Güncel Yazılar

Dil, edebiyât ve târih, bir milletin en değerli hazîneleridir. Târihini bilmeyen millet, hâfızasını (belleğini) kaybetmiş insan gibidir; ne yapmış olduğunu, ne yapması gerektiğini, dostunu, düşmanını bilemez. Dil ve edebiyâtı, o milletin târîhi mâcerâsını, dünyâ görüşünü, hayâta bakışını ve değerlendirişini gösterir. Demek ki, bu üç konu vatan kadar değerlidir. “Türklerin en değerli hazînesi Türkçedir” dersek, pek farkına, bilincine varılmayan bir gerçeği ifâde etmiş oluruz.

“Osmanlıca”, Türkçe’nin, İslâm Dîni’ne girişimizden başlayarak 1000 yıl boyunca kullandığımız, Kur’ân yazısı ile yazılmış olan, dünyâ görüşümüzü ifâde ettiğimiz, edebiyâtını geliştirdiğimiz safhasıdır. Bu 1000 yıl (900-1900) bütün dünyâ târihinin en mühim zaman dilimidir. Günümüzdeki milletlerin şekillenmesi, bu yüzyıllarda olanların sonucunda böyle olmuştur.

Anadolu’da, çürümüş (yanlış olarak Bizans denilen) Rûm varlığının yerinde yepyeni bir medeniyetin âbidelerini diken, bu topraklara hayât soluğu üfleyen Selçuklular, en parlak çağlarını Alâeddîn Keykubat zamânında yaşadılar. Araya giren Mongol istilâsından (1243-1308) sonra, temelleri batı Eskişehir’de, Karacahisâr’da 1289 yılında Osman Gâzi adına okunan ilk Cuma Hutbesi ile atılmış olan Pek Yüce Osmanlı Devleti (Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniyye) zamânında, insanlar, Yeryüzündeki en üstün medeniyetin temsîlcileri oldular: Meselâ, Orhan Gâzi (1326-1360) devrinde cemiyet iyi düzenlenmişti, adâlet tam yerleşmişti, hayât seviyesi o kadar iyi idi ki Müslümanlar zekât verebilecekleri fakîr bulamıyorlardı. (Neşrî, Kitâb-ı Cihân-Nümâ, Ankara, TTK yayını, 1949, c.I, s. 186).

Aynı çağlarda, Latin harflerini kullanan Avrupa’da ise durum şöyleydi : “Caddeler ve evler, insan ve hayvan pisliğiyle iğrenç bir durumdaydı. Krallardan halka kadar, pis, bitli Hristiyanlar, yaralarla dolu ve hastalıklarla perişandılar.” {Robert J. Scrutton, Nature’s Way to Nutrition and Vibrant Health (California:1977) p. 17.} İnsanlar, toprağa bağlı, ‘köle’ gibi bir duruma getirilmişlerdi; toprak, sâhip değiştirdiğinde, üzerinde yaşayan insanlar da, çiftlik hayvanı imişler gibi, sâhip değiştiriyorlardı! Feodal düzende, evlenen kız, ilk gecesini kocasıyla değil, Feodal Lordla geçiriyordu. Bu, kanundu; Latincesi : jus primae noctis (ilk gece hakkı).

Yine Batı için karanlık Ortaçağ’da akıl tutulması da vardı: Öğretim, manastırlarda yapılırdı (kolejler, Haçlılar İslâm dünyâsında medreseleri gördükten sonra Avrupa’da ortaya çıkmıştır). Manastırın birinde, ‘atın kaç dişi olduğu’ tartışılırken; râhibler, “Aristo’nun şu kitabında şöyle, bu kitabında böyle” derken, manastıra yeni girdiği için zihni henüz ‘formatlanmamış’ genç “gidip atın dişlerini kendimiz saysak” diyecek olmuş, “Aristo saymış, sen kim oluyorsun tekrar sayacak” denilerek koğulmuştu. Olay, ‘Atın Dişleri’ diye ünlüdür.

Mîlâdî onaltıcı yüzyıla “Türk Yüzyılı” denir. Avrupa’nın ortalarına kadar bölgede, kuzey Afrika’nın en büyük kısmında ve Orta Afrika’ya kadar olan bölgede, Anadolu, Kafkasya, Kırım, Âzerbaycan, Irak, Sûriye, Arabistanı içine alan coğrafyada hâkimiyet kurmuş, adâletle iş gören, raiyyet’in refah ve âsâyiş içinde yaşamasına odaklanmış olan Devlet-i ‘Aliyye-i Osmâniyye, İrân’da hüküm süren, Türklerin yönetimindeki Safevî Devleti ve Hindistan’daki Türk Bâbür Devleti çağın en büyük devletleriydi.  

Zitvatorok Andlaşmasına (1606) kadar, Avrupa’daki kralların hepsi, Osmanlı sadrâzamına denk sayılıyordu, Osmanlı Pâdişâhı bütün hükümdarlardan daha yüksek kabûl ediliyordu. Sonra, devrân döndü, Onbeşinci Yüzyıl sonlarında başlamış olan yeni keşif yollarının bulunmasıyla, Dünyânın her tarafına yayılan Avrupa’lılar, gittikleri yerleri yurt edinmeyerek, sömürge yaparak zenginleştiler, sanayi inkılâbı ile yeni bir güç kazandılar. Ondokuzuncu yüzyılda artık, üstünlük Hristiyan dünyâsında idi.

Kıta Avrupa’sında Fransız kültürü hâkimdi, Sömürgelerinde güneş batmayan İngiltere İmparatorluğu ise diğer yerlerde hâkimdi. Eski İngiliz sömürgelerinde, trafiğin, günümüzde bile İngiltere’deki gibi soldan akışı, bu olayın uzantısıdır. Sömürgeciliğe erken başlamış olan Portekiz ve İspanya, bu hâkimiyetini, Hollanda, Fransa ve İngiltere’ye kaptırdı. Almanya, bu işte yaya kaldı denilebilir. Rus emperyalizmi biraz farklıdır.

Ondokuzuncu yüzyılda Avrupa’da Fransız kültürü öylesine hâkim ve yaygındı ki, çarlık Rusya’sının başkenti Saint Petersburg’da bile, sarayda rusça değil, fransızca konuşuluyordu! Bütün milletlerarası yazışmalarda, diplomasi dili, -İngiltere dışında- fransızca idi. Pek tabiî olarak, ayakta kalma, yenilenme, çağı yakalama çabasındaki Osmanlı da bu kültür basıncından etkilenecekti, nitekim öyle de oldu. Tanzîmât (1839), İslâhât (1856) ve Meşrûtiyet (1908) bu kültür istilâsının kilometre taşlarıdır. Son devir ise, bu anlayışın devâmı, hareketin hızlandırılmış ve köktenci şeklidir.

Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, Osmanlı ‘münevver’lerinin (aydınlarının) çoğu için ; “Fransızca bilmeyen eşek idi!”; Batı karşısındaki aşağılık duygusu bu dereceye ulaşmıştı (Avrupa’nın çürümüşlüğü, ‘insanın kayboluşu’, ‘eşyânın insandan daha değerli oluşu’ ‘Batı Avrupa’da dünyâya gelen her üç çocuktan ikisinin babasının belirsiz olduğu’ gibi ‘çağdaş’ konular henüz zuhûr etmemişti).

Kâşgar’lı Mahmûd’un, DÎvân-ı Lügâtit Türk’ü onbirinci yüzyılda (1070 lerde) yazdığı kabûl edilir. Orada, sayılarla ilgili bilgiler arasında, on, yüz, bin ve tümen (onbin) kelimeleri vardır. Târihten de biliyoruz ki, bu tümen kelimesi kullanılmıştır, sözlükteki ölü bir kelime değildir. Meselâ, son Gök Ordu (Altın Ordu) Hânı Toktamış’a karşı ayaklanan Nogay, bir Tümen Beyi idi; buyruğunda 10 000 atlı vardı. (Bu beyin buyruğundaki Türklere de başlarındakinden ötürü ‘Nogay’ denirdi; Osman Bey’in buyruğundakilere ‘Osmanlı’ denilmesi gibi).

Hâlbuki, aynı çağlarda değil, günümüzde bile, Fransızca 80 demek isterseniz, ‘seksen’ diyemezsiniz, o dilde öyle bir kelime YOKTUR; dört yirmi (katr ven) dersiniz. Bağımsız, ayrı olarak ‘seksen’ kelimesi yoktur! Demek ki, Fransızcanın teşekkülü, meydana gelme safhasında, Frenk çoban seksen domuzu saymağa zihin gücü yetmediği için, hayvanları yirmişer yirmişer dört öbeğe ayırmış, öyle saymış! Bunun başka türlü bir açıklaması olabilir mi? 90 demek için, 4 yirmiye 10 eklenir; olur katr ven diz (dört yirmi on)!

Osmanlı aydınına hâkim olan bu şaşkınlık, devâm etti gitti. Kültür İstilâsı öylesine etkili oldu ki bu anlayış içinde yetiştirilenler, kendi değerlerimize soğuk, hattâ yabancı kimseler oldular. Öyle ki; “Devlet eliyle dünyânın en komik insan tipini kim yetiştirebilir?” konulu milletlerarası bir yarışma yapılsaydı, herhâlde şampiyon biz olurduk. Günümüzde, Saygıdeğer M. Şevket Eygi Beyefendi’nin, çok isâbetli olarak ‘fitnevizyon’ dediği kanallarda, çağdaş varakpârelerde boy gösterenler, ahkâm kesenler, bu ‘imâlât’ın başarılı ürünleridir. Birkaç örnek analım:

*Çağdaş, ünlü bir yazar, çok satılan bir gazetede aynen şöyle buyurmuştu :        “Bu iktidarın kapalı alanlarda sigara içme yasağı esasında sigaraya değildir. Alkollü içecekleri yasaklamak istiyorlar. Çünkü meyhanelerde sigara içilmeden içki içilmez, bunlar alkolü yasaklayamadıkları için sigarayı yasaklıyorlar. Madem öyle, o zaman neden camilerde sigara içmeyi yasaklamıyorlar?”

** Saygıdeğer Yavuz Bülent Bâkiler Beyefendi bir üniversitede öğrencilere Mehmed Âkif’i ve Safahât’ı anlatıyormuş. Dinleyiciler arasında, öğretim üyeleri de varmış. Yavuz Bey, meseleyi okumaya ve araştırmaya getirerek, konuşmasında kinâyeli ifâdelerle :

“Kur’ân-ı Kerîm’in ilk emri ‘okumayın’ olduğu için, Hz. Ali; ‘Bana bir harf öğretenin canına okurum, onu mahvederim’ dediği için okumuyor ve araştırmıyoruz, bu yüzden çok geri kalıyoruz.” demiş. Dinleyiciler arasındaki bir profesör Yavuz Bey’i odasına çay içmeğe dâvet etmiş. Çaylar içilirken Profesör heyecanla Yavuz Bey’i şöyle tebrîk etmiş :

Hocam, ağzınıza sağlık. Çok güzel konuştunuz, yıllardır Kur’ân’ın bizi geri bıraktığını anlatmaktan yorulduk, siz çok güzel özetlediniz.” Elindeki çay bardağı yere düşen Yavuz Beyefendi hemen profesörü susturmuş:

“Aman hocam ne yapıyorsunuz, ben orada bu sözleri kinâyeli olarak söyledim; aksine, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk emri ‘oku!’ dur. ‘Müslümanlar bu emre uysalardı, bugün bu hâllerde olmazdık’ demek istedim. Hz. Ali’ye gelince; Ali Efendimiz, ‘Bana bir harf öğretenin kölesi olurum’ demiştir.” diyerek profesöre vedâ etmiş.

‘Böyle’ yetiştirilmiş ‘aydın’lardan, değerli mîrâsımız Osmanlıca’ya sâhip çıkmaları beklenebilir mi? Onlara, Shakespeare’i okuyup anlamayan İngiliz aydını olmadığını, Voltaire’i okuyamayan Fransız aydını, Goethe’yi bilmeyen Alman aydını olmadığını, bizim de kendi klasik şâirlerimizi, müelliflerimizi bilmemiz gerektiğini anlatmağa kalkarsanız, karşınızda otel kâtibi seviyesi ve mantığını bulursunuz. Meşhûr hikâyedir: bir yazar otele gitmiş. Otel kâtibi, müşteri ile ilgili bilgileri yazarken, sıra, mesleğe gelmiş. Müşteri, ‘yazar’ olduğunu söylemiş. Kâtip, anlamamış; “yâni neyle geçinirsiz?” demiş. “Kalemimle” cevâbını alınca da, meslek hânesine “Kalem tüccarı” diye yazmış.

Bu büyük eksikliği ve ihtiyâcı görenler, Osmanlıca öğrenmek isteyen öğrenciler için seçmeli ders olmasını uygun görmüşler. Yâni, kimse kimseyi Osmanlıca öğrenmeye zorlamıyor; isteyen öğrenci, o dersi seçecek. Buna karşı olmanın, karşı çıkmanın akılla bir ilgisi olabilir mi? Karşı çıkabilmek için, işte örneklerini verdiğimiz, Kültür İstilâsının imâlât tezgâhından geçmiş, ‘başarılı ürün’ olmak gerekir. Hele, “öğrenme” çağındaki, “öğrenmeğe”, “bilmeye” odaklanmış olması gereken lise öğrencilerinden bâzılarının, Osmanlıcanın “öğrenilme”sine karşı yürüyüş yapmış olmaları ne hâle getirilmiş olmamızı çok güzel anlatmaktadır.

 

 

 

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

32439205