25 Temmuz 2021

İnsanlar, cemiyet hayatı oluşturabildikleri zamanlardan beri, birlikte, cemiyet halinde yaşarken daima bir varlık/hakikat anlayışına ve o anlayışa uygun cemiyet hayatına, ortak yaşama düzenlerine sahip olmuşlardır. Bu durum cemiyet hayatının olmazsa olmaz halidir ve ilkel topluluklardan en karmaşık ve gelişmiş cemiyetlere kadar hep böyle ola gelmiştir.

Teknik tanımlamaları bir kenara bırakırsak, söz konusu cemiyet düzenleri; kabile, site, feodal birlikler, krallıklar, cumhuriyetler, demokratik sistemler şeklinde olabilir. Yani, insanlar, bir arada yaşarken bir cemiyet oluşturarak, o cemiyetin düzeni/sistemi içinde yaşarlar.

Yine teknik tanımlamaları bir kenara bırakırsak cemiyetin düzeni, cemiyet sistemleri daima bir “varlık / hakikat” anlayışına dayanır, meşruiyetini o anlayışa yaptığı atıftan alırlar. Bu “hakikat anlayışı” varlığı tanımlar, varlığa ve hayata mânâ verir, varlığın ve hayatın niçinine cevaplar bulur; niçin evren var, niçin insan var, niçin hayat var ?  Niçinlerin cevapları o anlayışın “hakikati” dir. Sonra da o hakikat nasılları anlatmaya başlar; varlık nasıl oluşmuştur, insan kimdir, insan nasıl yaşamalıdır, insanlar birbirlerine nasıl davranmalıdır ?  Nasılların cevapları da o cemiyetin düzenini, sosyal ve iktisadi sistemini oluşturur.  İşte cemiyetin sistemi böyle bir hakikatten meşruiyet alırken, cemiyete o hakikati temsil eden veya ondan görev alan “reis”, “kral”, “imparator”, “rahip”, “halife”, “imam”, “başkan”, “parlamento”, “meclis” gelir; düzen kurulur, sistem işler, cemiyet oluşur.

Bugün, neredeyse bütün dünyada ideal olarak gösterilen demokratik, cumhuriyetçi sistemlerin ardında Roma hukuku, Hristiyanlık inancı ve onunla anlamlanmış Grek felsefesi vardır. Batı medeniyetinin hakimiyeti öncesi Hinduizm Hint cemiyetinin, Budizm Çin, Kore ve yakın coğrafyanın, Eski Gök Tanrı inancı Türk ve Moğol cemiyetlerinin hakikat anlayışlarını veren sistemlerdi. Daha sonraları da İslam inancı, tarihin uzun bir döneminde İslam ve Türk cemiyetlerinin yaşam sistemlerini belirlemişti.  

Özet olarak bir metafizik anlayış ya da yapısal ve işlevsel olarak metafizik bir anlayış gibi işleyen bir “varlık / hakikat anlayışı”, yaşanan cemiyetlerin düzenlerini, hayat sistemlerini belirler. Eğer kısaca, felsefeyi “hakikat”i aramak ve mânâlandırmak olarak tanımlarsak, o zaman cümleyi şöyle kurabiliriz. Bir cemiyet sistemi bir felsefeye ya da felsefe diliyle bir anlatışa dayanır.  

Felsefenin pek çok tanımı yapılmıştır. Daha doğrusu her felsefe yapan felsefeyi kendine göre tanımlamıştır. Bu durum, belki de felsefenin bütün evreni kapsayacak şekilde ne denli geniş bir alana muktedir olduğunu ve o denli güçlü bir işlevselliği olduğunu gösterir. Nitekim felsefenin tanımları da hep dinamik özellikler içerir. Belki de söz konusu özelliğe en uygun, en anlaşılır tanım, felsefenin her yerde geçen şu tanımı olsa gerektir: Felsefe, herkesin kabul edeceği şekilde “bilgelik sevgisi” ya da “hikmet arayışı” dır. “Hikmet arayışı” sözüne bazı düşünürler hikmetin anlamı felsefe ile ifade edilemez, o islami bir terimdir  diyerek karşı çıkarlar. Eğer “hikmet” i bilginin mânâsı olarak tarif edersek, o zaman hikmeti aramak ifadesi de çok uygun bir felsefe tarifi oluyor. Zaten demezler mi “felsefe” yoktur, “felsefe yapmak” vardır diye… 

Hakikati bilme haline hikmet sahibi olmak dersek ya da bilginin anlamına hikmet dersek, hikmeti aramak işine de “felsefe yapmak” demek doğru olacaktır. Felsefe yapmak demek, varlığın, eşyanın, hayatın, insanın, bilginin, konu aldığı her şeyin manasını ve maksadını aramak, hakikat hakkında değerlendirmeler yapmak demektir. Bu haliyle felsefe, yukarıda da değinildiği gibi bir varlık değil, bir işlevdir; “felsefe” yapılır. Felsefe yapılırken, hakikati tanımlamakla, ona mana vermekle kalınır mı ? İş burada biter mi ? Elbette “Hayır !” Felsefe tanımladığı hakikatin nasıl hayata geçirileceğini de anlatılır. Öyleyse felsefenin diliyle varlığı, hayatı, insanı, cemiyeti, dilediğinizi, anlamı olacak her şeyi anlatabilirsiniz. İşte bu anlattıklarınızın sistemli bütünü de bir felsefe olur.

Felsefe yapmanın üç temel konusu vardır. Bütün felsefeler, alan felsefeleri bu üç konuyu esas alır, bu üç konu üzerine çalışır: Varlık, Bilgi, Değer. Her üç konunun da felsefe yapanın, filozofun  düşünce, yargı, hüküm ve kabullerinden etkilenmemesi beklenir. Ama doğaları gereği her üç konunun da  üzerinde felsefe yapılırken bu durum kaçınılamayan bir hal olarak yaşanır. Çünkü felsefe yapan, diğer alan düşünürleri gibi, o zaman diliminde genel geçerliliği olan bir paradigma içinde yaşar. Önemli felsefeci Thomas Kuhn’un, felsefi anlayışın nasıl olacağını belirleyen ana yapı olarak tanımladığı bu “paradigma”, aslında filozofun içinden çıktığı ve yaşadığı cemiyetin “kültür – medeniyet iklimi”dir.       

Felsefe yapılırken bilgiyi kullanarak varlığa ve kavramlara verilen mânâlar ile insan ve cemiyet için ortaya bir takım değerler çıkarılır. Felsefe, eşyaya, varlığa mânâ verirken bilimsel bilgiyi, nesnel gerçekleri kullanır, ama sadece onlarla yetinmez, bu gerçeklere san’at bilgisinin, sezginin, din bilgisinin ürünlerini de dilediği gibi katarak ve kullanarak üstüne düştüğü her konuya şekil ve mânâ verir. Yani felsefe, içinde felsefe yapılan toplumun kültürünü de güçlü şekilde kullanır. Felsefe yapanın varlık ve hayat hakkındaki kabulleri - kanaatleri felsefe yaparken çok işlektir. Bir diğer ifadeyle felsefe, öznenin yani felsefecinin varlık anlayışından, kabullerinden, kanaatlerinden etkilenir. Çünkü felsefe yapan, filozof, günlük bilgiyi, san’at bilgisini, dini bilgiyi, metafizik anlayışı çevreden öğrenmiştir, kendine göre kabullere tabi tutmuş, şekiller vermiştir. Felsefe, belirleyici şekilde, felsefe yapılan çevrede kabul edilen anlayıştan, coğrafyadan, kültürden, medeniyet unsurlarından, inançlardan, yerellikten, yani o toplum için o topluma ait olandan-milli olandan kaynak alma ve özellikle ahlaki değerler olarak bu yerel halleri kullanma halindedir. Bütün bu yapılanları şöyle de ifade edebiliriz. Milli olanın felsefe diliyle anlamlandırılması, anlatılması ve hayata geçirtilmesi…  Öyleyse bir “milli felsefe” den bahsedebiliriz. Eğer felsefeyi genel bir işlev olarak alırsak, milli felsefe kavramı buna asla aykırı düşmez hatta daha iyi bir tanım kazanır: Milli felsefe, milli olanın felsefe diliyle anlatılmasıdır.

Daha önceki yazımızda da konu etmiştik. Çok önemli felsefecilerimizden Kenan Gürsoy da “…milli şahsiyetimizi oluşturan dünya görüşümüzün keşfi, aydınlatılması ve kültürümüzün bütün unsurlarını havi bir biçimde yeniden sistematize edilmesi felsefenin işidir” diyor.

Felsefenin alanları, yani alt disiplinleri; bilim felsefesi, tarih felsefesi, din felsefesi, siyaset felsefesi, doğa felsefesi, dil felsefesi, kendi konuları üzerinde çalışırken, aslında o konunun cemiyet içinde yaşanan haliyle uğraşırlar; niçinlere cevap ararken, cevaplarına doğruluk gerekçelerini cemiyetin içinden üretirler. Yani bu gerekçeler felsefe yapan tarafından bulunurken, yukarıda da değinildiği gibi, felsefe yapan filozof cemiyetin sübjektivitesinden etkilenir. Filozof, kendine ait düşünce kuramlarını geliştirirken, kullandığı “kıyaslama işi” bir yöntem de olsa, filozofun cemiyetinin anlayış ve değerlerinde taraf olması yadırganmayan bir haldir. Nitekim felsefe geleneklerinde, Alman felsefesi, Fransız felsefesi, Çin felsefesi, Hint felsefesi, Afrika felsefelerinde, inanç sistemleriyle ilgili İslam felsefesi, Hristiyanlık, Taoizm, Hinduizm, Budizm, Yahudilik gibi din felsefelerinde taraf olmak doğal bir durumdur.

Milli felsefe, yerel bir anlayış olarak kabul edilemez. Çünkü “değerler” felsefe yapmanın üç ana konusundan birisidir. Dolayısıyla bir felsefe ürettiği ve cemiyete yaşattığı yüksek insani değerler ile evrensel mesajlara da sahip olabilir; bu mesajlarla tüm insanlığa evrensel nitelikte değerler sunabilir; inanç anlayışı, ahlaki değerler, bilim tanımları, tarih şuuru, estetik anlayış, san’at açılımları, eşitlik ve adalet değerleri….

Türklerin çok eskilerden gelen “tek Tanrı” ve ona uygun varlık anlayışı, bu anlayışın geliştiricisi olan  İslam’a girişle yarattıkları muazzam Tasavvuf geleneği, insanlık hayatında örneği pek te olmayan çok özgün bir varlık / hakikat tarifleri ve kabulleri sağlamıştır. İşte bu süreç ve ürünleri, bir “Türk Felsefesi” ni geçerli kılacak temel unsurlardır. Bize ait varlık / hakikat tarifleri ve kabulleri, yani bize ait felsefi anlatış, milli felsefe, “Türk Felsefesi” bir dünya görüşüne ve bir ahlak sistemine kaynaklık edebilir, nitekim tarihte de bu kaynaklık Selçuklu-Osmanlı medeniyetinin doğmasına imkan vermiştir. Yani, aslında bir “Türk Felsefesi” zaten vardır, ama mütecanis halde değildir; dağınıktır, kopuktur, durgundur, yaratıcı  halde değildir.

Kısacası, muazzam bir potansiyele, yetişmiş entelektüel güce sahipken, etrafta da heyecan içinde çok canlı bir arayış varken, müşahhas tanımlara sahip, felsefenin diliyle anlatılan bir “Türk Felsefesi”nin ortada görülecek varlığından bahsedemeyiz. Ancak, var olacaksak, gelişeceksek, değerlerimiz için evrensel iddialar taşıyacaksak, insanlığa yüce değerler sunacaksak,  bir felsefe sistemine, bir Türk felsefesi’ne ya da bir “milli felsefe” toparlaması yapmaya tam ihtiyacımız olduğu açıktır. Muazzam birikimleri ile büyük bir potansiyel oluşturan memleketsever, milli nitelikli aydınlarımızın, bütün işlerini bir kenara koyup, öncelikle uğraşmaları ve geliştirmeleri gereken iş, bana göre, tam da budur; bir “Türk Felsefesi” oluşturmak !

Aslında yapılacak iş, zaten var olanı, ama dağınık, kopuk, kayıp halde olanı bir bütünlük içinde yeniden ortaya çıkarmak olacaktır. Sonra o Türk Felsefesi bir “dünya görüşü” oluşturur, o dünya görüşü de bütün soruların, bütün arayışların cevabı olur.