30 Ocak 2023

Bir seyyah hac, diplomasi, ticaret, askerlik, ilim tahsili, keşif, memuriyet gibi çeşitli sebeplerle seyahat eder. Seyahatin sebebi onun muhtevasını da tayin eder. Osmanlı toprakları bu sayılan sebepler bakımından bir seyyahın ilgisini her zaman kendi üzerinde toplayabilecek özellik ve çeşitlilikle doluydu. Eğer seyyah, bir seyahate temel hazırlayan merak duygusuna sahipse onun böyle bir coğrafyada gezmek için birçok sebebi vardı.

Kalemiye, ilmiye, askeriye sınıflarına mensup memurlar görev yerleri değiştiğinde tabiî olarak uzun yolculuklara çıkıyorlardı. Burada Evliya Çelebi’nin seyahatlerinin büyük bir kısmını bu şekilde gerçekleştirdiğini hatırlayabiliriz. Seyahatlerin sebeplerinden bir diğeri ise Devlet-i Âliye’nin sınırları içerisinde bulunan kültür merkezleriydi. Bu durum özellikle entelektüel bir uğraş olarak âlimlerin seyahatlerini öne çıkarmıştır. Osmanlı topraklarının çok işlek ticaret yolları üzerinde bulunması, devletin hareketli limanlara sahip olması, özellikle iç karışıklıkların olmadığı zamanlarda yolların güvenliği ticârî yolculukları canlı tutmuş, bu da seyahatlerin bir başka sebebini teşkil etmiştir. Son olarak tasavvuf kültürümüzün seyahate önem vermesi, derviş ve şeyhlerin bu geniş coğrafyada seyahat etmelerini sağlayan başlıca sebepler arasında zikredilebilir.[1]

Seyyahın hayatı “İnsan niçin seyahat eder?” sorusuna verilecek cevabın ipuçlarıyla doludur. Seyyah; bir an yerinde karar edemeyen, arayan ve merak eden, yeni yerler ve yeni yüzlerle tanışmak isteyen, sonu gelmez bir arzunun peşinde süreklenip duran kimsedir. Bu gidişe bir anlam vermek de zordur. Biz bunu seyahat notlarının satır aralarına gizlenmiş düşüncelerden öğreniriz. Yolculuklarına bir anlam vermede zorlanan, ancak sonu gelmez bir arzunun peşinde sürüklenip duran seyyahlardan biri olan Gaspıralı İsmail Bey’in şu sözleri bir seyyahın psikolojisinin ana hatlarını çizer:

“Tamam 15 sene oluyor ki yine bu yolda idim. Yine dervişane, yine acele acele, vagondan vagona, vapurdan vapura atlıyor, uçuyor idim. Baş almaya mı, mal almaya mı? Nakû’de sebzeye mi, Endican’da pamuğa mı vermeye? Ne o, ne alış ne satış! Dervişane dedim ya, lâkin yolumda ne tekkem var, ne şeyhim; böyle manasız bir gidiş.”[2]

Gaspıralı aslında nereye ve niçin gittiğini biliyordur. Kendisi “bu seyahatte muradım Maveraünnehir’in lâtif manzaralarını levha etmek (tasvir etmek) olmayıp ahalisinin hâl ve hareketine bir nazar etmek idi…”[3] diyerek seyahatinin maksadını ortaya koyar. Fakat burada kendisi bir an hemen her seyyahın hissedebileceği bir boşluğu duymuştur.

19. yy.’ın sonlarına gelindiğinde seyahat etmek için başka sebepler ortaya çıkar. Batı kültürünün etkisiyle gelişen ve yolculukları geleneksel anlamından uzaklaştıran bu durum, giderek seyahatlerin başka bir temele oturmasını beraberinde getirir. Seyahat, tahammülün karşısında bir altarnatif değildir artık. Onun, mihnet tarafı da pek değişmez. O, biraz şairane bir hareket olmaya başlar. Hatta Ahmet Hâşim gibi her seyyahın biraz şair olduğunu düşünenler de vardır.

Seyahat notlarını “Avrupa Hatıratım” adıyla yayınlayan Mehmed Enisî’nin, kitabında seyahat hakkında ileri sürdüğü fikirler aslında bizde değişen ve iyiden iyiye yerleşen seyahatle ilgili yeni düşünceleri ifade eder.

Mehmet Enisî’ye göre seyyah, tabiatın, bilimin ve sanatın bahçelerinde dolaşan fikir sahibi bir kuştur. Medeniyetin mamur yerlerinde hikmetin peşinde koşan, vahşetin ve çöl hayatının hâkim olduğu yerlerde ve yeryüzünün en uzak bölgelerinde hilkatin tarihini arayan, beşerin ortaya çıkışını keşfe çalışan seyyahtır. O, her yerde başka bir manzaraya, cemiyete ve hayata tesadüf eder. Onun bu hâllere ve çevrelere göre duyacağı hisler ve zihninden geçenler çeşitlidir. İşte bu sebepten bir seyyahın müşahedeleri ve hatıraları dikkate değerdir. Seyyah, İstanbul’da bulunsa bile Osmanlılığın hem Avrupa’da hem Asya’da bir darb-ı mesel hâline gelen kudretini izlemiş olur. Seyyah, diğer medeniyet merkezlerini dolaşır. Buralarda sanatın ve bilginin harikalarına, ahlâkın ve medenî muamelelerin intizamına hayran kalır. Seyyah denize çıktığında duygulanır, bir gemicinin ömrünün zorluklarına, letafetine ve safasına dair fikirler edinir. Hiçkimsenin olmadığı bir sahilden içerilere doğru girer. Burada tek tük rastladığı hayat emarelerini, insanların yaptığı basit barınakları inceler. Seyyah daima dolaşır. İlim ve marifet meclislerine, siyaset ve hikmet mahfillerine, ticaret ve sanayi merkezlerine, fazilet ve edep bahçelerine, fakir ve servet dolu çarşılara girer, çıkar. Dünya manzaraları ve zamanın hükümleri onu sağlam, faal, tetkik sahibi ve tecrübeli yapar. Mehmed Enisî’ye göre bir seyyah inzivayı, serbest düşünmeyi, köylerde dolaşmayı, dağların tepelerinde oturmayı, şelaleli vadilerde kudretin hakikatlerini tefekkür etmeyi çok sever. Kuş cıvıltısı ve su şırıltısından başka bir sesin işitilmediği; tamah ve hırs velvelesi, zevk ve şöhret şamatası, hırs ve debdebe gürültüsü gibi tâkâti aşan şeylerle havası sarsılmayan yerlere hasreti vardır. Kendisini bezeyen yegâne güzelliği sazlıklara, çiçeklere, bahçelere, vahşi dünyanın azametini ve heybetini gösteren ormanlara, muhabbetten doğan gözyaşları gibi sessizce dökülen derelere, otlar altına gizlenmiş yollara, ebediyet dalgalarına nazire yapan nehirlerden ibaret olan tenha ve sığınılacak yüce yerlere ruhunda aşk vardır.[4]

Mehmed Enisî’nin seyyahlarla ilgili söyledikleri artık oturmuş ve yerleşmiş bir seyahat fikrinin ifadesi gibidir. Nitekim Avrupa Hâtırâtım’ın kaleme alındığı 19. yy.’ın sonlarında Osmanlılar, başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerine seyahat edebiliyorlardı.

Bir seyyahın hareketini sadece bilinen sebeplerle izah edemeyiz. Seyahatin başka sebepleri, seyyahı durmaksızın harekete sevk eden başka nedenler vardır. Eğitim, ticaret, tahsil, ziyaret gibi sebepler onun görünen yanlarını ifade eder. Aslında bunlar bir seyahatin sebeplerini yeterince ortaya koyamamaktadır. Sonuçta hareket noktamız insandır. İnsanlığı böylesine meşgul etmiş bir kavramın bu tür faktörlerle izahı gerçekten de bize kelimenin dünyasını yeterince veremeyecektir. Seyahatin karmaşık ve derin bir dünyasının olduğu ortadadır. Bu bakımdan seyahatnâmeler bir seyahatin sebeplerini daha görünür kılar. Fakat yine de yolculukların ardındaki sırrı tam anlamıyla çözemeyebiliriz. Bunun için bir seyyahın niçin yolculuğa çıktığına dair bize açık ve net ifadeler gerekmektedir. Peyami Safa’nin Bir Tereddüdün Romanı adlı eserindeki şu satırları okuyalım:

“Paris’ten buraya, dostlarımdan biriyle evlenmek için, Amerikalı bir kadın gelmişti. Hep: ‘Kendi kendimden kaçmak istiyorum, kendime ve hiçbir şeye tahammül edemiyorum, dolaşmak, diyardan diyara gitmek… Başka tesellim kalmadı, boğuluyorum!’ diyordu. Burada da oturamadı ve dostumla nişanlı olduğu halde kalkıp gitti. “Asrın hastalığı” dedikleri bu ruh buhranı, bu şüphe ve tereddüt, bu yer değiştirme ve kaçma ihtiyacı artık sonuna geliyor. Bunu hissediyoruz. Şu uyuyan kadın ve bütün ona benziyenler, son kurbanlar. Vakıâ insan ruhunun azabı ebedîdir; fakat bu azap mahiyetini değiştirmek üzeredir.”[5]

Buradaki “boğuluyorum” ifadesinin karşısında insanın duyduğu teselli “yer değiştirme ve kaçma ihtiyacı” ile karşılanmıştır. İnsan bugün maddî ihtiyacını karşılayan o kadar imkânın içindeyken içinden gelen başka bir ihtiyaca cevap bulamamaktadır. Bu cevabın yerine insana sunulan şey yukarıda ifade edilmişti. İşin tuhaf tarafı insanda kaçma duygusunu tetikleyen, onu inanılmaz bir çarkın dişlileri arasında ezen mekanizmanın fikir babaları, bu yeni insanın yüreğinden kopup gelen bir arzunun karşısına oyalayıcı ilaçlarını çıkarmayı ihmal etmemişlerdir. Bunun adına turizm diyebiliriz. Günümüzde turizm, tabiata ve insanlara derin bir dikkatle yönelmeyi münkün kılan seyahatlerin yerini çoktan almış bulunmaktadır.

Bu anlamda Löschburg’un büyük seyyahlara artık pek rastlanmadığını söylemesinde haklılık payı vardır. Artık, vaziyet öyle uzun yolculuklara çıkmayı pek gerektirmiyor. Üstelik eskiden aylarca, belki yıllarca süren yolculukları kısaltan gelişmiş bir teknoloji var. Ancak, bu çok yenidir. Seyyahlar geçen asrın başlarına kadar uzun süren, içinde birçok ölüm tehlikesi barındıran yolculuklar yapmışlardır. Bu anlamda zikredilmesi gereken isimlerden biri Orta Asya’da seyahat eden Mehmed Emin Efendi’dir.

Mehmed Emin Efendi’nin seyahate çıkmasının sebebi bir seyyahın arzusuna tamı tamına uymaktadır. Kendisi asker olmak istemiş, ancak bedeninin zayıflığı bu mesleği icra etmesine izin vermemiştir. Memur olup iki büklüm oturmak ise ona hiç de uygun bir durum değildir. Hatta bundan çok da huzursuz olmuştur. O, bu yoldaki arzusunu şöyle anlatır: “Huzursuzluğumu dünyayı gezip dolaşarak zihnimi dağdan dağa, ovadan ovaya gezdirmekle yenebileceğime kanaat getirince önceleri başımdan sarığı, belimden kılıcı çıkardığım gibi, bu kez de elimden kalemi atarak nasibimin elime sunduğu âsâyı sevinçle kabul edip dünyayı görmeye çıkmıştım.”[6] Mehmed Emin Efendi’nin arzusu Orta Asya Müslümanlarıyla Osmanlı Devleti’nin bir ve beraber hareket etmesidir. O, seyahat notlarında bazen bunun mümkün olabilirliliği hakkında fikir yürütmektedir. Bu maksatla kendisi Orta Asya’ya iki defa seyahat etmiştir: “Maksadım şu İslâm birliği binasına benim de pek âcizane olsa bile bir taşçağız koymak idi. Ne yazık ki bu seyahatlerin birisinde Hokand Hanlığı’nın Rusya eline, diğerinde Kaşgar’ın Çinlilerin pençesine düştüğünü gördüm.”[7] Mehmed Emin Efendi, gittiği yerlerde büyük bir ilgiyle karşılanmış ve eşraftan, halktan kim varsa etrafına toplanmıştır. Mehmed Emin Efendi, buralara kendisinden önce hiçbir Osmanlı’nın gelmediğini de sözlerine ekler.

Bir seyyah için en önemli şeylerden biri de yaşadıklarını not etmesidir. Yakın zamanlara kadar bir seyyahın başından geçenleri yazması herhalde önemli bir şeydi. Bilinmeyen memleketler hakkında söylenenler, eskiden biraz da seyyahların nakillerine dayanıyordu. Dolayısıyla bir seyyah seyahatinden döndükten sonra onu dinlemeye hazır bir kitle her zaman mevcuttu. Çünkü mesafelerin birbirinden çok uzak olduğu, insanların yaşadıkları muhitten çok az ayrılabildiği devirlerde duyulmamış hikâyeler, yepyeni olaylar, bilinmeyen memleketler hakkında konuşan bir seyyahın insanların üzerinde ilgi uyandırdığı düşünülebilir.

Seyyahların kaleme aldığı eserler zenginlikleriyle ve tarihî kıymetleriyle dikkat çeker. Tarih, edebiyat, folklor hazinesi olan bu eserlerin değerini seyyahın dikkati belirler. Eğer seyahatnâmeler, dönemin nadir eserleri arasında bulunuyorsa bunlar giderek bir başvuru kaynağı hâline gelir.

Dipnotlat:

[1] Mahmut Ak, Osmanlı’nın Gezginleri, 3F Yayınları, İstanbul 2006, s. 13.

[2] İsmail Gaspıralı, Seçilmiş Eserleri III: Dil-Edebiyat-Seyahat Yazıları, Neşre Hazırlayan: Yavuz Akpınar, Ötüken Yayınları, İstanbul 2015, s. 415.

[3] İsmail Gaspıralı, a. g. e., s. 434.

[4] Mehmet Enisî, Bir Denizcinin Avrupa Günlüğü -Avrupa Hatıratım-, Haz.: N. Ahmet Özalp, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2008, s. 20-22.

[5] Peyami Safa, Bir Tereddüdün Romanı, Ötüken Yayınları, İstanbul 1993, s. 203.

[6] Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz.: Rıza Akdemir, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986, s. 90.

[7] Mehmet Emin Efendi, a. g. e., s. 90.

Yazar Hakkında:

Yasin ŞEN

Yazarın diğer makalelerinden: