25 Temmuz 2021

İlk insanın mûcizevî yaratılışından sonra Allah Teâlâ, insan neslinin devâmını dilemiş ve böylece beşer cinsinin bekâsı sağlanmıştır.

Gerçekte insanın tekerrür etmesi nedeniyle bize normalmiş gibi gelen doğuş şekli de ilk yaratılış mûcîzesi kadar îcâzkârdır. İnsanoğlunun bu mûcîze karşısında Rabbini hamd ile tesbih etmesi gerekir. Şu âyet-i kerîme ile konuya girelim:

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ondan eşini vâr eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan Rabbinizden korkun. Kendisinin adını öne sürerek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrâbalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde devamlı gözetleyicidir.” (Nisâ, 4/1)

Bütün insanlığa hitab, insan olmaları sebebiyle hepsini, kendilerini yaratan Rablerine bağlanmak için. Evet, kendilerini tek bir nefisten yaratan Rabb’e. “ … Ondan eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan …” Rabb’e.

Bu basit fıtrî hakîkatler aslında pek ağır, derin ve büyük hakîkatlerdir. Şâyet insanlar kulaklarını ve kalblerini bu gerçeklere çevirecek olurlarsa, yaşayışlarında büyük çapta bir değişiklik olacak. Câhiliyetin her türlüsünden îmâna, Hak yoluna, hidâyete, insana ve insanın kendisine yakışan Hâlık’ı ve Rabbi Allâh’ın yaratışına uygun hakîkî medeniyete geçmiş olacaklardır.

Şüphesiz bu hakîkatler gözler önüne muhtelif çapta, geniş ölçüde sahalar açmaktadır. Bunları şöylece sıralayabiliriz.

  1. Başlangıçta bu hakîkatler: “İnsanlara” çıktıkları ilk kaynağı hatırlatarak yeryüzünde kendilerini yaratan vâr eden Allâh’a bağlıyor. Bunlar insanlığın unuttuğu ve bununla birlikte her şeyini kaybettiği hakîkatlerdir. Bu hakîkatler olmadan hiçbir şey düzeltilemez.

İnsanlar bu âleme yokluktan geldiler. Peki onları getiren kimdir?

Şüphesiz insanlar, dünyâya kendi arzularıyla gelmediler. Dünyâya gelmeden önce varlık âleminde değillerdi. Gelmeyi veyâ kalmayı kararlaştırıp tesbit edecek irâdeye sâhib değillerdi. Şu halde kendi irâdelerinden başka bir irâde onları buraya getirmiştir. Evet, kendi irâdelerinden apayrı bir irâde onları yaratmayı kararlaştırmış, bir yol çizmiş ve hayat çemberini sınırlandırmıştır. İnsanların irâdelerinden başka bir irâde onlara “var” olmayı ve varlığın özelliklerini bildirmiş, bir takım yetenekler vermiş, hiç hissettirmeden getirildikleri şu kâinatta mücadele etmek için güç ve kudret bağışlamıştır. Daha birçok kabiliyetler. Evet, bütün bunları lûtfeden irâde, istediğini yapan irâdedir (c.c).

Eğer insanlar, habersiz oldukları bu hakîkatleri hatırlayacak olurlarsa en kestirme yoldan gerçek hidâyete döneceklerdir. İnsanları şu âleme getiren, onların hayat planını çizen ve kâinât ile mücâdele gücü veren bu irâde tek başına beşeriyetin her alanına hâkimdir. Hiçbir yerden destek görmeden her şeyi bilir. O (c.c), insan denen varlığın bütün işlerini en güzel şekilde idâre eder. İnsanlığın hayat kaynağını tesbit etme, nizâma koyma, onlar için değer ölçüleri koyma hakkı sâdece bu irâdeye âittir. Bu hususlardan birinde ihtilâfa düşecek olurlarsa derhal İlâhî irâdeye başvururlar. O’nun yoluna, O’nun değer ölçülerine. Evet, âlemlerin Rabbi Allâh’ın arzu ettiği biricik hidâyet yoluna dönerler.

  1. Şu görmüş olduğunuz beşeriyet bir tek irâdenin mahsulüdür. Akrabalık bağları birdir. Bir tek sicime dizilmişlerdir. Bir tek asıldan fışkırırlar. Bir tek nesebin zinciridirler.

            “Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan eşinizi vâr eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan Rabbinizden korkun…”

Şayet insanlar bu hakîkatleri hatırlayacak olurlarsa, insanlık tarihinin sonraki devirlerinde meydana gelen geçici farklar gözlerinde küçülecek, tek bir nefisten meydana gelen oğullar arasındaki esas fark da böylelikle ortadan kalkmış olacaktır. Netice îtibâriyle bir tek akrabalık bağlarının bulunduğu gün gibi meydana çıkacaktır. Bütün bu olaylar gelip geçicidir. Bunların hiçbir zaman akrabâlık sevgisine ve gözetilmesi gereken kardeşlik hakkına sıla-i nefse ve onun sevgideki hakkına, rubûbiyet sılasına ve onun takvâdaki hakkına ağır basması söz konusu değildir.

Modren câhiliyet; bütün insanlığın tek nefisten doğmasını ve kâinâtın ancak kendisine döneceği şeklindeki rubûbiyet gerçeğini unutarak bir zümreyi yükseltmek için, ırkçılığa, hâlâ fikriyâtının temel felsefesi ve bütün sınıfları parçalamada bir hareket noktası olarak bakmaktadır.

            3.Bir başka gerçek, işâret edilen bir tek nefisten yaratılma gerçeğidir. “Ondan eşini vâr eden…”

Beşeriyetin bu hakîkati anlaması, dilden dile dolaşan yüz kızartıcı hatâların önlenmesi için kâfidir. Beşeriyet kadın hakkında muhtelif kısır ve eksik-noksan düşüncelere sâhib olmuştur. Tarihte ona, her türlü pislik ve kötülüğün kaynağı olarak bakılmış, onu bütün şer ve belâların sebebi olarak bilmiştir. Kadın, yaratılış ve tabiat bakımından ilk “esas”dandır. Allah Teâlâ kadını, erkeğe eş olması, ikisinden birçok erkekler kadınlar üretmek için yaratmıştır. Yaratılış ve asliyet yönünden aralarında fark yoktur. Fark sâdece, yetenek ve görev taksimindedir.

Beşeriyet uzun bir müddet bu çölde, şuursuzca yürüdü. Kadını bir zaman her türlü insânî özelliklerinden ve hukûkundan ayırdı. Bunu esassız, kısır düşüncelerin etkisiyle yapıyordu.  Kadını bütün bağlardan kopardı, onun insan olduğunu ve insan için yaratıldığını unuttu. Birinin diğeri için yaratıldığını, eşinin mükemmel bir parçası olduğunu unuttu. Karı-koca birbirine benzer iki fert değildir. Sâdece birbirini tamamlayan bir çifttir.

 İşte kudreti Rabbânî yol, beşeriyeti uzun dalâletten sonra bu basit hakîkatlere çağırıyor.

  1. Böylece âyetler, beşerî hayâtın temelini, âilenin teşkil ettiğini îlan ediyor. Şüphesiz, Allah Teâlâ yeryüzünde bu gelişmenin bir tek âile ile başlamasını istedi. Böylece başlangıçta bir nesil yarattı. Ondan da eşini vücûda getirdi. Bu şekilde âile, karı-kocadan meydana gelmiş oldu.

            “… İkisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan…”

Allah Teâlâ isteseydi hayâtın ilk basamaklarında birçok kadın ve erkek yaratır ve çiftleştirirdi. Böylece, yolun başlangıcında muhtelif âileler meydana gelirdi. Fakat, aralarında hayâtî prensiplerden birini teşkil eden akrabâlık bağları bulunmazdı. Kalpleriyle, bir tek yaratıcının irâdesi arasındaki irtibatı kuran ilk bağ da kaybolur giderdi. Fakat Allah Teâlâ (tenzih ve tesbîh ederim), bildiği bir husus ve kasdettiği bir hikmet sebebiyle aradaki bağları kat kat fazlalaştırmak istedi. Bu yüzden rubûbiyyet bağıyla başladı. Ki, bu asıldır ve bağların ilkidir. Sonra da akrabalık bağını ekledi. İlk âile çatısını bir erkek ve bir dişi esâsı üzerine kurdu. Her ikisi de tek bir nefisten… Bir tek tabîattan… Bir tek fıtrattan…

Bu sebeple, âileye hürmet, İslâmî nizâmın emridir. Bu hassâsiyet, ona olan alâkayı kuvvetlendirmek, bünyesini tesbit etmek ve bu bünyeyi tahribe yönelen bütün yıkıcı kuvvetlere karşı himâye etmek içindir.

Bu yıkıcı kuvvetlerin başında fıtratı tanımamak gelir. Evet, kadının ve erkeğin yeteneklerini ve bu yeteneklerin birinin diğeriyle olan ilgi ve uygunluğunu bilmemek. Âilenin bir erkekle bir dişiden meydana gelişindeki olgunluğa yabancı kalmak.

Gerek bu sûrede ve gerekse diğer sûrelerde İslâmî nizamda kadına gösterilen hürmet ve değerin bütün belirtileri olanca açıklığı ile gözler önüne seriliyor. Kadın, kendisine yapılan zulümlerin ve câhiliyet devrinin kalıntısı düşüncelerin kırbacı altında inlerken, sağlam yapıya sâhip bir âile çatısı kurmak imkânsızdır. İşte bu sebepten İslâm’ın kadın üzerindeki yakın ilgi ve hassâsiyeti, zâlimce muameleyi ve yabancı etiketli fikirleri geldikleri yere göndermekle ancak mümkün olabilmiştir.

  1. Son hakîkat: İnsanların bir tek nefisten ve bir tek âileden kürre-i arzın üzerinde çoğalmalarından sonra fertlerin yetenek ve kâbiliyetlerindeki çeşitliliktir. Öyle ki, yeryüzünde bütün yönleriyle birbirinin aynısı iki kişi gösterilemez. Asırlar boyunca bu böyledir… Bütün nesillerde fertlerin sayısı kesinlikle tesbit edilememiştir. Şekillerde çeşitlilik. Yönlerde çeşitlilik. Yaratılışta başkalık, mîzaçta değişiklik.

Ahlâkta başkalık. Duygularda başkalık. Kâbiliyetlerde başkalık. İhtimamda başkalık. Vazîfelerde başkalık. Bu çeşitlilik, kâinâtı ilim ve hikmetiyle idâre eden eşsiz yaratıcının kudretiyle, farklı toplukların mevcûdiyetinin eseridir. Kalb ve göz, akılları durduran şu canlı müzenin önünde dolaşırlar.

Hiçbir kimsenin Allah’dan başkasına nisbet edemeyeceği, Allah’dan gayri hiçbir kuvvetin yapamayacağı, dâimâ yenilenen, bitmek tükenmek bilmeyen şu örnek yığınları karşısında kendilerini kaybederler. Arzu ettiği hususlarda had, hudud tanımayan bir irâde. Dilediğini yapan bir irâde. Bu irâde tek bir asıldan, ardı arkası kesilmeyen bu kadar çeşitliliğe tek başına hükmeder.

            “İnsan”ı bu şekilde düşünmek, kalbe îman ve takvânın üzerinde fayda ve yakınlık kazandırmak için kâfîdir. Bu, kazanç üstüne kazançtır. Bu, yükseldikçe yükselmektir.

Bütün bu duyguları insanların gözleri önüne seren giriş âyetleri en sonunda “insanlar”ı, birbirlerine sordukları takvâya bağlıyor. Evet, bütün insanların üzerinde birleştikleri “akrabalık bağlarını koparmaktan kurtarmak…” işte buna bağlıyor.

            “Allah’dan korkma” tâbiri, Kur'ân-ı Kerîm’de sık sık tekrarlandığından dolayı bilinen bir mefhumdur. 
           “Akrabâlık bağlarını koparmaktan korkmak” tâbirine gelince, bu, düşündürücü bir ifâdedir. Duygu dolu parıltısı kalbe işleyince, insan bunu ifâde edemez oluyor.

İlhamlar bahşeden âyet-i kerîme Allâh’ın gözetimi ile sona eriyor:

            “… Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde devamlı gözetleyicidir.”

Ne muazzam bir kontroldür Allâh’ın gözeticiliği. Evet, yarattığı kimseleri en iyi bilen Yaratıcının gözeticiliği, hiçbir şeyin kendisinden gizlenmesi mümkün olmayan Rabb-i Zülcelâl’in gözeticiliği.

Açıktan yapılanları da kalblerde gizlenenleri de ayan beyan bilen Allâh’ın gözeticiliği…

           

Bu yazarın diğer makaleleri