25 Temmuz 2021

İnsanın, sâdece insanın değil, tüm mükevvenâtın yaradılışının ana gâyesi; Allâh’a kulluktur=Allâh’a ibâdettir. Kimi isteyerek, kimi istemeyerek, bâzısı severek, bâzısı zorla, ama mutlaka Allâh’a kulluk=ibâdet etmektedir. İnsanların ve cinlerin yaratılış gâyesi ibâdettir. Atomdan yıldıza, zerreden kürreye kadar her şey Allâh’a hamd, tesbih ve senâ ile ibâdet etmektedir.

İbâdeti, dar anlamıyla sâdece belirli şekillere uyma ve bir takım merâsimleri yerine getirme olarak görmenin anlamı yoktur. Şu husus son derece önemlidir: Allah’dan başka bağlanılan her şey mâbud, Allah’dan başkasına her nev’î bağlanma da ibâdettir.

Âyet-i celîlede şöyle buyrulur:

            “Ben, cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât,51/56)

Bu kısacık satırlar birçok anlam ve maksadların ufuklarını açmaktadır önümüze. Bütün bu anlamlar, hayâtın üzerine kurulduğu temel taş olan büyük gerçeğin içinde gizlidir.

Bu gerçeklerden birincisi şudurx: Âyette belirtildiği gibi, cinlerin ve insanların yaratılışı belli bir gâyeye mebnîdir. Bu gâye bir vazîfe hâlinde ortaya çıkmaktadır. O vazîfeyi îfâ eden, varlığın gâyesini tahakkuk ettirmiş olur. Yerine getirmeyen veya aksatan ise, varlığının gâyesini yitirmiş ve başıboş kalmış olur. Artık onun hayâtı maksatlı bir hayat olmaktan uzaktır. Asıl mânâsını yitirmiştir. Asıl kıymetini kazandığı yüce hedeften mahrum olur. O sâyede varlıklar âlemine dâhil olduğu ana kâideden kopmuş, mutlak bir boşluğa yuvarlanmıştır. Bu durum kendisini, neş’et ettiği ana kâideye bağlayıp bekâsını sağlayan mevcûdat kânunundan uzaklaşanların her zaman başına gelir.

İnsanları ve cinleri varlık kânunlarıyla bağlantılı kılan bu belirli vazîfe Allâh’a ibâdettir. Veya kulluktur. Ortada bir kul bir Rab olacaktır. Kul, kulluk edecek; Rab ise kendisine kulluk edilecektir. Ve kulun hayâtı ancak bu değerlendirmeler dâhilinde yön kazanabilir.

Öyleyse bu büyük gerçeğin ikinci şıkkı ortaya çıkmış oluyor. Ve görülüyor ki, ibâdetin ifâde ettiği mânâ belirli hareketleri yapmanın ötesinde daha geniş ve kapsamlıdır. Cinler ve insanlar bütün hayatlarını belirli hareketleri yerine getirerek geçirmezler. Ve Allah Teâlâ onları böyle bir şeyle sorumlu kılmaz. Aksine Cenâb-ı Hak kullarına hayatlarının büyük kısmını için alan başka faaliyetler yükler. Biz, her ne kadar cinlerin sorumlu oldukları faaliyet şekillerini bilmemekte isek de insandan istenen faaliyet tarzını Kur'ân-ı Kerîm’deki Allâh’ın kelâmından öğrenmekteyiz:

            “Bir zaman Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım” demişti…” (Bakara,2/30)

Şu halde insan denen varlıktan yapması istenilen amel, yeryüzünde Allâh’ın hilâfeti vazîfesidir. Bu ise yeryüzünün îmârı, yeryüzündeki kuvvet ve enerji noktalarını, ham madde kaynaklarını bilip keşfederek onları hayâtın gelişip ilerlemesi için kullanıp, ilâhî irâdenin tahakkukunu sağlamak gibi değişik faaliyet tarzlarını ihtivâ eder.

Ayrıca, Allâh’ın yeryüzünde halîfesi olmak, gene) kâinat kânunları ile âhenkli olan Allah (c.c) nizâmının meydana gelmesi için yeryüzünde Allâh’ın şeraitini hâkim kılmak demektir.

Buradan ortaya çıkıyor ki, ibâdetin mânâsı doğrudan doğruya insanın varlığının gâyesini teşkil etmektedir. Şöyle de diyebiliriz: İbâdetin mânâsı insanın ilk yapması gereken vazîfeleridir. Dolayısıyla ibâdet belirli hareketlerden çok daha geniş ve şümullüdür. Kat’iyyetle bilmek gerekir ki, ibâdet ederken içinde hilâfet vazîfesi de bulunmaktadır. Ve bu durumda gerçek ibâdet belli başlı iki bölüme ayrılmaktadır.

Önce Allâh’a kulluğun mânâsını ruhlarda yerleştirmek gerekir. Yâni şuurlara şuuru kesin olarak artırmak ki, ortada bir kul ve bir de Rab vardır. Kul kulluk eder, Rabb’e ise ibâdet edilir. Bunun ötesinde hiçbir şey yoktur. Ve yeryüzünde bu durumdan ve değerlendirmeden öte hiçbir hareket kalmaz. Mevcûdâtta bir ibâdet eden bir de ibâdet edilen vardır. İbâdet edilen Rab tekdir. Geriye kalan her şey ve herkes O’nun kuludur.

İbâdet vicdânda yer eden her harekette, organlarla yapılan her fiilde ve hayatta atılan her adımda Allâh’a yönelmektir. Doğrudan doğruya Allâh’a yönelmek, başka tür bütün duygulardan sıyrılıp Allâh’a ibâdetin dışında hiçbir mânâ peşinde koşmamaktır.

Böylece iki şıkkıyla ancak ibâdetin gerçek mânâsı tahakkuk eder. Ve o zaman hareketlerle ameller, amellerle yeryüzün îmârı, yeryüzünün îmârıyla Allah yolunda cihâd aynı olur… Allah yolunda cihâd mihnetlere dayanmak ve Allâh’ın takdîrine rızâ göstermek hep birer ibâdettir ve hepsiyle de Allâh’ın cinleri ve insanları yaratmış olduğu ana vazîfe tahakkuk eder. Her şey Allâh’a kulluk şeklinde ortaya çıkan genel kâinat kânunlarına bağlanır.

İşte o zaman insanoğlu yeryüzünde yaşarken bilir ki; kendisi orada Allah tarafından verilen bir görevi yerine getirmektedir. Bu dünyâya o görevi yapmak için belirli bir müddet dâhilinde gelmiştir. Hayâtındaki tek hedefi Allâh’a itâat ve ibâdettir. Bunun ötesinde başka bir hedefi bulunmamaktadır. Yaptıklarımızın mukâbili olarak önce kendi iç dünyâsında bir güven, huzûr ve emniyet hisseder. Allâh’ın rızâsından duyduğu sevinç ile birlikte öbür dünyâda nîmet, kerem ve büyük ihsanlara nâil olur.

Ve işte o zaman kişi gerçek mânâda Allâh’a koşmuş olur. Yeryüzünün baskılarından, aldatıcı duygularından, engelleyici câzibelerinden kurtulur. Bu kaçışla birlikte gerçek mânâda hürriyetine de ulaşmış olur. Yüklerin ve ağırlıkların altından kurtulur. Kendisini Allâh’a adar. Ve kâinat içerisinde Allâh’ın bir kulu olarak yerini alır. Allah (c.c) onu kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır. O ise, yaratıldığı vazîfeyi yerine getirmiş ve varlığının gâyesini tahakkuk ettirmiştir.

İbâdet mefhûmunun rûhlarda yer etmesinin sonucu olarak kişinin yeryüzünün hilâfeti vazîfesini yüklenmesi, mükellefiyetlerini omuzlaması, en son verimini elde edecek dereceye gelmesi gerekir. Bunun yanı sıra elde ettiği sonuçtaki kendi payını bir kenara bırakarak şöhretin ve şânın her türlü câzibe ve aldatıcılığından gönlünü uzaklaştırıp kurtarması gerekir. Çünkü o hilâfet vazîfesini ve elde ettiği neticeleri kendi şahsı için veya mahsûl elde etmek için yapmış değildir. Sırf kulluk vazîfesini yerine getirmek ve Allâh’a yönelmek için yapmıştır.

İbâdet mefhûmunun gerekli kıldığı hususlardan birisi de yapılan amellerin ruhlarda yer eden değerinin o amellerin neticesine göre değil de sâikine göre olmasıdır. Netice nasıl olursa olsun insan hiçbir zaman için neticelere bağlı değildir. O yaptığı hareketleri yaparken ibâdet görevini îfâ etmektedir. Ve elde edeceği karşılık yaptığı amelin neticesine göre değil, edâ ettiği ibâdete göredir.

Böyle olunca ibâdetler, vazîfeler ve ameller karşısında insanın durumu bütünüyle değişir. O zaman ibâdetlerde, hareket ve amellerde gizlenen asıl mânâya bakar. Bu gizli mânâ tahakkuk edince onun vazîfesi bilmiş ve hedefe varmış demektir. Bundan sonra netice (sonuç) nasıl çıkarsa çıksın, bu neticenin onun defterinde yeri yoktur. Hesâbını ona göre yapmaz. Ve onu ilgilendirmez de. Çünkü bundan sonrası Allâh’ın takdîr ve meşiyyetine bağlıdır. Kendisinden istenen niyet ve çabadır. Gerisi ilâhî takdîr ve meşiyyete mâtufdur.

İnsan, kalbini hareket ve çabalarını neticesinden çekip kurtarınca, kendi payına düşeni aldığını o hareket ve çabaların asıl sâhibindeki ibâdet mefhûmunun yerine geldiğini kabul ederek mükâfatını garantileyip nasibine düşeni aldığını hissedince, kalbinde hiçbir arzu ve ihtirâsa yer kalmaz. Dünyâ hayâtının geçici eşyâlarına karşı üşüşüp kelbler gibi koşuşmaz. Bir yandan hilâfet vazîfesini ve onun mükellefiyetlerini yerine getirmek için en son çaba ve gücünü harcarken öte yandan da elini ve gönlünü bu yeryüzünün değerlerinden çıkar, çabalarının sonucuna bağlı olmaktan kurtarır. Çünkü bu neticeler sırf netice (sonuç) elde etmek ve şahıslara ün sağlamak için değil, ibâdet mefhûmunun gereğini yerine getirmek için yapılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm, bu hissi besleyerek daha da güçlendiriyor. Ve insan duygusunu cimrilikten, rızık peşinde koşup her şeyi unutmaktan uzaklaştırıyor. Zîrâ rızık zâten garanti altındadır. Allah onu kullarına temin etmiştir. Verdiği rızkın mukâbilinde tabiî olarak onlardan kendisini doyurmalarını veya rızıklandırmalarını istemiş değildir. Kullarına verdiği malı muhtaçlara dağıtmayı, yoksullara pay ayırmayı emrederken karşılığında onlardan bir şey istememektedir:

“Onlardan bir rızık istemem. Beni doyurmalarını da istemem. Şüphesiz ki rızıklandıran da, güç ve kuvvet sâhibi olan da Allâh’dır.”

Şu halde mü’min bir şeyi yaparken veya hilâfet vazîfesini îfâ için çaba sarfederken rızık elde etmek gibi bir ihtirâsa sâhib değildir. Bunun aksine gâyesi en son çaba ve gücün sarfedilmesiyle gerçekleşecek olan ibâdet mefhûmunun gereğidir. Bu durumda insanın kalbi, yapılan hareketlerin ve sarfedilen çabaların neticesine bağlı olmaktan kurtulup o hareketlerdeki ibâdet mefhûmunun gereğinin yapılması gibi üstün bir prensibe bağlanır. Bu yüce duygu ise ancak bu yüce İslâm düşüncesinin gölgesi altında filizlenebilir.

Eğer bugün beşeriyet bu duyguları anlayamıyor ve onlardaki hazzı tadamıyorsa, bu onların İslâm hayâtını (ilk müslüman nesillerin yaşadığı gibi) Kur'ân’ın gölgesinde yaşamamalarından ileri gelmektedir. Hayat prensiplerini Kur'ân gibi yüce bir anayasadan almamalarından dolayıdır.

İnsan o noktaya yükselirse… İbâdet noktasına… Ubûdiyyet ufkuna… Ve o noktada karar kılarsa, rûhu yüce bir gâyeyi gerçekleştirmek için basit vâsıtalara başvurma âdiliğinden kurtulur. İsterse bu gâye Allah dâvâsını muzaffer kılmak ve Allâh’ın sözünü üstün kılmak gibi en üstün bir gâye olsun. Çünkü basit vâsıta ve hasis menfaatler ibâdet gibi yüce ve temiz bir duygunun bütün anlamını siler götürür. Bir taraftan da mü’min, gâyeye ulaşmak ile mükellef değildir. Maksâdı sonuç almak değil, kendi vazifesini yapmak ve yaparken de ibâdet vazîfesini yerine getirmektir.

Gâyelere gelince, bu Allâh’a havâle edilmiştir. Allah (c.c) neticeyi dilediği bir ölçü uyarınca gerçekleştirir. Allâh’a giden yolda neticeye ulaşmak ihtirâsıyla sakat vâsıta ve metodlara başvurmanın gereği yoktur. Zâten Allâh’a ibâdet eden mü’minin hesâbında böyle bir şeyin de yeri bulunmaz.

Hem ibâdet eden kul her zaman zihin rahatlığı içerisinde, rûhî huzur ve vicdânî emniyet dâhilindedir. İster yaptığının sonucunu görsün, ister görmesin. İster kendisinin tahmin etiği gibi çıksın, ister tahminlerinin aksine çıksın. Netice îtibâriyle o vazîfesini yapmış, işini bitirmiş, mükâfatını garanti etmiştir. Zîrâ ibâdet mefhûmunun gereğini yerine getirerek rahatlamıştır. Bundan sonra olacaklar onun vazifesinin hudûdu hâricindedir. Zîrâ bilmektedir ki, kendisi bir kuldur. Dolayısıyla istek ve arzularında kul olmanın hudûdunu aşamaz. Ve yine bilmektedir ki, Allah Zülcelâl, âlemlerin Rabbidir. Bunun için Allah Teâlâ’ya has olan işlerden hiç birisine burnunu sokmaz. Bir hudud dâhilinde girer ve orada karar kılar. Allah ondan memnûn olur, o da Rabbinden hoşnûd.

Ve böylece “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” meâlindeki şu kısacık âyetin yerleştirdiği o akıllara durduracak derecede büyük gerçeğin bir yanı tecellî etmiş oluyor. Doğrusu vicdanlarda gerçek mânâda yer ettiği takdirde, bu biricik âyetin bütünüyle yeryüzündeki hayâtın çehresini değiştirmesi mümkündür. (İbn Kesir, c.13, s.7497: Fî Zılâl, c.14, s.74-79: Zâriyat,51/56)

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden