25 Temmuz 2021

‘İnsanlar geçmişi bugünün koşullarıyla okumaya eğilimlidirler. Her ne kadar günümüzden kaynaklanan soruları geçmişe sormanın tamamen meşru olduğunu düşünsem de, geçmişten edinilen cevapları bugüne ilişkin olarak okurken dikkatli olunması gerektiğine inanıyorum.’
Bernard LEWİS

 

Tarih, geçmişi ifade eder. Geçmişte yaşanan, geçmişte vuku bulan hadiseleri… Geçmiş vurgusu burada çok önemlidir. Çünkü geçmiş demek; andan, bugünden farklı koşullar, farklı neden-sonuç ilişkileri, farklı aktörler, farklı bir ‘dünya’nın varlığına işarettir. Yani bugünün şartları ile değerlendirmekte akim kalınacak bir kavram. Bunu kendimizden de idrak edebiliriz. Dün ile bugün arasında aynı olmayanızdır. Zaman kavramı ortaya çıkmış, dünün aynı koşulları ve aynı iklim ortamı dahi yaratılsa yine de dün bugün değildir. Biz, dünkü biz değilizdir. Hem fiziksel olarak hem de felsefi bir süreç olarak.

Meseleye bu açıklamalarla girişimizin elbette bir sebebi var. Özellikle tarihçi olmayan ama lisans döneminde hatrı sayılır ölçüde kaynak tarih eserleri okumuş bu satırların yazarı için, en azından temel tarih kıstaslarının neler olduğu hususunda kelam etmek çok da zor değildir. En azından isminin başında doçent unvanı bulunan bir tarihçiye, tarihe yaklaşımı hususunda yanlış bir değerlendirme yaptığını söyleyecek kadar mesûliyet sahibiyiz.

06.04.2016 tarihli ve ‘faturalarımızdan vergi vermek koşulu ile giderlerini karşıladığımız’ bir devlet televizyonunda yapılan Gündem Ötesi adlı program deyim yerindeyse bir bilimsel yöntemsizlik aynası görevini gördü. Bir bilim dalı olan tarihin, hiç olmayacak denli magazinel meselelere gark olunduğu bir programı izledik hepimiz.

Ama evvelâ programda kimlerin olduğundan bahis açmak lüzumu doğuyor. II. Abdülhamid’in torununu zaten değerlendirmeye almamıza gerek yok. Onun dedesi ile ilgili meselelerde fevri bir duruş sergilemesi bir nebze kabul edilebilir. Ancak akrabalık bağlarının tarihin büyük şahsiyetlerini idrak etme hususunda pek de bir işe yaramadığını da, geçmişte ve elan gördüğümüz örneklerden yola çıkarak, söylememiz zor olmasa gerek.

Ve gelelim stüdyodaki diğer iki ‘manken’e. İki manken; birisi ‘doçent’ ünvanlı ve birisi de eski bir haber spikeri. Ancak programa damgasını vuran elbette ne doçentin tarihçiliği, ne de spikerin işinin ehli olduğu idi. Bizlerin zihninde programa dair damga vuran şey futbol taraftarlığından hallice tarih sohbeti idi.

Şimdi ağır ağır programın içeriğine gelelim. En azından sloganların neler olduğunu ifade etmeye gayret edelim. Ama burada bir parantez açmamız elzem. Çünkü bu programa en fazla yarım saat dayanabildik. Bu nedenle genel olarak ilk yarım saatlik zaman dilimini kapsayan, ve bizleri kâh sinirden güldüren kâh derin bir sükûnete dahil eden birkaç anekdotu anlatacağız.

Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu’yu yaklaşık iki sene evvel Türk Ocağı’nda verdiği ‘Yeni Tarihçilik’ başlıklı sohbetten tanıyoruz. Hatta orada ifade ettiği şu cümlelere de önem vermiştik: ‘Türkiye’de alışık olduğumuz tarih yazıcılığı ürünleri olan tarih eserlerinin neredeyse her cümlesi kesin hükümler içeren noktalı cümlelerden müteşekkildir. Tarihçilerimiz yargıçlar gibi çalışmaktadırlar.’ Bu ifadeye bilahare değineceğiz. Son cümle çok mühim! İşte tarihçi olduğuna inandığımız - ki bizim inanıp inanmadığımız da mühim değil, isminin başındaki doçent ünvanı bize söz bırakmaz – Erdoğdu, bizlere tarihe bakış hususunda pek de örnek olacak manzaralar sunmadı.

Öncelikle Mehmet Akif Ersoy’un ‘milli şair’ sayılamayacağına ilişkin görüşleri ve yine iyi bir şair olmadığı – buna tanıklar göstererek- yönündeki düşünceleri bizlere programda bilim mi yapılacağı yoksa popüler bir eğlence-magazin programı hüviyetinin mi ağır basacağı hususunda ipuçları sundu. Ancak bunları şahsi telakkiler olarak kabul ederek, öznellik ifade etmesi yönünden tarih bilimi ile bağdaştırmayacağız. Edebiyatçıların cevaben iki kelam söz söyleyeceklerini umuyoruz.

Bizleri programda asıl rahatsız eden şey; II. Abdülhamid, Mehmet Akif ve de İttihadçıların bir hipodromda yarış atı nevinden müsabakaya davet edilmeleri oldu. Mehmet Akif’in II. Abdülhamid hakkında yazdığı yergi yüklü ve bizim de katılmadığımız bir şiiri üzerinden II. Abdülhamid ile yarıştırılması, iki önemli tarihi şahsiyetin, iki önemli aktörün birbiriyle hakkaniyetsizce karşı karşıya getirilmesi tarihçiliğin sanıyoruz ki temel kıstaslarıyla pek de bağdaşmıyor. Tarihçilikten de öte bu hareketi ahlaklı görmediğimizi belirtmemiz gerekir. Manken hanımefendinin, güya, Akif’i savunmak adına –Ki Akif’in savunulmaya ihtiyacı yoktur. Tarihe mâl olmuş şahsiyetiyle bunları göğüsleyebilecek bir isimdir.- fakirlikten uzun mesafelere dahi yürüyerek gidip geldiği yönündeki gereksiz sözlerine Erdoğdu’nun ‘ne yapalım yani’ gibi yakışıksız bir ifade kullanması insanı çığrından çıkarmak için kâfiydi. Bizler de manken hanımefendinin ucuz fakirlik edebiyatı hamlesine itibar edecek değiliz elbette ama Erdoğdu’nun ‘ne yapalım yani’si, alelade bir isme yöneltilmemiş saygısızca bir ifadedir. Daha doğrusu üslupsuzluk, insanlık adına hoş karşılanmayacak bir tepkidir.

Tarihçi ünvanlı Erdoğdu’nun özellikle II. Abdülhamid’in hal edilmesini popülist ve ekmek getirir türden bir ifade ile Yahudilerin II. Abdülhamid husumetine bağlı olarak en önemli etken olarak varolduğunu ifade etme çabası, bizler ile Erdoğdu’nun çok çok farklı bir kaynak okuması farklılığına düştüğünün de göstergesi doğrusu. Ancak bizler o küçük okumalarımızla dahi, tarihimizde önemli bir yeri olan bu hadisenin salt Yahudi faaliyeti merkezli bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde açıklanmasına müsaade edemiyoruz. Zaten tarih birtakım nedenler ve buna bağlı sonuçların ortaya çıktığı bir süreçtir. Aksi; sığ ve avamî bir söylemi ifade eder. İnsanın merkezde olduğu hiçbir hadisenin de tek bir nedene dayandırılamayacağını düşünüyoruz. Lisans dönemimizde aldığımız psikoloji ağırlıklı dersler de bizi bu sonuca götürüyor.

Programa damgasını vuran ve esasında birçok insanı sinir buhranlarına sokan bir diyalogdan da bahsetmeden edemeyeceğiz. Erdoğdu’nun bir konu içerisinde manken hanımefendiye ‘’İttihadçı gibi düşünüyorsunuz’ şeklindeki – ona göre bu bir itham, belki de tahkir – ifadesinin manken hanımefendi tarafından defalarca tekrarlanan ‘teessüf ederim’ ile karşılanması; izleyenler, tarihe bir bütün olarak bakan ve Türk milletine faydası, hizmeti olmuş her insana büyük bir saygı ile yaklaşan aklıselim sahipleri tarafından aynı ‘teessüfle’ karşılanmıştır. Elbette nezaketimiz gereği bunun küçük bir teessüf ile karşılandığını ifade ediyoruz. Yoksa sosyal medyayı program boyunca takip edenler çok daha ağır sıklet yorumlarla karşılaşabilirlerdi.

Bizim yarım saatlik dilimine tahammül edebildiğimiz programın, asabiyetimize bağlı aklımıza gelmeyen anekdotları dışında, programı sonuna kadar izleme işkencesine katlanan dostlarımızın ifadesi ile daha birçok aynı minvalde basit, sığ, avamî ve popülist söylemin program boyunca fezaya savrulduğunu öğreniyoruz.

Bernard Lewis’nin yazımızın en başına konumlandırdığımız sözleri esasında bugüne dair iyi bir ders niteliği taşıyor. Her dönemi, her hadiseyi bulunduğu şartları gözönünde bulundurarak yorumlamak ve tarihi vesikaları bütüncül ve objektifliklikle tasnif ederek değerlendirmek esası bizim zihnimizde esas tarihçilik olarak yerini alıyor. Özellikle tarihi şahsiyetlerin, bugünün siyasi ve sosyal iklimine bağlı olarak ve popüler olmak gayesi ile güreşe tutturulması son derece gayriahlaki bir tutumdur. Tarihi şahsiyetlerin ne topyekûn iyi ne tamamiyle kötü olduğunu ifade etmekse ayrı bir facia. Evvelâ tarihin insanlar tarafından inşâ edildiğini, karşımızda insan olduğunu anlarsak düşebileceğimiz cehalet çukurundan da kurtulmuş oluruz. Bu sebeple Prof. Dr. Halil İnalcık’ın şu sözleri ile bir tarih tanımı yapmak faydalı olacaktır. Yatak odası efsaneleri ve mahalle arası dedikodularından öte tarihin nasıl yapılması gerektiğini vurgulayan bir söz:

‘Tarih; müşahhas, zaman ve mekanı olan hakikatleri inceler, bu da ancak belge ile yapılır.’

 

 

 

 

 

 

Bu yazarın diğer makaleleri