin başında da üniversiteler geliyor. Her şeye rağmen, düşünenlerin değil, itaat edenlerin; ufku, cehdi, davası olanların değil, emir eri olabileceklerin seçildiği bir üniversiteden neyin aşkınlığı beklenebilir ki? “Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur” deyimince birbirinin tekrarı, kopyası çalışmalar yeni şeylermiş gibi nakledilip, duruyor, işte. 

Mehmet Genç hocanın, rönesans ve reform hareketleri ile sanayi devrimi arasında üç, dört asır var bâbında cümlesi çok şeyler anlatıyor aslında düşünenler için. Batı tarihinde sanayi devrimine kadar çok acılar yaşandığı erbabınca malum. Hocanın cümlelerinden onların bundan kurtulmak için ne kadar zaman, emek, gayret verdiklerini anlıyoruz. Yine onun çok ufuk açıcı bir cümlesi “Osmanlı 19.yy’da her şeye rağmen Dünyanın en büyük üç devletinden biriydi. Avrupalı mucitler yaptıkları birçok icadı, sultandan bahşişler almak adına İstanbul’da saraya takdim ediyorlar ve birçok yenilik birçok Avrupa başkentinden evvel İstanbul’da kullanılmaya başlanıyordu ama bu makûs talihimizi yenmeye muktedir olamadı” mealindedir. Demek ki çok para olması, en yeni teknolojik cihazları tüketmek gelişmişliği getirmiyor; zahmet olmadan rahmet gelmiyor.

Elin gâvuru bunları yaparken, bizim yeniden yekinmemiz için “en hakiki mürşid” olarak ilan ettiğimiz ilim yuvaları üniversiteler ne yaptı? Neredeyse, bilimden başka her şey. Mesela Türk milletinin medeniyet havzasına mugayir işler yapmaktan hiç imtina etmediler. Mesela yıllarca on beş yirmi yaşlarındaki torunu yaştaki çocukların başörtüsünü takip etmekten utanmadılar. “Türkçeden bilim dili olmaz diyen Y.Ö.K başkanı bile çıktı bu üniversitelerden de kaç kişi hatırlıyor şimdi bunları. Bu söz üzerine kaç kişi hadi “kör olası hanede evlad-ı iyal var” fehvasınca üniversiteden demeyelim ama dekanlığından, rektörlüğünden istifa etti? Daha bir sürü şey. Ama gidin sorun herkes kendini dünyanın âlimi ilan eder. Her birisi biriciktir, çalıştığı konu orijinaldir, tektir, bıraksalar dünyayı kurtaracaklardır. Hâlbuki “benim adım Mesut, soyadım Bahtiyar, yıllarca böyle bildiniz siz, Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz” şarkı sözlerinin çağrıştırdığı gibi, bir hayalin peşinde, tabir-i caizse “yakaza” halindeler. 

Peki niye böyle? Tabi uzun hikaye, bir “whatsap” yazışmasına sığdırılamayacak bir husus. Satırbaşı halinde ifade edelim ki biz üniversitelerimizde düşünce inşa edemedik, hedef gösteremedik, gösterdiğimiz hedefe ulaşmada kullanacağımız araçlar işe yaramadı en azından. Sığ bir taklitten öteye gidemedik ki o da bazı uyanıklarımız haricinde kimsenin işine yaramadı. Her bakımdan can çekişen bir kalabalık halindeyiz.

Bunlar başımıza böyle olması istendiği için mi, yoksa Türk milleti söylendiği kadar “zeki ve ahlaklı” olmadığı için mi geldi? Ben tabi ki Türk milletinin zeki ve ahlaklı olmadığını kabul etsem bunları yazmam. Türk milleti bilinen, bilinmeyen tarihi itibariyle yeryüzünün üç beş milletinden biridir. O kadar asırlara rağmen zeki, ahlaklı, cesur, kahraman olmayan bir millet varlığını devam ettirebilir mi? O zaman geriye “böyle olması istendiği için” şıkkı kalıyor ki, benim için öyle. Tercih sizin. 

Bundan dolayı sıra dışı, cehd sahibi, milletinin selametini, kendi menfaatinin üzerinde tutan insanlar “ocak dışı” oluyor bu memlekette. Çünkü siyaseti düzenleyenler hep kendi menfaatlerini, milletin, devletin önüne koyan insanlar bizde uzun zamandır. 

Daha somut sözler etmemiz gerekirse,

1.Bırakın talebenin okuyup okumadığını, üniversitelerimizdeki akademisyenlerin kitap okuma ortalaması yıllık bir çıkarsa sevinirim, iki çıkarsa alkışlarım. Üstü çıkarsa zaten ”gir oyna çık oyna”. Ama hiç umudum yok. Hadi sosyal bilimcileri hariç tutarak söyleyelim ki onların okumalarının sebebi de mesleki faaliyetleri için olsa gerek. Onların dahi severek, bir davaya nispet ederek, insani bir aşkınlıkla okuduklarını düşünemiyorum. İnşaallah yanılıyorumdur, yanlış düşünüyorumdur. Böyle bir çalışma ülkemizde ne kadar ciddi yapılmıştır bilemiyorum ama birkaç ay evvel tevede dinlediğim bir habere göre ülkemizde yıllık kitap okuma sayısı 1 iken, Japonya’a 42. Japonların akademisyenlerini düşünemiyorum bile. Daha iddialı bir şey söyliyeyim ki, fen bilimlerinde yazan akaemisyenler, yazdıkları makaleleri bile okumuyor desem yeridir. Zaten neredeyse tamamı İngilizce yazdıkları için kimse ne yazıp yazmadıklarını da merak etmiyorlar. 

2. Her ile üniversite meselesine gelince; bu seviye Türkiye’nin hazmetmesi gereken bir seviye idi ve aslında alt yapı bakımından da gayet başarılı oldu. Sütçü İmam Üniversitesinin yerleşkesinin neredeyse yirmi yılda tamamlandığı düşünülürse, Ak parti zamanında açılan mektepler hakikaten kısa zamanda yerleşkelerine kavuşmaları bunun ispatıdır. Peki bu okullar lazım mıydı diye soranlara akademik manada Türkiye’de hiç üniversite olmasa da olur derim. Bu ifadem çok keskin ve merhametsiz olarak görülebilir ve ciddi tenkitler alabileceğini de bilerek söylüyorum. Ben bir akademisyen olarak ifade ediyorum ki ben bir sanayici olsam ihtiyacım olan bir meseleyi çözmek için yerli üniversitelere müracaat etmem. Kızan kızsın, ben öyle görüyorum. 

Bırakın Anadolu mekteplerini, Boğaziçi, ODTÜ gibi sözüm ona yılların mekteplerini de itham ederek söylüyorum. İnanmayan gitsin ülkenin teknolojik seviyesine baksın. Bu ülkenin hala motoru yok, motoru. Rakiplerimiz uzayda altın arıyor, biz daha göğe bir milli araç çıkaramıyoruz. Bırakın uçağı, helikopteri, iha, siha diye tılsımladığımız “Gökgözlerinin” motorunu bile biz üretemiyormuşuz. 

3. Her ilde üniversite Ak parti iktidarlarında oldu ve ben hiçbir zaman Ak partili olmadım ama sırf Ak partiye muhalefet olsun diye “her ilde üniversite mi olurmuş canım” dendiğini düşünüyorum. Çünkü bunu söyleyenler “28 Şubatçıların” her ilçede meslek yüksek okulu açılmasına hiç de ses çıkarmadılar. O icraat da bilimsel değildi. Hatta gayri ilmi bir çaba idi ve belki de son derece yerinde giden M.Y.O’larının o faaliyet ile kalitesi düştü, imha edildi. Çünkü niyetleri bozuktu o okulları açanların. Güya her ile M.Y.O açarak irticanın önüne geçeceklerdi. Ne oldu? Ne “irticaı” engelleyebildiler, ne de M.Y.O’ları koruyabildiler. Gereksiz bir çalışmaydı, israf oldu nice kaynaklar.  

4. Şimdiler egseriyet bilimsel düşüklüğün sebebini yeni açılan üniversitelere bağlıyor ama yine aynı egseriyet kendi köyüne üniversite açılsın istiyor. Mesela 70’li yıllarda Maraş’ta üniversite yaptırma ve yaşatma derneği olmalı. Sadece Maraş mı? Muhtemelen üniversitesi olmayan bütün Anadolu şehirlerinde vardı bu tür dernekler. Ama şimdilerde herkes “üniversite kuruldu, mertlik bozuldu” havasında. Bu riyakârlıktan rahmet çıkmaz. Hoca olmak, müdür olmak, dekan olmak, rektör olmak gibi dertlerle siyasetçi peşinde koşanların sonra çıkıp bilimsel zaafiyeti üniversite sayısına bağlaması da doğru gibi gelmiyor bana. 

5. Mesele üniversitelerimizin sayısının fazla olması değil, muhteviyatının dökülüyor olması. Amerika nüfusu ile mukayese edersek memleketimizde üniversite sayısının bin tane olması lazım. Ekonomisi, bilimsel seviyesi, refahı ile mukayese edersek ve bu seviyenin makul oluğunu düşünürsek, hiç üniversitemiz olmasa da olur. Ama bunu kabul edersek de sömürge ülkesi olmayı kabul etmemiz demek olacaktır. Muhakkik üniversitelerimiz olmalı ama kaliteyi yükseltmek gibi bir mecburiyetimiz de… Nihayetinde Türk milleti “yekinecekse” bunda tabi ki üniversitelerin katkısı yüksek olacaktır.

Fakat zülf-ü yâre dokunmamak için mesele doğru zeminlerde, hakkaniyetli olarak mütealâ edilmiyor ve hemen kolaycılığa kayılıp iktidar-muhalefet sığlığında kaybolup gidiyoruz. Bilimsel saikleren ziyade, istihdam fazlası söz konusu. İş bulamayan insanlar suçu üniversite sayısına havale ediyor. Hâlbuki daha fecaati iştiham meselemiz olmasa bile üniversitelerimizin kalite meselesi var ve bu hepimizin derdi olmalı. Adam Anadolu üniversitelerinde hoca, o da üniversite sayısının fazlalığından dem vuruyor. Tamam da sen de orda hocasın işte. Bırak da dışardaki adam ondan dert yansın, sana düşen daha seviyeli fikirler söylemen. 

6. Üniversite sayımız fazla olduğu için bilim seviyemiz düşük değil, bu hep böyleydi zaten. Son durum bu hadisenin tespitine yaradı ki bu da hiç yoktan iyidir. Meseleler konuşularak ancak iyileştirilebilir. Kıymeti kendinden menkul zât Ankara, İstanbul mekteplerinde milletten kopuk, “al takke, ver külah” yaşayıp, her türlü kaynağı keyfine göre kullanıp, “lâ yüs’el” olarak milletten geçinip gittiler yıllarca. Varsa bir kalite zâafiyeti, yıllardır buralarda eğleşenler bundan azade olabilirler mi? Hesap sorulacaksa önce onlardan sorulmalı.  

7. Enerji konusunda artık yeni bir döneme giriyoruz. Fosil yakıtlar hem biteceği için, hem de çevre hassasiyetleri bakımından yasak hale gelecek. Şimdiden dizel yakıt kullanımını Avrupa’da yasaklayan ülkeler var. Almanlar bilmem hangi tarihten itibaren dizel motor üretmeyeceklerini beyan ettiler. Gelişmiş ülkelerin tek gündemi yeşil enerji artık. Kendilerinin kullanmasını bırakın, yeşil enerji sertifikası olmayan memleketlerden ürün ithal etmeyecekler, filan… Bu durum Türk milleti için yeni bir imkân aslında. Fosil yakıtları bakımından fakir oluğumuzun acısını geçtiğimiz asırda çok yaşadık lakin yeşil enerji tam bize göre. Memleketimizin dağlarındaki rüzgâr, nehirlerindeki, derelerindeki sular, ovalarındaki güneş gibi yeşil enerji kaynakları ile geleceğimizden daha umutlu olabiliriz, ama bakıyorsunuz ki onun teknolojileri de ithal. Son zamanlarda bazı sanayicilerimizin faaliyetleri olmakla beraber rüzgâr reaktörlerinin Çin’den, güneş panellerini Alman teknolojilerinden ithal ettiğimizin günahını kime yazacağız. Ağzını açtıklarında kimseye söz düşürmeyen akademisyenler nerede? Niçin bu kadar hayati olduğunu hesap etmemiz gereken teknolojileri yirmi otuz yıldan beri keşfetmediniz. Üretime geçemeyebilirsiniz ama bunun ilmi nerede? Memleketin dağlarını ithal rüzgâr reaktörleri ile doldurduktan sonra, üretseniz ne olacak? Daha başka bir misal vermeye gerek var mı? Tarım bilimi, iktisat bilimi ve daha diğerlerinde de bundan farklı değiliz maalesef. Ülkemizdeki yapılan bilim seviyesi birkaç gömlek düşük taklitten öteye geçmez ne yazık ki.

Bunları söylerken bunların doğrudan sorumlusu sadece akademisyenler de demek istemem. Bu vicdansızlık olur zira. Bunun günahını devletten en ufak bireyine kadar miktarınca dağıtabiliriz. Sorumluluğu sadece birilerine yapıştırmaktan ziyade evvelen bunların tespitinin yapılması gerekir. Gerisi kolay, Türk milleti zekidir, ahlaklıdır, cesurdur, az zamanda çok işler yapmaya muktedir olduğunu söylemeye gerek bile yok. Lakin her şey yolundaymış gibi davranıp sadece işimize gelenlerden bahsetmek de olmaz. 

Efendim köylünün “çaldımsa mîrî malı çaldım” diye kendini savunması gibi, dedimse kendi yüreğimden dedim. Üniversitelere bakışım kısaca böyle. Bir gün olur ki uzunca da konuşma imkânı buluruz inşallah. 

Dr. Cüneyt CESUR[i]

[i] Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Enerji Sistemleri Mühendisliği Bölümü, Yenilenebilir Enerji Sistemleri ABD Öğretim Üyesi, Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yazar Hakkında:

Cüneyt CESUR