30 Kasım 2022

Kâinâtın Solmayan Gülü’nün dünyayı teşrif buyurduğu
Rebîülevvel Ayında, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’a 
Yeryüzünde açılan gül yaprakları adedince salât ü selâm gönderiyor
 Âcizâne ve fakirâne olarak hâl-i pür melâlimizi ve şefâat talebimizi
“Âlemlere Rahmet” olan “Hâtemü’l-Enbiyâ”ya  arz-ı hâl ediyoruz:  

                                                                                   

Ey Âlemlere Rahmet olan Efendim!..

Müslümanların çok çetin imtihanlara tâbî tutulduğu, “Îmanın bir kor, elde tutmanın çok zor olduğu”[1] ve insanlığın buhranlar içinde bunaldığı âhir zamanda yaşayan bizler; her işimizde Seni rehber edinmeye, her alanda Seni örnek almaya, Senin ahlâkınla ahlâklanmaya, Senin bildirdiklerine hakkıyla tâbî olmaya ve Senin bize bıraktığın; “Bunlara sarılırsanız kurtulursunuz. dediğin “İki Emânet”e[2] bütün benliğimizle sâhip çıkmaya bugün artık her zamankinden çok daha fazla muhtacız.   

Çünkü Sen; dünyaya teşrifinle bütün insanlığı ebedî saâdet iklimine ulaştıran, küfrün katran siyahı gecelerini kutlu bir dâvetle nurlu sabahlara kavuşturan, ümmet olma şerefiyle müşerref kıldığın beşeriyeti Rahmânî güzelliklerle buluşturan ve en zor meseleleri bile emsâlsiz bir fetânetle çözüp, geçit vermez dağları en doğru yoldan ve en kolay şekilde aşan “Gâye İnsan”“Ufuk Peygamber” ve “Sultân-ı Enbiyâ” olan Yegâne Rehbersin.

Ey İnsanlara En Büyük Nîmet Olan Efendim!..

Senden firâr ettiğimiz ve bize bıraktığın emânetlere sâhip çıkamadığımız için, ışığımızı kaybettik ve yüzyıllar var ki beyhûde yere müjdeli şafakların yolunu gözledik. Sana olan dil yakınlığımızın hâl uzaklığı arttıkça, zifirî karanlıklara daha çok gömüldük. Senin gölgenden ayrılıp, şeytânî tuzakların kollarına düştük ve akla-hayâle gelmez perîşânlıklar bölüştük. Uçsuz bucaksız nefs çöllerindeki fânî sevdâlar ve seraplar için yollara dökülen ve bu sahrâların dayanılmaz fırtınalarında rûhunun omurgaları yerinden sökülen bizler; Senden ayrı düşünce, yaratılış gâyemizi ve mukaddes değerlerimizi de pây-mâl ettik…

Senden gurbete düşen bizler; Senin insanlığa tebliğ edip, en mükemmel bir biçimde temsil ettiğin ve Sahâbe-i Kirâm’a eksiksiz bir şekilde tedris ettirdiğin; ..Allah (c.c.) indindeki yegâne din olan İslâm..ın[3] rûhundan yüzyıllardan beri habersiz yaşadık. Seni hayatında yaşatamayan bizler; gaflet, dalâlet, cehâlet ve ihânet sarmalına dolanıp, dünyevî çıkarların ve nefsânî arzuların ihtiras bataklığına doğru yol alarak, Senden ve Senin bize bıraktığın emânetler olan “Kur’an ve Sünnet”ten her geçen gün daha çok uzaklaştık...

 

“Yeryüzünde riyâ, inkâr, hiyânet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

‘Ebû Leheb öldü!’ diyorlar;

‘Ebû Lehep ölmedi’ Yâ Muhammed;

Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!..

Neler duydu şu dünyada

Mevlid’ine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi, Ey Nebî,

Adına alışkın dudaklarımız...

Artık; yolunu bilmiyor, 

Artık; yolunu unuttu,

Ayaklarımız!

Kâbe’ne siyahlar

Yakışmamıştır Yâ Muhammed

Bugünkü kadar!”[4]

 

Sensiz bütün emeller elem olup kavurdu bizi… Sensizlik yaktı yüreğimizi… Senin yokluğunda hep hüznü, acıyı, çileyi, ıstırâbı, kahrı ve hüsrânı yudumladık. İçimiz yandıkça, çöl sıcağında susuz kalan, kızgın güneş altında perîşân olan ve deniz suyuyla susuzluğunu gidermeye çalışan bir insana döndük… Yandıkça tuzlu su içtik, içtikçe daha çok yandık… Ne yazık ki, yüreğimizin neden yandığını ve içimizdeki yangının niçin azalmayıp arttığını bir türlü anlayamadık.

İçimizdeki yangınları söndürmek için; Senin işâret buyurduğun hak yola değil; ya bâtıl düşüncelere, ya yanlış ve art niyetli yorumlara, ya da sûretâ Kur’ân ve Sünnet çizgisinde görünen istikametlere yöneldik. Değer yargılarımızı, mihengimizi ve ölçülerimizi yitirdiğimiz için, şifâ diye sunulan zehirleri devâ bildik.

Nefsini terbiye etmesi gereken bizler, nefsimizin terbiyesine (!) girdiğimiz için, ne hazîndir ki, Senden öğrendiğimiz güzellikleri bir bir hebâ ettik. İç ve dış dünyamızda nefsimize hoş gelen yeni putlar edinerek ve bunlara yeni elbiseler giydirerek, yeniden ‘eski câhiliyye’nin modern yollarını tuttuk. Senden uzaklaşarak yeni bir fetret devri yaşayan ve ne yazık ki modern câhiliyyenin pagan değirmenine devamlı su taşıyan bizler, vahyin nazarî ve amelî plândaki en son ve en büyük rehberinin “Gül” olduğunu, “Gül” kokusunun Cennet’e ulaşan yolun istikamet levhâlarını oluşturduğunu ve Rızâ-i İlâhî’ye ancak Allah Resûlü(s.a.v.)’nün işâret buyurduğu “İz” tâkip edilerek vâsıl olunacağını yüzyıllardır unuttuk. Her geçen gün artarak devam eden Senin yokluğun, gözlerimizdeki nedâmet çağlayanlarını sele dönüştürmesi gerekirken; Senden uzaklaşan bizler, yüreğimizdeki ‘semâvî aşk odu’nu, ‘dünyevî nefs odunu’na tebdîl eyleyip yaktık ve dünyamızı ateşler içinde bıraktık.  

Ey Ümmetine Her Hâli Sünnet Olan Efendim!..

Senden sonra, yeniden yanılarak yine yanlış ateşlerde yandığımız için, içimizdeki yangınlar yüreklerimizi bir kızıl goncaya” döndürdü, fakat gönüllerimizi gül bahçelerine tebdîl eylemedi, rûhumuzu serâpâ çöl ve tevârüs ettiğimiz hasletleri de bir avuç kül eyledi... Senin hicranınla tüllenen her mevsim, hep hazân oldu yüreklerimize... Sensiz geçen yıllar, asırlardan beri hep hüsran dağıttı bize...  

Sensiz, gölgelerimiz hep ayaklarımıza dolandı. Yüreklerimiz, hep fânî sevdâlar için yandı. Sensizlik kuruttu sevdâ yaylasının kırmızı güllerini... Sensiz, aşkı ve sevdâyı anlatan kelimeler mânâsını yitirdi. Asırlardır, aşkı anlatan her söz bir “kıyl ü kâl” oldu. Ve kalpler, “Muhammed’siz muhabbetten” neşet eden dünyevî sevdâların yeşerttiği çakırdikenleriyle doldu…   

 Sensizken, gönül tellerimize dokunan mızraplar kırıldı. Sensizlikten buz tutan vuslat besteleri, hep hicran güftelerine sarıldı. Senden uzaklaştığımız için, rahmet düşmez oldu gönül toprağına. Mihrican değdi” kalbimizde sakladığımız Gül”yaprağına. “Gül”süz baharlar, ağlamayan kara bulutları sardı başımıza ve gülistanken haristana döndürdü sevdâ bahçelerimizi… Yarınlara postalanmış umut mektuplarımız, Sensizken ümitsizlik girdâbına düşürdü bizi.  Ve Senden uzaklaştığımız için, güllerimiz hep kokusuz, kokularımız hep Gül”süz kaldı asırlardan beri... 

Ve Senin Sünnetine ittibâ edenler, 

“Dermân aradım derdime,

Derdim bana dermân imiş.

Bürhân aradım aslıma,

Aslım bana bürhan imiş.”

diyerek derdi dermân bildiler ve 

“İnsan-ı kâmil olmaya,

Lâzım olan irfân imiş!..”[5]

fehvâsıyla cennet-âsâ baharlara yol buldular… 

Fakat “Nerden gelip nereye gittiğini” anlamayanların, Gül”ün gölgesinden ayrılıp gidenlerin ve çölün nârını Gül”ün nûruna tercih edenlerin derdine, Senden başka hiç kimse dermân olmadı / olamadı / olamazdı. 

 

Ey Nûr-u Sübhân Efendim!

Kur’ân’dan uzaklaşmanın ve Seni hayatımızdan çıkarmanın elim bir netîcesi olarak ne yazık ki îmanımız zayıfladı, bîatımız sarsıldı, tevekkül ve teslîmiyet dallarımız kırıldı, “anlam ve kavram haritalarımız” ayaklar altına serildi.  Senin yokluğunda; ellerimiz, dillerimiz, hâllerimiz ve yollarımız günah vâdîlerinin kömür karasıyla karardı; şâirin dediği gibi “Kâbe’ne siyahlar yakışmamıştı”[6] hiç bugünkü kadar…   

Senin yokluğunda; aşkımız, dünyevî mahbûplar peşinde koşarken küllenmeye; muhabbetimiz, Muhammedî sevdâlardan habersiz dillenmeye; îtikadımız, Sünnet’ten âzâde kalarak hâllenmeye yüz tutarken, nefsânî arzularımız şâha kalkıp gönlümüze ve aklımıza hükmetti. Sensizliğin gözyaşları; günahkâr gecelerden yankılanan yanık çığlıklar içerken, yüreklere gittikçe büyüyen süveydâlar demir attı.  Senden ve Senin tebliğ ettiklerinden cüdâ düşenler, Senden uzaklaştığı ölçüde; asliyetini, âidiyetini, asâletini, istikametini, inancını ve insanlığını da yitirmeye başladı... 

Senin yokluğunda hayatın ışığını kaybedenlerin bahtına; asırlık gecelerin dipsiz karanlıklarına doğru çâresizlik içinde çağlamak, bitmez-tükenmez belâ tünellerinde karalar bağlamak, “Gül” muhabbetine muhtaç olan yüreğini hicran ateşiyle dağlamak ve yağmur gözlü dervişler mîsâli kendi günahlarına ağlamak düştü. 

Gül” kokusunun yayılmadığı, Gül” muhabbetinin duyulmadığı diyârlarda gökkubbeyi geceler sardı. Ufuklarımız pustan, yüreklerimiz pastan, gönüllerimiz yastan bir türlü kurtulmadı.  Çünkü şaşmayan, şaşırtmayan, emrolunduğu gibi dosdoğru olan[7] ve bizleri Muhabbetullah ufkuna ulaştıran tek pusulanın; Kıble mihenkli, Sünnet âhenkli “Gül” pusulası olduğu inancı İslâm Dünyası’nda yüzyıllardan beri hep nisyâna terk edildi.

Sonu Sana varmayan soru ve cevaplar arasında; Î’lâ-yı Kelimetullah sevdâmızın sürûru,  medeniyet tasavvurumuzun nûru ve “Gül”den tevârüs ettiğimiz “akl-ı selîm” şuûru da kaybolmaya yüz tuttu. Senin kokunu, rengini, ahlâkının âhengini, mîzan ve mihengini kaybeden hayatımız, yaşanılabilir bir hayat olmaktan çıktı. Ne yazık ki, değer yargılarını ve “anlam haritaları”nı kaybeden, Nebevî ölçülerini yitirdiği için tefrikaya düşen ve zâlimlerin çizmesi altında inim inim inleyen İslâm coğrafyasının dört bir yanı da kan gölüne dönüştü… Ve bin bir türlü felâket Müslümanların başına üşüştü…  

Şimdi; Seni hayatımızın dışında tutmanın kahreden ıstırâbını, en onulmaz acılara dûçâr olarak yaşıyoruz Müslüman coğrafyalarda...  Senin yokluğunda; şeytanın müritleri; kîni, gururu, tefrikayı, tembelliği, saltanatı, haksızlığı, vefâsızlığı ve düşmanlığı yeşerttiler aramızda...  

Vahiy ikliminden uzaklaşan, Senin ahlâkî, adlî, idârî, iktisâdî, içtimâî ve askerî ilkelerinden âzâde kalan  kardeşlerin”[8]; fesat, nifak, kavmiyet, cehâlet ve atâlet rüzgârlarında, hazan değmiş yapraklar misâli sararıp soldular ve İslâm kardeşliğini unutup darmadağın oldular. Senden cüdâ düşenler, şeytânî tuzaklara çok çabuk aldandılar, ihtiras ateşinde yandılar, dünyaya sevdâlandılar, münâfıkların desîselerine kandılar ve birbirlerine düşüp parçalandılar… 

Ey Lütf-u Rahmân Efendim!...

Asırlar var ki bizler; Senin bir tebessümünün binlerce bahara bedel olduğunu bilemediğimiz gibi, Senden firak düşmenin; dayanılmaz bir hicran, ebedî bir hüsran, hitâmsız bir gece ve her harfinde bin bir ıstırabın kıyâma durduğu azap dolu bir hece olduğunu da ne yazık ki doğru-dürüst anlamadık / anlayamadık…  

 

Ey Cânıma Cânân Efendim!...

Hâlimiz perîşan… Bizim ahvâlimiz;

“Gûş etmiş idi o sergüzeşti                                    

Âteş yemi üzere mûm keştî”[9]

(Ateş denizinde mumdan gemiler olduğundan; 

Başa gelecekleri önceden işitmişti.)

dizeleriyle anlatılan bir sergüzeşti terennüm ediyordu dilimiz,  ancak; “Yolu ateş deryâsına ulaşıp” ciğeri püryân olan, ama Senin yolunda ol/a/mayanların mâcerâsına benziyordu hâlimiz… Ateşle imtihân olduğumuz ve güyâ “Ateş denizini mumdan gemilerle geçmeye çalıştığımız”  bu âhir zamanda; Sensizliğin dayanılmaz acısını, Sensizlik depremiyle şerha şerha olmuş sînemizin en hafî köşelerinde duyarak ve perîşân yüreğimizin her bir hücresinde hüznün her rengini hissederek yaşadık / yaşıyoruz.  

Senin tebliğ ettiğin emir ve nehiyleri günlük yaşantımıza ve içtimâî hayatımıza âmir kıl/a/madığımız, Senin gösterdiğin yolda sâbit kal/a/madığımız, Senin sünnet-i seniyyelerine hakkıyla tâbî ol/a/madığımız ve “akleden kalbin” ışığını “akl-ı selîm” ile bul/a/madığımız için,  fert ve toplum olarak çok büyük bunalımlara ve buhranlara düştük / düşüyoruz.

Nebevî ahlâk ile yaşamadığımız için; iç ve dış dünyamızdan cümle güzellikler firâr ettiği gibi,  fizîkî coğrafyamızdan da her türlü huzur terk-i diyâr eyledi. Mücrim bir ümmet olarak kendi günâhımıza hayıflansak da; yüzümüz yok kimseden şikâyet etmeye… Çünkü biliyoruz ki Senden uzaklaştığımız için istikbâlimiz karardı ve kendi ellerimizle ikbâlimize “perde-i zulmet” çekildi.

                                                                       

Ey Hâfız-ı Furkân Efendim!

Seni hayatın merkezine koyamayan, “Gül” kokusunun nâmütenâhî güzelliklerini rûhunda duyamayan, Senden ve Senin öğrettiklerinden uzaklaşan ve mâsivânın girdabına yaklaşan bizler, İslâm’ın; ahlâkî, insânî, irfânî ve medenî güzelliklerini terk eylerken; taklit ve tefrika sâhillerinde zaman öldürüp, bid’at ve hurâfe okyanusuna doğru doludizgin yelken açtık. “Gül”den ayrı düştüğümüzden / düşürüldüğümüzden dolayı biz Müslümanlar; şeklî, nefsî, lafzî ve câhilî alanlarda yeni rekorlar kırmak için birbirimizle yarıştık... 

Senin gölgende kalamadığımız, Senin gösterdiğin istikamette karar kılamadığımız, Senin her sâhadaki “üsve-i hasene”[10]* olma özelliğini hakkıyla bilemediğimiz için; İslâm’ın topyekûn bir hayat nizâmı, Senin de bu hayat nizâmının “en güzel örneği”, “canlı tefsiri” ve “en mükemmel temsilcisi” olduğunu anla/ya/madığımız gibi, Seni anla/ya/mayan idrâkin en büyük idrâksizlik olduğunu da idrâk edemedik… 

Böyle olunca da; “Gül” hicranıyla kanayan ve ateşler içinde yanan gönül dünyamızdan asırlardır hep hüzzam nağmeleri döküldü.  Sen gidince hayatımızdan, İslâm coğrafyası gibi yüreğimiz de paramparça oldu. Sensizliğin solgun yüzünden arta kalan vîrân coğrafyamızın perîşân hâliyle birlikte, geride yalnız koyu bir hüzün kaldı. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in özünü, rûhunu ve gâyesini şuur plânında idrâk edemediğimiz, sünnet-i seniyyeyi gerçek mânâsıyla kavrayamadığımız ve Seni hayatımızda hakkıyla yaşatamadığımız için;

“Azîz-i vakt idik a’dâ zelil kıldı bizi, 

Esîr-i bend ü belâ vü sefil kıldı bizi”[11]

(Zamanın azîziydik, düşman bizi zelîl eyledi,

Belâ ağına esir düştük ve bu bizi sefil eyledi.)

dizeleri asırlardır dilimizden hiç düşmedi.

                                                                           

Dr. Mehmet GÜNEŞ

(Devam edecek)                                                        

[1] Ebû Dâvûd, Melahim 17; İbn-i Mâce, Fiten 21

[2] Mâlik, Muvattâ, II, 899; Hanbel, Müsned, I, 384; Müslim, Sahîh-i Müslîm, II, 889-890  

[3] Âl-i İmrân, 3/19 

[4] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, Naat, 62

[5] Niyâzî-i  Mısrî, Derman Aradım Derdime,  Ziver Tezeren, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı 

[6] Ârif Nihat Asya,  Duâlar ve Âminler, Naat, 62

[7] Hûd, 11/112; Şûrâ, 42/15

[8]  M. Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, II, 568

[9] Şeyh Gâlib, Hüsn-ü Aşk, Resîden-i Râh-ı û be-Deryâ-yı Âteş, 207. Beyit, Muhammed Nur Doğan,  Hüsn-ü Aşk-Metin, 

   Nesre Çevrili Notlar ve Açıklamalar, 272

[10] Ahzâb, 33/21; *“En güzel örnek

[11] Hüseyin Râci Efendi, Zağra Müftüsünün Hâtıraları, Hicretnâme

Yazar Hakkında:

Mehmet GÜNEŞ

Yazarın diğer makalelerinden: