30 Ocak 2023

Seyahat bahsinde dikkat çeken konulardan birisi çöl yolculuklarıdır. Bu yolculuklar büyük tehlikeleri beraberinde getirebilmektedir. Tehlikelerin en başında erzakların tükenip yolcuların aç ve susuz kalması gelir. Çölde bu tür tehlikelerle karşılaşıp hayatını kaybeden nice insan söz konusudur.

Bir çöl yolcusunun en sık hissettiği şeylerin başında bu acımasız mekânlarda çok sık görülen ölümün hâkimiyeti duygusu gelir. Orta Çağ’da hâkim olan seyahat şartlarını düşündüğümüzde bunun normal olduğu görülür. Çölde seyahat edenler için ölümün geriye bıraktığı izler herhalde pek de iç açıcı manzaralardan değildir. Vambery, Orta Asya’ya yaptığı seyahatinde yollarda ölen yolcuların kemiklerinin yolun kaybolmaması için birer işaret olarak kullanıldığını söyler.[1]

Cenap Şehabeddin çölün en tabiî hükümdarının güneş olduğunu söylerken oldukça haklıdır.[2] Çölü aslında güneş idare eder. Bu da insan için çok önemli bir ihtiyacı, yani suyu her dâim hatırda tutmak anlamına gelir. Çöllerde veya suyun az bulunduğu yerlerde insan, uzun mesafeler boyunca bazen dikili bir ağaca bile rast gelmeyebilir. Fakat bazen de bir vaha, çöldeki yolculuklar esnasında yolcuların karşısına birdenbire çıkabilir. Bu yüzden çölün başlangıcından önce yolculuk boyunca yetebilecek yiyeceğin ve suyun temini hayatî kıymete sahip tedbirler cümlesindendir. Bu mümkün olmadığında ölümün kaçınılmaz olduğu ortadadır. Böyle durumda insanın yaşadığı ruh hâlini anlayabilmek çok mümkün değil. Bu durumu yaşayan birinden okuyacağımız şu satırlar herhalde durumun vehametini yeterince ortaya koyuyor:

“Mahşer günü gibi, babanın evlattan, kardeşin kardeşten bir damla suyu esirgediğini görmek, gerçekten dehşet verici bir durumdu. Fakat tekrar etmeliyim ki, bir damla suyun, bir saat yaşamaya neden olduğu, böyle şiddetli susuzluk zamanlarında, diğer zor durumlarda sık sık görülen cömertlik ve fedakârlık düşüncesi ile eğilimi, kalpten siliniyordu.”[3]

Bu sözlerin sahibi Vambery, seyahat notlarında bir çöl yolculuğu sırasında susuzluktan ölen birinin içler acısı hâlini anlatır. Susuzluktan ölüm hâline gelmeden önce devesinin üzerine kapaklanarak giden yolcunun bir süre sonra dudaklarından dökülen tek kelime “su” olur. Kendisine geldiği zamanlarda etrafındaki insanlardan “Merhamet ediniz, insaf ediniz, bir damla su!” diyerek yardım ister. Fakat hiçkimse yanındaki suyun bir damlasını bile feda etmeye razı olmaz. Bu kişinin susuzluktan dili simsiyah olmuş, damağı ise koyu mavi bir renge bürünmüştür. Dudakları tıpkı kösele gibi olan zavallı adamın ağzı açılmış ve dişleri ise soyulmuştur. Bu adama su içirerek artık hayatını kurtarmak mümkün olmamakla beraber hiçkimse yardım etmeye yanaşmaz.[4]

Böyle bir hâle dûçâr olmamak için çölde yolculuk yapan biri, yanında taşıyacağı en önemli şeyin su olduğunu bilir. Bir damla su, başkalarıyla paylaşılmayacak kadar değerli olur. Suyun azlığı ve yokluğu onun kıymetini insana en çok çölde duyurur. Suyu azalan ve içecek bir şey bulma ümidi olmayan kimseler yavaş yavaş ölen mahkûmlar gibidir. Susuzluğun ıstırabını en çok onlar yaşar. Susuzluğun sık sık baş göstermesinden ve sıcağın şiddetinden dolayı kervanbaşı yanında ihtiyaten fazla su taşıyabilir. Fakat buna güvenmemek gerekir. Çölde birisinden su istemek, onun hayatına kastetmekle aynı şeydir. Başkasından su isteyen insanlara delirmiş gözüyle bakılır.[5]

Çöllerde yapılan yolculuklarda suyun çok dikkatli kullanılması gerektiğine birçok yazar temas etmiştir. Gelibolu Âli, Ziyafet Sofraları’nda bununla ilgili “Yolculuk sırasında çok su içmek, hele aç karınla olduğu zaman, epeyce yakışıksız bir hayvanlıktır” der.[6] Böylesine çetin bir coğrafyada su kuyuları ve vahalar bulunsa bile sıcak rüzgârlar ve başka sebeplerle bunlar kuruyabilmektedir. Seydi Ali Reis, Miratü’l-Memâlik’te bir hâtırasından bahseder. Yol arkadaşları, çöl yolculuğunda sam rüzgârlarından ve susuzluktan neredeyse hayatlarını kaybetme durumuna gelmiş, onlar bu durumdan “tiryak-ı faruk” denilen bir nevi panzehir ile kurtulabilmişlerdir.[7]

Çöl yolculuklarında vahaların ve başka su kaynaklarının olmadığı yerlerde, suyun bulunduğu tek kaynak olarak kervansarayların varlığını haber veren seyahatnâmeler vardır. Timur’a elçi olarak giden İspanyol sefir Clavijo, yolculuğu esnasında karşılaştığı tek suyun kervansaraylarda olduğunu söyler.[8] Bu durum, yolculukların nasıl gerçekleştiğini nispeten de olsa anlatmaktadır.

Bazı Avrupalı seyyahlar Asya topraklarında yapılan yolculukların Avrupa’dakinden daha zor olduğunu söylemektedir. Bunun da sebebi, Asya’da uzayıp giden çöller ve insan eli değmemiş yerlerin varlığıdır. Böyle yerlerde bazen kervansaray da bulunmaz. Bu da seyahatleri oldukça zor bir hâle getirmektedir. Tavernier, 17. yy.’da Anadolu üzerinden İran’a geçmiş ve seyahatnâmesinde yukarıda söz konusu ettiğimiz durumlardan bahsetmiştir.

Bazı seyahatnâmelerde suları acı kuyulardan, vahalardan, su kaynaklarından bahsedilir. Bazen hiçbir surette suyun bulunmadığı yerlerden geçilir. Bu yolculuklarda, çölün hangi tehlikeleri kendinde barındırdığını, yol kesen haydutları, buna rağmen çöllerin hâkimi olan ve sesle dahi olsa suyun ve yolun yerini bilebilen çöl adamlarını çeşitli kaynaklarda okumamız mümkündür. Yine Clavijo’nun seyahatnâmesinden öğrendiğimize göre 15. asrın başlarında Türkistan’da “yamçı” denilen ve çöl yolculuklarında yolculara rehberlik eden kişiler bulunuyordu. Bu kişiler iz sürmede oldukça becerikli idi. Fakat bunlar da zaman zaman yollarını kaybedebilmekteydi.[9]

Çölde seyahat ederken önemli olan diğer şeyse bu kılavuz meselesidir. Çölü iyi bilen kimseler muhakkak vardır. Onlardan istifade etmek, yolu kısaltacağı gibi yolculuğu daha da güvenli hâle getirir. Mehmed Emin Efendi’nin Orta Asya’ya seyahatindeki kılavuzu Rahmangeldi adında bir Türkmendir. Rahmangeldi, mezarları, tepeleri diğer bazı işaretleri kullanarak seyahatinde Mehmed Emin Efendi’ye oldukça yardımcı olmuştur. Eğer gündüz bir hata yapmışsa bunu geceleyin kutup yıldızına bakarak düzeltmiştir. Buradan anladığımıza göre kılavuzun en azından yolunu bulabilecek kadar yıldız bilgisine sahip olması da gerekir.

Bu çöl yolculukları, insanın kendi kendisiyle hesaplaşması için çok önemli bir fırsattır. Nitekim insan, tefekkür etmekten başka hiçbir şey yapamadığı böyle anlarda önemli bir fırsatı yakalamış olur. Yine böyle bir anda Mehmed Emin Efendi, çöl yolculuğunun kendinde uyandırdığı hisleri şöyle anlatır: “Yolcunun gözü önünde kum ve gökyüzünden başka bir şey bulunmayan bu çöllerde şöyle bir seccade üzerine oturduğu zaman aklına neler geldiğini düşünemezsiniz! Şahsen oralara yolculuk yapmalı ve bu hâlleri bizzat gözünüzle görmelisiniz ki bu hâtıraları ve onların ortaya çıkardığı duyguları bilesiniz. O zaman aziz ömrünüzün bedelinin bir kâse sudan ibaret olduğunu şu çöllerde görüp anlarsınız.”[10] Mehmed Emin Efendi, bu çöl seyahatlerinin kendi üzerindeki tesirini başka bir vesileyle şöyle ifade eder: “Medeniyetin gürültüsü ile dolmuş olan kulaklar bu mutlak sessizlik karşısında başka hislerle doluyor.”[11]

Çöldeki yolculuklar esnasında binek ve yük hayvanlarının değeri üzerinde seyyahlar ısrarla duruyor. Söylendiğine göre bu hayvanlar, böyle yolculuklarda insana her zamankinden daha fazla yoldaş olurlar. Yukarıda söz konusu ettiğimiz Mehmed Emin Efendi’nin seyahatnâmesi bize bu konuda da bir fikir verir. Mehmed Emin Efendi, yine bir çöl yolculuğu esnasında atı ürktüğü için hayvanı elinden kaçırmış ve bir çalılığın dibinde onu susuzluktan ölmek üzereyken bulmuştur.

Çöl yolculuğu esnasında at yerine merkepleri tercih eden seyyahlar vardır. Marco Polo bunlardan birisidir. Atın yerine merkebin tercih edilmesinin sebebi atların fazla yük taşımamakla beraber çok fazla su istemeleridir. Ayrıca yolların bozuk oluşu da bunda etkilidir. Eğer hava nispeten düzelir ve sıcaklar boğucu olmazsa atlar yolculuklarda rahat bir şekilde kullanılabilmektedir.[12]

Burada atların yolculuğa çıkmadan önce dikkat edilmesi gereken şeylerden birkaçını şöyle zikredebiliriz: Buna göre seyahate çıkmadan önce atlara az yem verilmelidir. Hayvan uzun mesafelerde seyahate alışıncaya kadar kısa mesafelerde yolculuk yapılmalıdır.[13] Uzun yolculuklara çıkacaklar için ise kendi yetiştirdikleri atlar tavsiye edilir.[14] Türkmenler arasında at yetiştiriciliği çok yaygın olmasına rağmen Orta Asya çöllerinde Çemender denilen iri, dayanıklı ve hızlı giden bir merkep türü kullanılır. Bunların develerden daha değerli ve daha pahallı olduğu seyyahlar tarafından nakledilir.[15]

Bazı seyyahlar, atların seyahatte oldukça elverişsiz olduğunu söylerler. Bunu derken aslında eyerin üzerinde uzun süre kalmanın zorluğu anlatılmak istenir. Bir de özellikle çöllerde atlar oldukça kullanışsız kalmaktadır. Çünkü onlar az yük taşımalarına rağmen suyu çok içerler. Bu da onları develerin yanında ikinci plana iter. Fakat atların kullanışlı olduğu yerler elbette mevcuttur. Özellikle Anadolu yaylalarında ve Orta Asya bozkırlarında, askerî seferlerde, hızlı yolculuk yapılmak istendiğinde at daha sık tercih edilir.

Çöl yolculuklarında dikkat edilmesi gerekenlerden birisi de kılık-kıyafettir. Bazen geçilen yerlerde yerlilerin dikkatini çekmemek, çölde hayati kıymete sahiptir. Zira çölde yakaladıkları savunmasız insan ve kafileleri vurarak geçinen gruplar vardır.[16]

Yolcunun böyle yerlerde kafileden veya yanındaki arkadaşından ayrılmaması önemlidir. Bu durum yolculuğun sağlıklı bir şekilde nihayete ermesi için şarttır. Aksi hâlde çölde yolunu kaybedenlerin hayatının riske girmesi işten bile değildir. Konuyla ilgili Venedik’ten Pekin’e kadar uzun bir seyahat gerçekleştirmiş olan Marco Polo’nun şu sözlerini okuyalım:

“Çölde geceleyin geçen bir yolcu çok dikkat etmeli ve kafiledeki yolculardan uzaklaşma(ma)lı. Neden mi? Yolculuk sırasında biri arkadaşlarını kaybederse, ne bileyim uyur kalır yahut başka bir sebepten kafileden uzak düşerse, hiç heyecanlanmamalı imiş. Ertesi gün çölde yapayalnız kaldığını, kafilenin epey uzaklarda olduğunu görüp farkedince sağa sola koşar, arkadaşlarının hangi yönden gittiklerini bulmaya çalışır. İşte tam bu sırada derinden derine sesler duyar. Birileri sanki onu adıyle çağırır; arkadaşlarını bulurum umuduyla şaşkın, sesin geldiği yöne doğru koşar. Koşar ama kimseyi bulamaz. Büsbütün şaşkın ve ümitsiz, ne yapacağını bilmeden oraya buraya giderek akşamı eder, gün kararıp gece çökünce sesler gene duyulur, hem de epey yakından. Yolunu bir kere kaybetmiş insan artık her sesin ardından gider. Güneş doğup ortalık ışıyınca bir de ne görsün uzaklarda garip kılıklı kişiler, atları tozu dumana katarak geliyor. İşte o zaman; ‘Ya, haydut ve eşkıya ise?’ diye bir şüphe takılır kafasına. Başlar kaçmaya. Hep öyle olurmuş, Büyük Çöl’de yolunu kaybeden kişilerin sonu.”[17]

Çölde seyahat etmenin barındırdığı tehlikelerden biri eşkıyaların, haydutların yahut bu işi meslek edinmiş kişilerin saldırısına uğramaktır. Gayet hızlı ve acımasız olan bu insanlar geçimlerini bir bakıma bu çapullar ile temin ediyorlardı. Arabistan çöllerinde Bedevîlerin, Orta Asya’da Teke Türkmenlerinin bu konudaki şöhretleri asırlardır çölde yolculuk eden insanların zihinlerini meşgul etmiştir. Teke Alamanı tabiri, Teke Türkmenlerinin esir, mal ve hayvan elde etmek üzere kervanlara toplu ve büyük bir hazırlıkla saldırışlarını anlatır. Bu tabir, geçen yüzyılın başlarına kadar bir insanı dehşete düşürmek için yeterliydi. Çünkü Teke Türkmenleriyle karşılaşan bir kervanın onlara karşılık vermesi çok düşük bir ihtimaldi. Onların eline geçen kişiler ise ya öldürülür ya da esir olarak ömürlerini geçirirlerdi. Malları yağma edilir ve hayvanlar da bu yağmaya katılanlar arasında pay edilirdi. Kervanla yolculuk yapan kimseler, böyle bir âkıbete maruz kalmamak ve çölde Türkmenlerin dikkatini çekmemek için gürültü çıkarmamaya dikkat ederlerdi. Mümkünse ateş de yakılmazdı. Çünkü ateş, çok uzaklarda bulunsa bile düşmanın dikkatini çekmeye yeterdi.

Çölde seyahat etmek bazen de tercih edilir. Çünkü ne kadar korku dolu olursa olsun yol güvenliğinin olmadığı yerlere nazaran çölün daha güvenli olduğu zamanlar olmuştur. 15. yy.’ın başlarında Çin’e giden bir sefâret heyetinde bulunan Gıyaseddin Nakkaş ve yol arkadaşları böyle bir sebeple dönüşte çöl yolculuğunu tercih etmişlerdir.

Görüldüğü gibi çöl yolculuklarının kendine ait bir serüveni, tehlikeleri ve uyulması gereken kuralları vardır. Bunlar çöl yolcularını bekleyen hâllerdir. Özellikle suyun ihtiyatlı kullanılması son derece önemlidir. Pek tabii, çöl, kendi içerisinde sadece tehlikeleri barındırmaz. Çölde seyahat insanın kendisiyle başbaşa kalabilmesi, hesaplaşabilmesi için de bir dizi fırsatı seyyaha takdim eder.

Dipnotlar

[1] Arminius Vambery, Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi, Çeviren: Abdurrahman Samipaşazâde Abdülhalim, Haz.: N. Ahmet Özalp, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2011, s. 155.

[2] Cenap Şahabettin, Âfâk-ı Irak Kızıldeniz’den Bağdat’a Hatıralar, Haz.: Bülent Yorulmaz, Dergâh Yayınları, İstanbul 2002, s. 73.

[3] Arminius Vambery, a. g. e., s. 156.

[4] Arminius Vambery, a. g. e., s. 156.

[5] Arminius Vambery, a. g. e., s. 17-18; Aynı eser, s. 116.

[6] Gelibolulu Mustafa Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyâfet Sofraları (Mevâidü’n-Nefâis fî Kavâidi’l Mecâlis) 1, Haz.: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1978, s. 153.

[7] Seydî Ali Reis, Mir’atü’l-Memalik (Ülkelerin Aynası), Baskıya Haz.: Necdet Akyıldız, Tercüman 1001 Teml Eser (Baskı yeri ve tarihi yok), s. 65.

[8] Ruy Gonzales de Clavijo, Anadolu Orta Asya ve Timur (Embajada a Tamor lan) Timur Nezdine Gönderilen İspanyol Sefîri Clavijo’nun Seyahat ve Sefaret İzlenimleri, Tercüme: Ömer Rıza Doğrul, Sadeleştiren: Kâmil Doruk, Ses Yayınları, İstanbul 1993, s. 112.

[9] Ruy Gonzales de Clavijo, a. g. e., s. 186. Clavijo’nun seyahatnâmesi özellikle Timur ve devleti için eşsiz bir kaynaktır. Bu seyahatnâmede Timur’un savaşları, ailesi, çocukları, devletini nasıl kurduğu, Semerkant başta olmak üzere kendisine tâbî olan şehirler, elçileri nasıl ağırladığı, ziyafet ve eğlenceleri, Osmanlı Devleti ve Altınorda Devleti’yle ilişkileri, hazineleri, ölümü, ölümünden sonra oğullarının birbirleriyle yaptığı savaşlar, devletin Timur’dan sonraki durumu gibi konular ele alınır. Bununla beraber eserden; Anadolu, Azerbaycan, İran’daki bazı şehirlerin 15. yy.’daki durumunu, şehirlerin mamur olup olmadığını da öğreniyoruz. Clavijo dikkatli bir elçi olduğu kadar ayrıca iyi bir seyyahtır.

[10] Mehmet Emin Efendi, a. g. e., s. 69.

[11] Mehmet Emin Efendi, a. g. e., s. 70.

[12] Marko Polo Seyahatnamesi Birinci Cilt, Yayına Haz.: Filiz Dokuman, Tercüman 1001 Temel Eser, (Yer ve tarih yok), s. 30 vd.

[13] Ogier Ghiselin de Busbecg, a. g. e., s. 186.

[14] Clement Huart, Mevlevîler Beldesi Konya, Çeviren. Nezih Uzel, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1978, s. 18.

[15] Arminius Vambery, a. g. e., s. 129.

[16] Yolculuk esnasında kıyafetlerle ilgili uygulamaları Anadolu’da seyahat eden Avrupalılarda da görüyoruz. Normalde Batılı seyyahlar Osmanlı ülkesinde sarıkla dolaşamazken seyahate çıkanlar sarık kullanabilirler. Bu tedbir, yolculuk esnasında tehlikelerden korunmak için alınmıştır. Bu sebeple Batılı seyyahlar seyahatleri esnasında genelde yeşil renkli Tatar başlığını tercih etmişlerdir. bkz.: M. De M. D’Ohsson, XVIII. Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Âdetler, Çeviren: Zehran Yüksel, Tercüman 1001 Temel Eser, (Yer ve tarih yok), s. 85.

[17] Marko Polo Seyahatnamesi Birinci Cilt, Yayına Hazırlayan: Filiz Dokuman, Tercüman 1001 Temel Eser, (Yer ve tarih yok), s. 60-61.

Yazar Hakkında:

Yasin ŞEN

Yazarın diğer makalelerinden: