30 Ocak 2023

Unuttuğumuz değerlerden biri de “komşuluk” müessesesi. Apartman ve şehir hayâtı, bu güzel, sıcak insanlık tavrını, muhîtimizden çekip kopardı. Eskiden “kapı bir komşu”larımız vardı. Üzerine titrediğimiz “komşu hakkı”nın, zarar görmesine katlanamazdık. Komşumuz hakkında düşündüklerimizi, bizi komşu bilenler de bizim için hissederlerdi. Daha da ötesi, dimdik ve sıcacık bir “mahalle rûhu”, dört bir tarafımızı sarıp sarmalıyordu. Kendimizi kat’iyyen yalnız, çâresiz ve tek başına görmezdik. Yalan, dolan, hırsızlık, kapkaç, darp, cinayet gibi hâdiseler nâdirât üzre nâdiratdan, yani “yok” denecek seviyede idi.

Bugünlerde, insanın basından haber tâkib etmeye cesâreti kalmadı. Arka arkaya verilen haberler; dinleyen, okuyan ve görende mecâl bırakmıyor. Soygun, intihar, cinnet, çete, hortum tâbirlerini, günlük hayâtımızın ayrılmaz parçası yaptık. Bütün bu dehşet-engîz haber tehdîdine, komşumuzu kaybettiğimiz için mâruz kaldığımızı bir anlayabilsek… O zaman, içimizi tıpkı bir güllaç kâsesi gibi ihtimâm ve nezâketle dolduracağız.

Sâhi, güllâç sever misiniz? “Gül” ismini, yufkalar boyu açmasından mıdır, Ramazan’a mahsûs bir ağız tadı oluşundan mıdır, bilinmez, “ney”e meftûn olmakla, güllâca vurulmak kapı bir komşu. Nişasta yufkalarının, incenin incesi bir kalınlıkta açılması; bunların, dokunsan kırılacak bir hassasiyette kurutulması, ambalaj içine konup vitrine çıkarılması, hep “ibâdet” tadında işler gibi görünüyor. Kurutulmuş güllâç yufkalarının sütle buluşması; şeker, gülsuyu, nar gibi başka nîmetlerle karışması, ortaya bir lezzet bayramı çıkarıyor. Ramazan’da, iftar vaktinin damak psikolojisini de bu bayram dekoruna ilâve ettiniz mi, geriye “güllâç saltanatı”na râm olmaktan başka, yapacak ne kalır? “Rahmân” sûresi için “Kur’ân’ın kreması” gibi değişik, ama pek güzel bir tâbir kullanılmıştı. Güllâç da, Rahmân’ın “krema” hükmünde bağışladığı nîmetlerden. Allâh’ın “Habîb”inin rümûzu ile anılması ise, bu kremaya “ulûhiyet” ve “nübüvvet” zerreleri fiskeliyor. “Güllâç”ın Rahmân’ına hamd olsun… Tuna’nın, İdil’in ve onların suladığı bereketli toprakların Rahmân’ına hamd olsun…

“İdil”, Volga’ya Türklerin verdiği bir isim olmanın ötesinde mânâlar taşıyor. Önce, “Attilâ” gibi müstesnâ bir hükümdâra “ad” vermiş. Hunların Avrupa’ya yürüyüşü ve “Kavimler Göçü” denen büyük harekete sebeb oluşları esnâsında İdil (Volga) vâdisinde Dünyâ’ya gelen Attilâ, doğum yerini isminde yaşatarak nâm saldı. Yine; Avrupa Hunları, Batı Hunları gibi etiketleri olan ve “Attilâ”nın hükmü altında Roma’nın her iki kanadını titreten Türk devletinin başşehri, Batı kaynaklarında “Etzelburg” adıyla geçiyor. Buna, “Attilâ’nın Şehri” mânâsını verenler olduğu gibi, “İdil Şehri” diyenler de var. Etzelburg, Ötüken’le aynı paralel üzerinde ve benzer bir coğrafyada bulunuyordu. Sonraki asırlarda gönlümüzü yeniden titretecek olan Tunalı “Nazlı Budin”, Etzelburg’un mirâsını Kanûnî’ye devretmişti. Bugünkü adı “Budapeşte” olmuş.

Budin’in, Tuna’yı seyreden tepelerinden birinde, “Gül Baba” yatıyor. Gül Baba, Âşıkpaşazâde’nin adını andığı Gâziyân-ı Rûm’un sonuncularındandır. Fâtih devrinden başlayarak hemen bütün gazâlara iştirâk etmiş, Kaanûnî Sultan Süleymân’ın 2 Eylûl 1541’deki Budin istirdâdına da katılmış ve kılınan ilk Cum’â namâzında teslîm-i rûh eylemiştir. O Cum’â namâzı, aynı zamanda Gül Baba’nın cenâze namâzına pişdârlık yapmıştır. Ebu’s-suûd Efendi’nin kıldırdığı cenâze namâzı, Budin’in, târîhinde görebileceği en muazzam kalabalığı sokaklara taşımıştır.

1541’deki Budin Beylerbeyi Süleymân Paşa, daha önce Bağdad Vâlisi iken bu mühim vazîfeye getirilmiştir. Kendisine beylerbeyilik hil’atini, bizzat Kaanûnî giydirmiş ve:

  -Gül Baba Budin gözcüsü olup himmetleri hâzır ve nâzır ola!

diye nasîhat edip, duâsını Fâtihâ ile tamâma erdirmiştir.

Evliyâ Çelebî, bütün bu teferruâtı, babasından naklen anlatmaktadır. Gül Baba’nın tâbutunu, Kaanûnî’nin bizzat taşıdığını da, yine Evliyâ kaydediyor.

Merzifonlu Türk kocası, “gül”le anıla anıla zamânı Tuna’ya akıttı. “Gül Baba”ların yüzü suyu hürmeti, Türk’ün eksilmeyen gayretiyle birleşti ve Tuna’nın suladığı vatan bahçesi, “Kızanlık” misâli güller açtı. Viyana önlerinden Varna sâhillerine ulaşan Avrupa’daki Türk yurdu, insan huzûrunun sembolü hâlinde güllâç kâsesine döndü.

İdil’in hâtırasını yaşatan bir başka Türk topluluğu da Bulgarlar. Ama bunlar, özellikle İdil’le birlikte anılan İdil Bulgarları. Bir de Tuna Bulgarları var ki, Müslüman olamamanın bedelini milliyetlerini kaybederek ödemişlerdi. Gülle zakkumun, güllâç sevmenin ve sevmemenin farkı.

İdil’le Tuna’yı böylesine kavuşturan bir milletin mensûbu olmak ve millet bahçesinde açan güllere bakarak güllâç yemek, ne güzel şey!..

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: