30 Kasım 2022

Türkiye’mizde, diplomalılar ve birçok akademisyenler arasında, oryantalistlerin tartışmasız üstünlüğü, prestiji, adeta dokunulmazlığı vardır. Oryantalistlerin yazdığı bir konu aktarılınca, diplomalılarımızın ve üniversite öğretim üyelerinin  büyük çoğunluğunca, tartışmasız, tereddütsüz kabul edilir, bunlara göre, oryantalistler çok bilgilidirler, İslamla, Türklükle ilgili konuları tarafsız bir şekilde, objektif olarak incelerler, onların yazdıkları, kaynak hükmündedir, onlardan öğrenmemiz gereken çok şey vardır.

Okulda, üniversitede kendisine öğretilenle yetinmeyip “anlatılanlara bir de ‘kendi’ gözümle bakayım, öyle değerlendireyim” diyerek imalat hatası olabilenlerin sayısı oldukça azdır; onların, alışılmışın dışına çıkmış değerlendirmeleri de pek dikkate alınmaz.

***

Bu yazıda, milletlerarası alanda tanınmış, kendini kabul ettirmiş, Türkiyede de oldukça iyi bilinen iki oryantalistin, bizim tarihimiz konusunda yazdıklarından örnekler veriyorum.

Prof Dr Stanford Shaw. Bildiğim kadarıyla, yani, yazılarından tanıdığıma göre, oryantalistlerin en iyisi, objektifi, en insaflısı, bize en yakınıdır. Türkçeye de çevrilmiş olan History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, (Cambridge University Press 1991) eserinde: “Şüphesiz, Osmanlı târihi, daha önceden birçok defalar, oldukça ayrıntılı olarak tartışılmıştır, fakat dâimâ Avrupa bakış açısından, Avrupa’nın önyargısı ışığı altında ve genellikle Avrupa kaynaklarına dayanılarak…” (v.I, vii) demektedir. Stanford ve hanımı Ezel Kural Shaw, aynı kitabın ikinci cildinin önsözünde Osmanlı tarihinin Batı’da nasıl yazıldığını şöyle anlatmaktadırlar:  “Osmanlı  İmparatorluğu’nun  bir târihi için Osmanlı kaynaklarını kullanmaktan dolayı özür dileyecek değiliz. Çünkü çok uzun bir zamandan beri Osmanlılar, kendilerinin hiçbirkaynağı kullanılmaksızın incelenegelmiş, sonuç, ciddî tahrîf ve yanlışlık olmuştur. Fransa’nın, İngiliz ve İtalyan müşâhadeleri esâs alınarak yazılacak hiçbir târihi, metod bakımından sağlam ve dengeli kabul edilemez. (History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, (Cambridge University Press: reprinted 1992) v. II, x.)  

İyi niyetinden  şüphe edilemeyecek olan bu oryantalist, Osmanlı Hükümeti demek olan  Divan-ı Hümayun’dan; imperial council   (imparatorluk (!) konseyi) diye söz etmektedir: S. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey (C.U.P. 1976), pp. 25, 26, 101, 102, 108, 115, 117. 

Yabancı olduğu için, kültürümüze de yabancı olduğu, hanımının da, bu konuda kendisine yardımcı olamadığı anlaşılıyor. 

 Açıklayalım: Hüma;  Efsanevi bir kuştur,  yumurtası havada çatlar, hep havada uçar ve yere hiç konmaz. Hümayun, Hüma ile ilgili, Hümaya aid, Hümaya mensub, kısaca “semavi” demek olur. Osmanlı, Semavi buyruklara uygun davranma, Müslümanların, Allah tarafından gökten indirildiğine  inandıkları  Şeriatı uygulama davasında  olduğu için, her mühim, değerli işine, şeye “hümayun”  sıfatını vermiştir: ordusu, o zamanın Türkçesi ile ordu-yu osmani değil, ordu-yu hümayun’dur, donanması, donanma-yı hümayun’dur,  Halife-Sultanın mührü, ‘mühr-ü hümayun’dur. İcra (yürütme) erkini kullanan hükümetine de Divan-ı Hümayun  demiştir.

Değerlendirme: Geniş  ülkelere yayılmış, birçok ülkeye hakim olmuş Avrıpa’lıların  politik kuruluşları ‘imparatorluk’ olduğu için, Prof Stanford Shaw’un kafasında,   birçok  ülkeye hakim olmuş olan Osmanlı da ‘imparatorluk’tur, onun için bu iğrenç kelimeyi Osmanlı ile birlikte anmaktadır.  Avrupa’lı, eline ateşli silah geçirdiği için, meydanı boş bularak Amerika, Afrika, Avustralya kıtalarındaki masum, zavallı insanları ezerek, oralara hakim olmuştur, bu sömürü hareketine, sonradan ‘islim sonradan gelsin’ kabilinden ‘Hristiyanlığı yaymak gayesiyle’ diye  bir bahane uydurmuştur. Osmanlı ise, ‘cihad’ görevini yerine getirmek, yeryüzünde göğün buyruklarını hakim kılmak için savaşırken genişlemiştir; kendisine Selçuklu Sultanı tarafından verilen Söğüt, Domaniç Eskişehir yöreleri ve Hamidoğlu Beyliğinden 80 000 altına satın aldığı yerlerden başka, bütün arazisi cihadla elde edilmiştir: genişleme sebebi bambaşkadır. Prof Stanford Shaw, yabancı olduğu için, kafasında oluşmuş, ‘mindset’ denilen kalıplardan dolayı bu hataya düşmektedir. Yani, onun “Batı’lı” kafa biçimlemesine göre, bir state, kingdom, staat, etat çok genişleyince, birçok ülkeye hakim olunca, “imparatorluk” olmaktadır; çünkü, Batı’da öyledir. İmparatorlukların nasıl feci zulümler işlediği, işgal ettikleri ülkelerin yerüstü ve yeraltı zenginliklerini nasıl gasbettikleri, insanlara, kimliklerini bile unutturdukları, Osmanlı’nın ise, hükmü altına aldığı gayrımüslim topluluklara Millet Nizamı uygulayarak bu milletlerin dillerini, kültürlerini, dinlerini ve geleneklerini nasıl korumuş olduğu, bu iyi niyetli Batı’lının dikkatinden kaçmaktadır.

Hoş, Osmanlı, her mühim işine, kuruluşuna niçin hümayun sıfatını vermis, bu kelimeyi daima kullanmış olması, bizim, malümat deposu olmayı tarihçilik kabul eden yerli profesörlerimizin de dikkatini çekmemiştir. Bu konuda, yerli “tarihçilerimiz” dururken, yabancı tarihçiyi eleştirmek pek doğru olmasa gerek.

Prof Dr Bernard Lewis. Birkaç yıl önce vefat eden bu oryantalist, gerçekten çok bilgilidir ve pek meşhurdur, son derece itibarlıdır, otorite kabul edilir. Türkiye’de de kendisine, araştırma ve yayınlarından dolayı madalya verilmiştir. Bu yazıda, klasik hale gelen The Emergence of Modern Turkey  (1968) adlı eserine bakacağız.

Prof  Bernard Lewis (‘Luwis’ diye okunur; niçin Lewis  yazılıp da Luwis diye okunur, İngilizlere sormak gerekir.  Lawrence’in de Lowrens okunması gibi.  Gerçekten, rahmetli hocamız Prof Neş’et Çağatay’ın dediği gibi: İngilizcede lastik yazılıp kauçuk okunuyor)    bu eserinin birçok yerinde  -zaman zaman ‘Ottoman state’ (s.463) de demekle birlikte- Osmanlı için o çirkin, iğrenç empire (imparatorluk)  kelimesini rahatça kullanmaktadır: s.25,36,90,92,211,241384,462; imperial rescript (Hatt-ı Hümayun)

Kaldı ki state denilen kuruluşlarda parlamento vardır parlamentonun 3 erki (yasama, yargı, yürütme) vardır, devlet’te ise yargı ve yürütme olmak üzere 2 erk vardır, yasama yoktur; yasa’yı zaten Yaradan koymuştur ve devlet, bu yasayı yeryüzüne hakim kılmanın aletidir. Cehaleti görüyor musunuz!

Tımar/İkta Düzeni.  Osmanlı, kendinden önceki Müslüman yönetimlerde olduğu gibi, toprak yönetiminde Hz. Muhammed A.S.ın başlattığı ikta (bir arazi parçasını, birinin kullanımına ayırmak) uygulamasını, tımar   adıyla devam ettirmiştir. Tımarlı sipahi, cihad sırasında gösterdiği yararlıktan dolayı kendi yönetimine verilen bölgenin -devlet adına- vergisini toplar; (o yörenin sahibi değildir)islama girmişlerse, arazinin öşrünü, yani çıkan ürünün onda birini, girmemişlerse, haracını toplar, yönetimindeki bütün halkın, can, mal, ırz güvenliğinden sorumlu olur, askerlik çağındaki gayrı müslimden -askerlik  görevini İslam ordusunda  asker olarak yapamayacağı için-  ‘bir nevi karşılık’ demek olan cizye (yine devlet adına vergi)yi alırdı.

Bernar Luvis Efendi, bu konuda üç blunder  (büyük hata, gaf)  işlemektedir: 

1.”Late Byzantine feudalism, which helped to shape  the Ottoman  system of military  fiefs …p.43”

Bizans değil, (Doğu) Roma; bunu geçelim:  Osmanlı Tımar sistemini biçimlendirmekte yardımcı olmuşmuş Rum feodal sistemi.  Bu kişinin İslam ve İslam/Arap tarihi ile yazdığı kitapların herbirinden birer tane alınıp kantara konulsa, kendi bedeninin ağırlığından  fazla gelir. Bu bilgi yüküyle nasıl bu kadar ‘bilmez’ görünüyor? Hz. Muhammed A.S. ın ikta uyguladığını nasıl bilmez?  (acaba gerçekten bilmez mi, yoksa, işine öyle geldiği için tecahül mü gösterir?)

2.Tımar düzenini, Avrupa’daki Feodalite gibi zannetmekte, ikisini aynı görmektedir.

’fief’ dediği, ‘feodal sistemde, hizmet ya da bağlılık karşılığında kişilere bağışlanan toprak, arazi’dir. Feodal sistem, uzun yüzyıllar boyunca Avrupa’da uygulanan yönetim şeklidir.  O toprak parçası üzerinde yaşayanlar serfdir, köle gibidir, arazi satıldığında, çiftlik hayvanı gibi, sahip değiştirirler, adamın kızı evlendiğinde, ilk gecesini kocasıyla değil, feodal lord’la geçirirdi, bu, kanundu, kanunun adı da latince jus primae noctis’dir.

Değerlendirme: Evet, Bernar Luvis Efendi, şapla şekeri karıştırmakta, Tımar düzenini Feodalite rezaleti ile bir görmek/göstermek blunderını işlemektedir. Arapçada ‘halt’ karıştırmak demektir (halita:karışım) ve bu kelime, Bernar Efendinin eylemine tam uymaktadır:

Feudal cavalry (Tımarlı Sipahiler) yerine p.91; Tımar nizamından daima Feudalism diye bahseder: p.31; s.90-92;  p.384-385;   p. 445, 447-448. 

3. Cizye’yi Avrupa’daki poll-tax’la karıştırmaktadır. p.116, 337. Poll-tax kelle vergisi olarak, o toprak üzerinde yaşayan her bir ferdden alınırdı. Cizye ise, çocuk, kadın, ihtiyar, din adamlarından alınmazdı. Kur’an-ı Kerim’de emredilmekte olan cizye (Tevbe  (9) 29) Hz. Muhammed A.S. tarafından, Tebuk Seferi sırasında hakimiyetini tanıyan Eyle Piskoposu Yuhanna b. Ru’be’den alınmıştır, Cerba ve Ezruh halkı da gelip cizye ödediler (İbn Hişam, as Siyratun Nabawiyyatu, Kahire 1375/1955, c.ıı, s.525); Bernar Efendi, bunu nasıl bilmez?

Bernar Luvis, İslam, İslam Tarihi, Arap Tarihi, Müslüman Türk Tarihi alanlarında Batı’da ve bizde, otorite kabul edilmektedir.

Çok basit, açık, net bir misalle sonuca varalım:

Önünüzdeki masada, cam bardak içinde çay durmakta ve siz bunu inceleme ve değerlendirme durumunda olsanız, sizin görüşlerinize, bilginize bu konuda çok değer verilse ve dünya çapında uzman, otorite olarak kabul edilseniz, öyle tanınsanız da bu konuda şöyle yazsanız: 

“Masanın üzerindaki plastik bardak içine konulmuş olan şalgam suyu …”   Bunu okuyanlar, derhal:

-Bu adam, çayı şalgam suyu zannediyor, cam ile plastik arasındaki yapı farkından da haberi yok, demezler mi? 

Bu abd-i aciz, bu ünlü Bernar Luvis Efendi’ye NASIL bilim adamı derim? Onu nasıl ciddiye alabilirim? Ona ‘bilim adamı’ demek, gerçek bilim adamlarına haksızlık, hatta, hakaret olmaz mı ?

***

Peki…  tarihçilerimiz, akademisyenlerimiz,  Bernar Luvis Efendiyi ve benzerlerini  NİÇİN çok sayarlar, onları  adeta tartışmasız olarak “otorite” kabul ederler? (bu, yazılı olmayan kanun gibidir) bildiğim kadarıyla  durum şöyledir:

Tanzimatla -evet, yine Tanzimat!-  (1839) Avrupa’ya tam, kesin,  kararlı bir şekilde resmen yönelmiş olmamızın   sonuçlarından biri olarak,  onlardan aldığımız birçok  şey arasında, tarih yazıcılığı konusunda da etkilendik.  Olayları yazan vak’anüvislik yerine, geçmişte olanları, o devrin kaynaklarına bakarak yeniden yazmak gibi yeni  bir yol tutuldu, kaynak göstermek için dipnotlar düşüldü vb… 

Bu arada, Batılı’ların, bizimle ilgili  yazdıklarındaki yanlışları görüp aynı metodu kullanarak düzeltme gayretinde olan,  rahmetli Prof M. Fuad Köprülü gibi gayretliler de çıktı. Sözgelimi, onun, Barthıold’un  İslam Medeniyeti hakkındaki yazısını  ele alan, Diyanet İşleri Başkanlığınca  bastırılmış olan eseri, bu konuda  çok güzel bir örnektir. Köprülü, önce İslam Medeniyeti hakkında kısaca, anahatlarıyla bilgi verir, sonra Barthold’un metnini alır ve daha sonra da ondan çok daha uzun bir metinle, cevaplar verir, Barthold’un yanlışlarını düzeltir.  Bu, çok güzel bir örnektir ama, bunu yapabilmek için o çapta adam olmak gerekir.  Sonrakiler, bildiğim kadarıyla, bu yolu devam ettiremediler, sadece oryantalistlerin yabancı dilde yazdıklarını Türkçeye aktarmakla yetindiler; belki, bazıları, belli noktalardaki yanlışları görüp dipnotlarında buna işaret ettiler, o kadar. Ama, hiç olmazsa, oryantalistlerin tutumuna karşı, bir ihtiyat durumu, bir “acaba?” tavrı vardı. Bir gözlemimi aktarayım:

1956 yılında, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi profesörlerinden Neş’et Çağatay, bir oryantalistin İslam Tarihi konusundaki kitabını, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adıyla Türkçeye çevirmiş ve kitap İlahiyat Fakültesi tarafından bastırılmıştı. Milliyet gazetesinde köşe yazarı olan Refi Cevad Ulunay, bu olayı eleştirmiş, Neş’et Çağatay Hoca da cevap vermişti. O sırada liseyi yeni bitirmiştim, az sonra İlahiyat Fakültesinde öğrenci oldum, Neş’et Bey de İslam Tarihi hocamız oldu …Oryantalistler konusunda mülahazat hanemi yıllarca açık tuttum, kesin bir kanaat edinmekten kaçındım.

1960 yılında mezun oldum, İzmir’de imam Hatip Okulu’nda (adı böyleydi, öğretimi de diğer liselerden de bir yıl fazlaydı, 7 yıldı) öğretmenlik yaptıktan sonra, A.Ü. İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi asistanı oldum (1961). Bu fakülte, İsmet İnönü iktidarında 1949 yılında kurulmuştur. İslamın resmen, devlet eliyle öğretildiği birkaç İmam-Hatip Okulu açılmıştı, sonra sayıları arttı, bu okullardan mezun olanların yüksek öğrenim görebilmeleri için Yüksek İslam Enstitüleri açıldı, hocaları, çoğunlukla Ankara İlahiyat mezunları idi ve bu enstitüler, 1982 yılında, bulundukları illerdeki bir üniversitenin İlahiyat Fakültesi haline getirildi. Sonuç olarak, Türkiye’deki İlahiyat Fakültelerinde öğretim üyesi olanların, ilk hocaları, üstadları, örnekleri, Ankara’daki en eski fakültede öğretim üyeliği yapmış olan profesörlerdir. Bu profesörlerden sadece ikisi Arapça bilirdi, birsi Boşnak (Tayyib Hoca), birisi Faslı (Tanci Hoca) idi, Türk profesörler? O yıllarda … ve Arapça … olacak iş değil; akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir şey.

Şimdi, Ankara İlahiyat Fakültesi’ndeki duruma bakalım:

Öğretim üyeleri, oryantalistlerden alıntı yaparlardı, oryantalistlere, Türkiye’nin diğer bütün üniversitelerinde olduğu gibi, büyük saygı vardı.  Öğrenciliğimiz sırasında Hadis-i Şerif derslerine gelmiş olan, Hadis metodu (el Cerh vet’t Ta‘dil) hakkında bilgi veren Prof. M. Tayyib Okiç, her ne kadar, derslerinde oryantalistler hakkında uyarılarda bulunmuş olsa da,  biz asistanların çoğu; “imkan bulsak da İslam Ansiklopedisi’nin  İngilizcesini alsak,  büyük bilgi hamulesiyle olaylara bakıp değerlendiren oryantalistleri okusak” havasında idik.  Öyle ki Doç. Hüseyin Gazi Yurdaydın, “akademik metne alışalım” diye, bizlere gönüllü olarak İngilizce kursu açtığı zaman, Joseph Schact’ın Islamic Jurisprudence kitabını okuttuğunda, bu, yadırganmak şöyle dursun, teşekkürle karşılanmıştı, bu kursa katılmıştık. Kısacası, islami konularda, oryantalistler otorite kabul edilirdi. Türkiye çapında hava, anlayış böyle idi. Günümüzde bazı ilahiyatçıların durumu budur; uyanmaları için uygun zemini, şartları bulamamışlar, o minval üzre gitmişlerdir.

Prof. Tayyib Okiç hocanın uyarıları zemin hazırlamış olmalı, Erol Güngör’ün haftalık Yol dergisinde çıkan atın dişleri  (1960 lı yıllar) bilincimi derinleştirmiş olmalı,  1967-70 yılları arasında oryantalistlerin NASIL yetiştirildiğini, kafalarının daha ilk yıldan başlanarak nasıl FORMATLANDIĞInı (University of Cambridge, Faculty of Oriental Studies’de)  görmüş olmam ve onlarla görüşmelerim, bu konuda KESİN kanaate sahip olmamı sağladı. Kızım Fatma Melek’in, master yaptığı London, School of Oriental and African Studies’de Prof.  Benjamin Fortna’nın, Osmanlı Tarihi anlatırken söylediği “Osmanlı Padişahlarının ne kadar müslüman olduğu tartışılır” saçma cümlesi de yerleşmiş olan kanaatimi pekiştirdi.

(Rahmetli Kadir Mısıroğlu, tv de çok münasebetsiz bir şey söyleyene, oturduğu yerden yarı kalkarak “çüş!” diye bağırıyordu: mahalline masrufdur, hakkediyorlarsa da ben öyle de yapmıyorum) Oryantalistleri ciddiye alıp onların gavurca dediklerini Türkçeye aktaranlara da öyle birkaç defa haykırmak gerektiğini belirtelim. Çünkü o zavallıların vebali çok büyüktür, ağırdır.

Her fırsatta, her zeminde, oryantalistleri ciddiye almadığımı, bu konuda, isteyenle tartışmağa hazır olduğumu ilan ediyorum.

***

Oryantalisin işi, (yazılı olmayan) görevi, kendi tarihini aklamak, başkasınınkini kötü göstermektir. Sekizinci Henri karısını boşamak ister, Papa izin vermez, Majesteleri, Papa’ya kızıp Katolik dininden ayrılır, Anglikan Kilisesini kurar. Yönetimde ikinci adam, Thomas More’u din değiştirmeğe ikna edemez, kellesini uçurtur. Bu konuyu işleyen A Man for All Seasons filmi, olayı öyle sunar ki… ya Henri’nin büyük bir zalim, yahut Thomas’ın büyük bir hain olması gerekir iken, (çünkü ceza öyledir) ne şiş yanar, ne kebap: Henri, büyük siyasidir, İngiliz halkının Roma’ya bağımlılığına son vermiştir, Thomas da, inancına uygun yaşayan bir mü’mindir. 

J.P. Taylor, dişli bir İngiliz tarihçidir. The Course of German History’de Alman milletini yerin dibine geçirir: “Alman tarihinde hiç istikrar, orta yol yoktur; ya diktatörlük, ya kaos vardır. Hitler’in ortaya çıkışı ırmağın denize kavuşması gibi bir tesadüftür” der, yani, böyle berbat millettem böyle berbat adam çıkar demeğe getirir. Kitabı, akademik üslupludur, dipnotları vardır. İtirazlar yülselir: “hiçbir milletin tarihi böyle eleştiriye dayanamaz, ayakta kalamaz (can’t survive) derlerse de, Taylor, geri adım atmaz; “belgelere dayanarak yazdım” der. (Bizim tarihimizi NASIL yazarlar, yazmışlardır? dersiniz…)

Emperyalist, korkunç, iğrenç mazisi olan Avrupalı, GEÇMİŞi de işine geldiği gibi şekillendirerek sunar. (Belçika’lı, 7 yaşındaki çocuğu, az çalıştı diye idam etti, İngiliz, 40 000 Hintli dokumacının, başparmaklarını kesti, rekabet edemesinler diye, 1848 de işgal ettiği zengin Hindistan’da öyle ağır vergiler koydu ki, vakıfların başındaki mütevelliler, vakıfları, zenginler, mülklerini İngilizlere devretti, sterlin, sadece sanayi devriminden dolayı mı böyle değerli sanıyorsunuz? Avrupalı, Afrikalı’nın daha çok kauçuk üretmesi için, o yerlinin oğlunun bir elini, bilekten kesti, mikdar artmazsa öteki bileği keseceğini bildirdi.) Bütün bu iğrenç işleri temize çıkaracak olanlar, “bilimsel” akademik kitaplar yazarak becerecek olanlar, oryantalistlerdir, görevleri budur, küçücükten öyle yetiştirilirler. 

Avrupa’daki Osmanlı eserleri, mezarlıklar bile, kazınıp sistemli şekilde yok edilmekte, bizim arkeologlara da Anadolu’nun her yerinde, kazıp kazıp kendi kalıntılarını çıkarttırmaktalar. Osmanlı’nın, Avrupa’daki varlığını isbat etmek için elde yalnız Osmanlı Arşivi kaldı. (‘Bizim’ tarihçilerimizden bir kısmı -kültür istilasıyla öyle yetiştirildiği için- arşive girer, devlet-i aliyye diye okuduğu belgedeki bilgiyi, osmanlı imparatorluğunda diye aktarır. Bunlara, rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun haykırışını KAÇ SEFER tekrarlamak gerekir?)

Buna karşılık verecek olan, bilinçli, uyanmış olan tarihçilerimizdir, sayıları çok azdır, yeni yetişmektedirler, piyasadakilerin çoğu ve rağbet görenler, Tanzimat ürünü zihniyetin henüz tükenmemiş olan temsilcileridirler.

13 Eylül 2022

***

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: