6 Temmuz 2022

Görüşten görüşe farklılık gösteren mefhûmlar arasında, “ahlâk”ın çok özel bir yeri var. Senin, ahlâk âbidesi olarak değme yerlere sığdıramadığın nice âdemoğlu ve havvakızı, skandal kelimesini utandıracak fiilleri işliyor, başrollerde cirit atıyorsa, hangi ahlâk nizâmından bahsedeceksin?

Ahlâkla nâmus arasında, inkârı imkânsız bir yakınlık, hattâ aynîyet bulunuyor. Bu yüzden, ahlâklı insan, aynı zamanda nâmuslu bilinir. Bütün cemiyet normları gibi, ahlâk ve nâmusun da iltifâta, müşteriye tâbi olduğu söylenebilir. Ferdî endîşelerle yola çıkan bu ikili, daha ilk adımlarını atar atmaz mâşerî hüviyete bürünüverirler.

Ahlâklı kişinin, nâmuslu görünmesi kadar, dindâr tavırlar sergilemesi de bekleniyor. Çünkü, istisnâsız her din – en çok da İslâm – ahlâkî öğütlerle yolculuk yapıyor. Dinî ölçüler söz konusu olduğunda, ahlâklı duruşun dört bir tarafını ilâhî ilhamlar kuşatıyor. İslâm Peygamberi’nin: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” deyişinde, ahlâk tâbiri, çıkabileceği en yüksek yerde görünüyor.

Türk milleti, İslâm câmiâsına dâhil olmadan önce de – dinî şablona uygun biçimde – ahlâklı idi. Müslüman olduktan sonra, elbette daha yukarılarda ahlâk plâtformları kurdu, ama bu, onun evveliyâtının ahlâk dışında görülmesine aslâ cevâz vermez.

Gök Tanrı dini ile İslâmiyet arasında, şekle bağlı farklılıkları bir kenâra atarsanız, çok büyük yakınlıklar keşfedilir. Zâten, Türk milletinin kendi rızâ ve arzûsuyla Müslüman olmasının temelinde, bu dinler arası yakınlık bulunmaktadır. Türkler, İslâm’ı tercîh ederlerken din değiştirmemişler, mevcut dinlerinin tekâmül etmiş bir merhalesine sıçramışlardır.

İslâmdan evvel, Türk topluluklarının önüne konan Budist, Manihaist, Hristiyan ve Mûsevî akîdeler, Türk bünyesine ve dolayısıyla Gök Tanrı inancına uymayan, yabancı sistemlerdi. Oysa İslâm, hem Dünyevî, hem de Uhrevî bakışıyla Türk’ün tanıdığı, bildiği ve inandığı bir âlemi gösteriyordu.

Sözün özü, Türk, İslâmdan önce de ahlâklı ve nâmuslu sıfatlarını hak ediyordu. Bunun öyle olduğu, Türk cemiyetini anlatan her çeşit sözlü ve yazılı nakle yansımıştır. Ahlâk ve nâmusun maya tutabilmesi için, vatan teknesine ihtiyaç duyulur. Türk’ün, vatanını nâmusu bilmesinde, onu yakından tanıyanlar için şaşılacak hiçbir husûs yoktur. Bütün mes’ele, bu “tanıma” fiilinde yatmaktadır.

“Kim ahlâklı?”, “kim nâmuslu?” demeden önce, Türk insanının vatana dâir tasavvurlarını tesbihin ipine teker teker geçirmek icâb ediyor. “Vatanı uğruna, kim ne yapabilir?” Sözü edilen vatan Türk vatanı ve insan Türk insanı ise; cümle sınırları, imkânları son haddine kadar geniş tutmak lâzımdır. Kür-Şad’dan Çanakkale’deki Seyyid Onbaşı’ya uzanan çizgi üzerinde, hakîkate karışmış hikmet ışıklarını mûcize yoğururken görürüsünüz.

Ahlâklı ve nâmuslu olmanın en mühim şartlarından biri de, vicdânî duruştur. Zîrâ, vicdâna oturtulamayan bir ahlâk ve nâmus telâkkîsi, vitrin mankenleri gibi “tın tın” öter, tamâmen şeklî seviyede kalır. Bir bakıma vicdân, ahlâkın da, nâmusun da endâm aynasıdır. Oraya aksetmeyen ahlâk ve nâmus, her çeşit istismâra açıktır. Bahsedilen istismâr yüzünden, ahlâklı hâlden ahlâksızlığa, nâmuslu durumdan nâmussuzluğa atlama, her zaman ihtimâl dâhilindedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: