27 Eylül 2023

         Annesi, öğrenim için uzak diyarlara gidecek olan çocuk Abdülkadir’in giysisinin koltuk altına, masraflar için gerekecek altınları diker ve kesinlikle yalan söylememesini tenbîh ederek uğurlar. Kervanın yolunu eşkıya keser, yolcular soyulur. Yol kesicilerden biri, çocuğa ne malı olduğunu sorunca, çocuk da altınları olduğunu söyler. Alay edildiğini zanneden şakiy, çocuğu reisine götürür. Altınları alan reis, çocuğa niçin doğru söylediğini sorar. Çocuğun yalandan kaçınmış olması, reisi hidâyete erdirir. O dürüst çocuğun yolundan gidenlere kaadirî derler, ahlaklarıyla yaşarlar. Abdülkadir Geylânî’nin yazdığı el Gunye kitabında günümüz psikologlarının, psikiyatristlerinin Fransız kaldığı konular vardır.

         Gençliğinde, biraz farklı olan Muhyiddîn, hastalanır, hastalık çok ağır seyretmektedir, babası, artık, baş ucunda Yâsîn sûresini okumaktadır. Bir ara kendinden geçen hasta, görür ki, kocaman bir ateş vardır, çirkin yüzlü birtakım kişiler, kendisini o ateşe atmağa çalışmaktadırlar. Derken, güzel yüzlü birisi belirir, onları iterek uzaklaştırır. Hasta, ona kim idiğini sorunca; “Yâsîn” der; gözünü açan Muhyiddîn, Yâsîn okumakta olan babasını görür. İyileşince öyle bir yoğunlukla kendini bu metafizik işlere verir ki, büyük bir velî olur ve “topuğuma erişmeyen, kitaplarımı okumasın!” der. (İmamların, Akşam Namazından sonra okudukları, Haşr Sûresinin son âyetlerinden bir önceki âyette: “ Eğer bu Kur’ânı, bir dağa indirseydik, elbette onu, Allah korkusundan, huşû ile, parça parça olmuş görürdün…” buyrulmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasında ortaya çıkan enerji?)

         Sultan İkinci Murad çağında, küçük bir kasaba olan Ankara’ya, orada bulunan bir büyüğün yanına, adam olmak için giden köse birisi, o büyüğün çalıştığını, zenginlerden para topladığını görünce, gönlü bulanır. Büyüğe, onun kalbinin bulandığı malüm olur, onunla ilgilenmez, arkadaşlarıyla yemeğe oturur. Köse de, köpeklere dökülen yal ile nefsini körletmeye karar verip oraya yönelince, Veli, onu çağırır ve o köse, zamanla öyle adam olur ki, çağının en büyük hükümdarına, adıyla hitab eder, o hükümdar ona mürid olmak isteyince de kabul etmez, devlet işlerine yönlendirir. (O büyük, müridleriyle tarlada çalışırdı, zenginlerden topladığını yoksullara dağıtırdı. Gelen köse, Akşemseddindir, onun ziyaretine gittiği şeyh de Hacı Bayram Velidir.)

         İslam tarihi boyunca devam eden bu gelenekte, Osmanlılar devrinde de pek çok ‘iyi Müslüman’ yetişmiştir, bu iş için düzenlenen tasavvuf yollarına da tarîkat denilmiştir. 

***

            Bir ilçede olduğu anlaşılıyor: Otele gelen yolcunun adını, soyadını  kaydeden, orta okul veya ilkokul mezunu olduğu anlaşılan otel kâtibi, müşterinin mesleğini de sorunca; “yazar” cevabını alır. Eee, kendisi de yazıyordur, ama, otel kâtibidir; “yazar”lık ne menem bir işdir, anlamaz, sorar:

-Yâni, neyle geçinirsin?

-Kalemimle.

Otel kâtibi, gelen yolcunun mesleği olarak “kalem tüccarı” diye yazar.

Seviye (şimdi, ‘düzey’ diyorlar) meselesi …

***

          Dolaylı sömürge/kültürel sömürge öğretiminden geçmiş, öyle “imâl edilmiş” okumuşlarımız, diplomalılarımız (dikkat isterim: “aydınlarımız” demiyorum; ‘bizim’ aydınımız çooook azdır), değil tasavvuf, tarikat gibi derinlik gerektiren konular, anahatlarıyla İslâm’ı anlatan BİR TEK KİTAP okumadıkları için, bu konulara çok Fransız kalmışlardır. ‘Eğitim’ adı verilen öğretimimiz öyle düzenlenmiştir ki, okuyanların İslâm konusunda zır câhil kalması, laikliğin garantisi olarak kabul edilmiştir. Okullarda, âileden gelen değerlerin devamı verilmediği gibi, uyandırılan, sürdürülen hava da, İslâm’la ilgilenmeğe engel bir havadır. Sonucu, elde edilen ‘ürün’ü, rahmetli Yavuz Bahadıroğlu şöyle tarif ediyordu:

                    Namaz kılmayıp Yoga yapana, 

                    Oruç tutmayıp diyet yapana, bizde “çağdaş” diyorlar. 

***

              Ünlü bir profesör, 04 Ekim 2022 günü, bir tv kanalında, “feodal zihniyet” gibi bir şeyler SÖYLEDİ:  Türkiye’den, bizden bahseden bu PROFESÖR, bizde Feodalite olduğunu zannediyor!  Onunla program yapan, ağzı lâf yapan diğer vatandaş da, yine başka bir gün, aynı anlayışı dile getirdi. Bu kişiler AYDIN sayılıyor, öyle kabul görüyorlar.

Sevabına bildirelim: 

          İnsanlığın yüz karası Feodalite, Ortaçağ Avrupa’sına özgü bir yönetim biçimidir; bizde ASLA, HİÇBİR ZAMAN OLMAMIŞTIR. Feodal düzende, o arazide yaşayan halk, toprak satıldığında, çiftlikteki hayvanlar gibi, sahip değiştirirdi, kızcağız evlendiğinde, ilk gecesini, kocasıyla değil; Feodal Lord ile geçirmek zorundaydı, bu, kanundu, latince adı jus primae noctis.

            Osmanlı Devleti’ndeki, oryantalistlerin “feodalite” görüp gösterdikleri tımar düzeninde ise, halk -kavmi, dini, ne olursa olsun- tımarlı sipahi’nin koruması altında idi: canı, malı, namusu, tımarlı sipahi tarafından korunurdu. Halk, İslâm’a girmemişse, kaldırdığı ürün için haraç öder, askerlik çağındaki gayrı müslim, cizye öderdi, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, din görevlileri, ödemezlerdi, oryantalistlerin ‘cizye’yi poll tax (Avrupa’daki kelle başına vergi) zannetmeleri de başka bir yanlıştır. 

           Talihsiz ve manâsız Ankara savaşından sonra, Yıldırım Bayezid’ın şehzadeleri arasındaki savaşlar sırasında, 11 yıl boyunca, yeni feth edilmiş Balkan ülkelerinde, Osmanlı’ya karşı HİÇBİR ayaklanma olmayışı, bizde feodalite rezâletinin olmamasından idi; halk, Osmanlı’dan memnundu.

***

          Başka bir ünlü profesör de 08 Aralık 2022 günü, başka bir tv kanalında, bağıra çağıra taarikat diyordu, hem de defalarca. Bu milletin 1000 yıldır kullandığı tarîkat kelimesini böyle YANLIŞ söylemesini, neye borçluydu acaba? İnsan, halkının diline bu kadar Fransız nasıl kalabilir? (Cevabı, bilenler, bilmeyenlere söylesinler.)

         Gelin de rahmetli Yavuz Bahadıroğlu’ndan iktibasda bulunmayın; rahmetli, sağ olsaydı, bu durumda her hâlde şöyle derdi:

-Tarihini YANLIŞ bilenlere, atalarımıza iftira edenlere,

-Halkın doğru kullandığı kelimeyi, YANLIŞ kullananlara bizde profesör diyorlar.

***

09 Aralık 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: