Güncel Yazılar

Mübârek, Feyizli “Üç aylar”a girmek üzereyiz. İçerisinde inci taneleri bulunan “Ramazan ayı”na gireceğiz inşallah. Bu ayda inci tanelerini toplayabilmek için kendimizde köklü bir değişim ile bu işe üç ayların girişinden başlamalıyız.

Üç aylar, kendimizi değiştirip, güzelleştirmek, kâmil insan olmak için en iyi stilist, tasarımcı ile randevulaşma ayıdır. Bu ay, İsmet (mâsum) ve himâyede üstünlük, İzzet (şeref) ve efendilikte üstünlük, İstihkak (hak edilen şeyde) ve kazançta üstünlük, İnsan; insan olması hasebiyle üstünlük, Çalışkanlık ve iyi ahlâk icabı üstünlük kazanma ayıdır. Cenâb-ı Hakk’ın «ahsen-i takvîm» üzere yaratmış olduğunu beyân buyurduğu insanoğlu, kâinâtın âdetâ bir özü veya tohumu gibidir. Bu yüzden o,yücelerin en yücesine yükselten cemâlî sıfatlarla olduğu kadar, aşağıların aşağısına düşüren  menfîliklerle de muttasıftır. İnsan hayatı, bu iki kutup arasında bir noktada karar kılmayı neticelendiren ebedî bir mücâdele sahnesidir. Bu gerçek, kâinâttaki benzer cidâlin “insan” denilen “küçük kâinât”taki bir tecellîsidir. İnsanı insan yapan asıl husûsiyet, bu mücâdeleden fıtrattaki aslî cevheri koruyan bir netice hâsıl edebilmektir. Bu neticeye erişebilmek içinde gönlümüzün en derin kıvrımlarından, değişime “TEVBE” ile başlamalıyız.

Tevbe; Rücu etmek, geri dönmek, pişman olmak, nedâmet duymak, yaptığı günahı bırakıp Cenâb-ı Hakk'a yönelmek mânâlarını taşır.Asıl anlamı geri dönmek olup, tevbe kelimesinin türemişi olan "tevvâb" kelimesi tevbe işini çok çok yapan anlamında aşırılık ifâde eden ism-i fâildir. Yüce Allah'ın bir ismi, bir sıfatı olarak "et-Tevvâb" ise itaata yönelerek Allah'a dönen kişinin istediği bağışlanmayı kabul edip, o tevbekâr kulunu huzuruna alan ve onu affeden anlamındadır. Bu itibarla tevbe, kul hakkında günahlardan dönmeyi, yüce Rabb'imiz hakkında da cezalandırmaktan dönmeyi ifade eder, yani kul Rabb'ine döner, Rabb'i de onun bu yönelişini kabul eder ve onu cezalandırmaktan vazgeçer. İşte bu mânâda "et-Tevvab" sıfatı, kulların tevbelerini her yönelişlerinde rahmet ve mağfiretiyle kabul eden demektir.

Bu anlam ile bağlantılı olarak ‘tevbe’ kula nispet edildiği zaman, geçici olan günah halini terk edip günah öncesi duruma, düzgün hale (salah haline/fıtrata) dönmek olur. Allah'ın kullarını bağışlamasıda, suçlarını affetmek şeklinde olduğu gibi mükellefiyetlerini hafifletmek ve kolaylaştırmakla da ortaya çıkar.

Allah (c.c) isimlerinden biri olan “Et-Tevvâb”, tevbe edenlerin tevbesini dâimâ kabul eden ve kendisine dönenlerin günahlarını affeden demektir. Allah Teâlâ’ya samîmî olarak, yürekten tevbe eden herkesin tevbesini Allah kabul eder.O, tevbe edenlerin tevbesini şu şekilde kabul eder: Önce onları tevbeye muvaffak kılar ve kalplerini tevbeye yöneltir. Onlar tevbe ettikten sonra da tevbelerini kabul eder ve hatâlarını affeder.[1]

Buna göre Allah Teâlâ’nın tevbeleri kabul etmesi iki merhalede olur: Birinci merhalede, kulunun kalbine tevbe düşüncesini ve kendisine yönelme arzusunu yerleştirir. Kul da tevbe eder ve günahlardan sıyrılmak, yaptıklarından pişmân olmak, bir daha onları işlememeye azmetmek ve sâlih amellere yönelmek gibi şartları yerine getirir.İkinci merhalede: Kulun tevbesini kabul eder ve ona icâbet eder, günahlarını bu tevbe ile siler. Şüphesiz ki, yürekten ve samîmî bir tevbe kendinden önceki günahları siler, yok eder.[2]

Tevvâb ism-i şerîfinin ince mânâları hakkında er-Râzî Hazretleri, şunları söyler: O, duâya karşılıksız vermekle, özür dilemeye, bağışlamakla; kendisine yönelmeyi kabul etmekle ve tevbeye, günahları affetmekle karşılık verir. Kul, isteklerle Allâh’a yöneldiğinde, Allah da kula istediğini vermekle yönelir.

Her Müslüman, mutlak mânâda Allah’dan başka günahları bağışlayan kimse olmadığına inanmalıdır. Kulun yaptığı tevbenin, sâdece kendi isteğiyle değil; Allâh’ın muvaffak kılmasıyla gerçekleştiğini bilmelidir. Hattâ kul, bu konuda Allâh’ın takdîrine göre hareket ettiğini ve yapmakta olduğu fiilin (tevbenin) Allâh’ın gücü ve kuvveti ile gerçekleştiğini bilmelidir. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti.”[3] Bu âyet kulun tevbe etme nedenini, öncelikle Allâh’ın kendisini tevbe etmede başarılı kılmasına bağlamaktadır. Dolayısıyla, Allâh’ın, günah yolundan dönüp itaate yönelmede başarılı kıldığı kimsenin, bunu kendinden bilmesi doğru değildir. Zîrâ kul, böyle bir şeye muktedir değildir.[4]

Kul, Allâh’ın râzı olmayacağı şekilde hayat sürerken, Allah Teâlâ, onun dikkat ve basîreti önüne, düşündürücü ve ibret verici hâdiseler sevkeder. Allâh’ın öyle kulları vardır ki, onların gönülleri ufacık bir kıvılcımdan alev alır. Öyle kulları da vardır ki, onların gönülleri taş kesilmiştir. Soğuk mermerler üzerine kıvılcım değil, kürekle ateş dökülse yine yanmaz. Birçok gönüller de demir gibidir, ateşi görünce biraz yumuşar, kısa bir zaman sonra yine eski hâlini alır. Onun için sık sık Kur’ân’ın nasihatlerini dinlemeğe ihtiyaç vardır. Her kim ki, dikkat çekici hâdiselerden ibret alıp da, Allâh’a karşı özür dilerse, Allah (c.c), fazlı keremiyle onun özrünü ve tevbesini kabûl eder. Eder de, gadabından rahmet ve mağfiretine dönüverir. [5]

Tevbe, yapılan işin çirkinliğini, kötülüğünü kalbinde hissedip, ondan tiksinerek vazgeçmektir. Yapılan hata, mala, cana zarar veriyor, insanlara karşı ayıp oluyor diye terk ediliyor ise bu, tevbe değildir. Hasta ettiğinden, dokunduğundan dolayı mesela içkiyi terk etmek veya gücü yetmediği için bir günahı işlememek tevbe sayılmaz. Tevbede esas olan haram bilincidir. Her çeşit ibadette niyetin Allah rızası için olması şarttır. Tevbe ibadeti için de bu şart geçerlidir. Bir şeyi Allah haram kıldı diye o işten Allah için vazgeçmek tevbedir. Tevbe, Rabbinin yasaklarını çiğneyip yahut emirlerine karşı gelip, düşülen hatayı terk etmek, Allah’a dönmek, O’nun affını ve bağışlamasını beklemek, o hataya bir daha dönmemektir.

Tevbe, yalnızca yapılan bir hatadan pişmanlık duyup, Allah’tan af dileme değil, aynı zamanda sürekli dua ve istiğfar ederek temizlenme gayretidir. Allah’a müracaat ve O’na dönme kulluğudur. Bu bakımdan Kur’an mü’minlere ‘hep beraber tevbe edin’ (Nur, 31) diyerek, bu yönelişi haber veriyor.

Kurtubî şöyle diyor: Mağfiret dilemek, gerçekleşmesi gereken bir taabbüddür, (ibadettir-kulluktur), yapılması gerekir. Günahların bağışlanması gerçekleşsin diye değil, aksine taabbüd olmak üzere yapılmalıdır.Çünkü O, tevbeleri çok kabul edindir.” Tesbih edenlere, mağfiret dileyenlere, tevbe etmeyi nasîb eder, onlara merhamet buyurur ve tevbelerini kabul eder. Peygamber (s.a.v) mâsum olduğu halde, mağfiret dilemekle emrolunduğuna göre, ya başkaları hakkında ne düşünülür![6]

Tevbe kapısının her zaman açık olduğunu Efendimiz (s.a.v) şu hadisi şerifde bize ne güzel müjde vermiştir. Ebu Saîd Hudrî'den (r.a.) rivayet edildiğine göre: Allah'ın Peygamber'i (a.s.) şöyle buyurdu: "Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı ki doksan dokuz insan öldürmüştü. Bu zat, yeryüzü insanlarının en âliminin kim olduğunu sordu. Kendisine bir rahip gösterildi. O da rahibe gelerek kendisinin doksan dokuz kişi öldürdüğünü ve tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sordu. Rahip: Hayır, edilmez diye cevap verdi. Bu cevap üzerine katil o rahibi de öldürdü. Bununla sayıyı yüze tamamladı. Sonra yine yeryüzü halkının en âlimini sordu. Âlim bir kimse gösterildi. Onun yanına gelince: Bu adam yüz tane insan öldürmüştür. Acaba Onun için bir tevbe yolu var mıdır? dedi. O: Evet vardır, insan ile tevbesi arasına kim girebilir? Sen filan yere git. Çünkü orada Allah'a ibadet etmekte olan bir takım insanlar vardır. Sen de onlarla beraber Allah'a ibadet et ve sakın bir daha kendi memleketine dönme. Çünkü orası kötü bir çevredir, dedi. Bunun üzerine adam gitti. Nihayet yolun yarısına vardığı zaman eceli geldi. Bu sefer rahmet melekleri ile azap melekleri çekişmeye başladılar: Rahmet melekleri: Bu adam tevbe ederek ve kalbi ile Allah'a yönelerek geldi dediler. Azap melekleri de: Bu adam hiç bir hayır işlememiştir dediler. Bu sırada insan kılığında başka bir melek geldi. Her iki taraf bu meleği aralarında hakem yaptılar. O melek: Şimdi siz buradan itibaren geldiği yer ile gideceği yerin mesafesini ölçün. Bulunduğu bu yer, hangisine daha yakın ise bu kimse oraya ait olur dedi. Melekler mesafeleri ölçtüler ve adamın gitmek istediği yere daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine onun ruhunu rahmet melekleri aldılar." (Sahih-i Müslim)[7]

Yine Ebu Hüreyre (Radıyallâhü anh) anlatıyor: "Resülüllah (Aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: "Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: "Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgârın önünde saçın, Allah'a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!"Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz'a emrederek: "Sende ondan ne varsa bana toplayıver!" dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. "Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?" diye Rabb Teâlâ sordu. "Senden korktuğum için ey Rabbim!" cevabını verdi. Allah Teâlâ hazretleri bu cevap üzerine onu affetti." (Müslim,)[8]

Hz. Mevlânâ (k.s), şöyle buyuruyor: “Tevbe üç kısımdır. Birincisi, tevbe-i âvam. İkincisi tevbe-i havas. Üçüncüsü tevbe-i ehass-ı havas’dır. Zunnûn hazretleri şöyle buyurdular: Avâmın tevbesi, zulmetten kurtulmak içindir. Havassın tevbesi, gafletten kurtulmak içindir. Ehass-ı Havass’ın ise, her şeyi Allah’tan bilip, her türlü yaptığı şeyden kendini yok saymak ve Allâh’ı müşâhede etmek içindir. Zîrâ, ehass-ı havas olan kimseler, hayrâtı, hasenâtı, ibâdetleri ve tâatleri kendilerinden bilmezler. Ve ortada kendilerini görmezler. Çünkü onların şuhûdundan nazar îtibâriyle, vücutlarını görmek ve bir şeyi kendilerinden bilmek büyük günahtır.

Ekmel-i Kâmil olanların tevbesi budur. Mâzî bunların katında zikrolunmaz. Ve gelecek zamâna nazar kılınmaz. Bulundukları zamanda ise, bir an olsun tevbeden geri kalmazlar. Bunlar ibn-i vakttirler. Yâni, vakte uyarlar. Geçmiş zamânın tevbesi ile meşgul olmak, zamânı zâyi etmektir, derler.Onlara göre aslında vaktin hükmü, bütün mâsivâdan tevbe edip, tâib olanın vücûdundan da tevbe etmesidir. Hâl böyle olunca, fâni olanların duâsı ve tevbe ederek Allâh’a yönelmeleri, ebrâr olanların tevbesi gibi değildir. Zîrâ kendini akıllı olarak gören ve tevbeyi kendinden bilenlerin bu zanları bile başlı başına bir günahtır. Onların vehimlerinden biri de kişinin yapmış olduğu hayır ve hasenâtı kendine mâletmesi ve sırf kendinden bilmesidir.[9]

“Mâzî ile mustakbele sarf eyleme ömrü
Hâl ehli için hiç biri maksûd değil.”[10]

İnsan her an hatâya düşebilir, günah işleyebilir veya bir vesveseye kapılabilir. Ancak, ne kadar büyük günah işlese, hatâ yapsa da, kendisi için mutlaka bir dönüş yolu vardır. Allah Teâlâ, samîmi olarak tevbe eden kulların tevbelerini kabûl eder ve onları bağışlar. Bu sebepten, ne kadar günahkâr olsa da, Allâh’ın rahmetinden ümidini kesmemeli, tevbesinin kabûlüne güvenmelidir. Hiçbir kimseyi de, ne olursa olsun, ümitsiz etme hakkı yoktur. “Şirk hâriç, Allah (c.c) bütün günahları affeder.”[11] “Allâh’ın rahmetinden ancak kâfir kavimler (milletler) ümit keserler.” Bu gerçekleri çok iyi bilmek durumundayız.Yine çok iyi bilmelidir ki, kulun tevbedeki sadâkati, samîmiyeti, terk ettiği, ihmâl ederek kaçırdığı farzları kazâ etmek, yaptığı haksızlıkları tâmir etmekle, telâfî etmekle anlaşılır.[12]

“Gel beri gel mâsivâdan uzlet et,
Bâdehü Mevlâ ile vâr sohbet et.”
Basmak istersen bisat-ı kurbete
Nefsine bas, iş bu yolda gayret et.”[13]

KAYNAKLAR

[1] Tefsîrus’s-Sa’dî, c.5, s.215

[2] el-Hakku’l-Vâdıhu’l-Mübîn, s.74: Said el-Kahtânî, s.101-102

[3] Tevbe,118

[4] Kurtubî, s.413

[5] Tatlısu, s.203

[6] Kurtubî, c.19, s.435; Nasr,3

[7] Buharî, Enbiya, 60/ 50;

[8] Buhârî, Tevhid 98/35,H. no. 7067,

[9] Minhâcul Fukara, s.217-218

[10] Lâ edrî

[11] Zümer,53

[12] Tatlısu, s.205

[13] N.Kübra, s.54

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

36102984