8 Ağustos 2022

“Hempâlık”, ister ayakdaş deyin, ister omuzdaş deyin, dâimâ ikinci plânda kalmak demektir. Psikolojik olarak bunu içine sindirebilen ve tâlî mevkide kader kâtipliği yapmayı kabûllenen portreyi, iyi tanımak lâzım.

Emir alan, sürekli kontrol altında tutulan şahısların, kendi inisiyatifleriyle herhangi bir işi üstlenmeleri, onu nihâyete erdirmeleri mümkün değildir. Çünkü sıradan âlet-edevât gibi, onlar, yâni hempâlar, başı ile sonu irâdeleri dışında tesbît edilmiş yolun levâzımındandırlar. Âmir statüsündeki, hempâsının aslâ insânî ağırlığını ölçmez. Maraba tavrı ile hempâ arasında çok fazla aykırılık yok. Her ikisine de şahsiyet sindirici “şef” tagallübü hâkim.

Aynı hempâlık seyirtmeleri, devletler câmiâsında da görülüyor. Dünyâ’ya hükmeden devletin en muhteşem örneklerini târîhe hediye etmiş olan Türk milleti, bugün hempâ muâmelesiyle aşağılanıyor. Bu hafife alınmanın temelinde, çok acı, ama içimizden çıkan “hempâ” heveslilerinin gayretleri bulunuyor.

Asırlar boyunca; “başlıya baş eğdirten, dizliye diz çöktürten, aç görse doyuran, çıplak görse giydiren” haysiyetli ve lider devletler kurmuş Türk insanı, ne yazık ki, “hempâ”ca yürüyor olmayı muvaffakiyet sayan “sürünme” kalıbına sokuldu.

Evvelden hempâlarımız olurdu, şimdi kendimiz hempâyız... Çünkü sayısını unuttuğumuz yeni bir esneme çağını yaşıyoruz.

Esnemek, bâzılarına uyuşukluk verir, bâzılarına da zindelik sınırına çekilme ihtârı. Onun için, her esneyeni uyku diyârına havâle etmemeli. Bu insânî gerilme hâdisesi, iyi ile zıddının, metânetli ile çıtkırıldım tabiatlının alâmet-i fârikası. Bir başka deyişle, ipin ucunu kaçırmakla o ipe sımsıkı sarılmak arasındaki hassas nokta.

Devletlerin de esneme ânları oluyor. Bu bir hak ise, neredeyse her devlet, bu hakkı en az bir def’â kullanmaya teşebbüs etmiş. Türk târîhinde çok sık rastlanan esneme çağları, ardından şiddetli titremeleri de milletimize göstermiş ve yaşatmıştır. Orhun Âbideleri’ndeki:

“Titre ve kendine dön!..”

îkâzı, böyle bir esneme sahnesine dikkat çekmektedir.

Ne tarafa çevirirsek çevirelim, Türkiye’nin siyâsî yüzünde, oldukça uzun süren bir uykuya dâvet gevşekliği var. Titreme safhasına geçebilir miyiz, bilinmez, ama bu minvâl üzere gidersek, uykunun “koma” denilen çeşidine balıklama dalacağız.

Türk’ün, zorlukları yenme azminin millî mukaddesi olan “Ergenekon”, cüzâmlı ilân edileli beri, uyku ile titreme arasında gün sayıyoruz... Nebbâşlar, tetikte bekliyor.

Mezar soyguncusu, eski tâbirle nebbâş, târîhin her döneminde mesleğini icrâ etmiş, hâlâ da ediyor. Sanmayın ki, bu işe soyunanlar sâdece ölüyü, kefeni yoklayan basit hırsız makûlesidir. Bu seviyede kalan bayağı tamah ehlini kaale alıp, mârifetlerini saymaya bile değmez.

Esas nebbâş zümresi, mecâzî ve mânevî mânâda yağma, çapul yapan okumuş-yazmış nâdânlardan teşekkül ediyor. Bunlarla başı derde giren memleketlerin listesi, Türkiye ile başlıyor.

Bahsedilen nebbâş sendromu, son iki asırdır Türk târîhini, kültürünü ve ağırlıklı ortaklığımız bulunan İslâm medeniyetini, içi boşaltılmış mezar oyuklarına döndürdü.

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: