Hikaye

 

 

 

 

Necdet EKİCİ

 

Çukurova denince, sarı sıcak gelir akla. Bir de alabildiğine uzanan gelin süzülüşlü ayçiçeği tarlaları… Mısır, yeşil bir denizdir Çukurova topraklarında. Ovaları süsleyen pamuk tarlaları kare karedir. Gözleriniz, ak benekler serpilmiş o yeşil karelerin derinliklerinde erir. Tarlalarda ırgatlar görürsünüz. Güneşi tepesinde saklayan, sıra sıra ırgatlar… Şalvarlı, başları poşulu, gün esmeri insanlar… Çalışmaktan topukları yarılmış, dudakları çatlamış, yalın ayak, kavruk çocuklar… Bakırlaşan çehreleri çile dolu, kahır dolu erkekler… Gönülleri gurbet, gözleri hasret olan, al yazmalı analar… Çocukluğunu bile yaşamadan, Çukurova topraklarına savrulan parmakları kınalı Elifler, elleri nasırlı Mehmetler… Efkârın diğer adı sıladır buralarda. Hasretin öteki yüzü gurbet… Gün olur, her tarladan bir sıla türküsü yükselir; yanık bir bozlak dökülür gönüllere:

“Alageyik gibi boyun sallarsın,

Kement atıp yollarımı bağlarsın,

Bana derler: ‘Niçin gülmez ağlarsın?’

Mevla’m gül dememiş, nasıl güleyim?”

Gün olur karanlığın kalbine düşen dolunayla aydınlanır geceler…

Çadırlardan kanatlanan bir ağıtla söner yıldızların efkârı.

Güneş, bir portakal sarısıdır Amanosların ucunda

Gün doğanda kelebekçe serilmiş yamalı çadırlar görürsünüz. Kurt yemiş gibi delik delik paslı leçe taşları çıkar önünüze. Yaprakları bile oynamayan kuşburnu çalıları hızla akar gerilere doğru. Murt, çakırdikeni, pembe zakkumlar küme kümedir. Çok geçmeden üstünde sivrisineklerin uçuştuğu, ılık pis su göleklerine değer ayaklarınız. Çürümüş saz kokuları gelir burnunuza. Kara trenin sesi gece duyulur. Hep sıla konuşulur ardından. Kara tren, veda demektir. Kara tren, dağları birbirine kavuşturan yanık bir türkü demektir. Bazen yâre sallanan gül oyalı bir mendil; bazen selam götüren bir telli turna demektir.

Düşlerinizi viranelerin yasçısı baykuşlar böler. Al kanatlı Azrail’e teslim bir bebek ağlamasıyla delinir karanlıklar. Bir alıç ağacına konmuş bakla kırı bir atmacanın çığlığı ile ürperir güneş. En sihirli sözcük “paydos”; özlenen saat akşam alacasıdır. Sivrisinek, artık hayatın bir parçasıdır. Akşam serinliği, sevgilinin gül nefesidir. Testilerde soğutulmuş kuyu suyu billurlaşır, âb-ı hayat olur.

İhtişamlı çehresiyle Toprakkale tam karşıda durur. Adana, Osmaniye, İskenderun asfaltı sıcakta sevişen karayılanlar misali etrafını sarmaş dolaş kuşatmıştır. Güneşin ilk günaydını yeşil Nur Dağları’ndan doğar; Toroslarda eskiyen bir güne el sallar.

* * *

Nihayet öğle paydosu olunca başları poşulu pamuk ırgatları, çadırlara doğru yorgun adımlarla ilerlediler. Güneşin rengini yalayıp yuttuğu, akça çadırlarına... Çadır sığınak, çadır ana, çadır kucaktır… Eller, ekmekten önce haral parçası sarılı toprak testilerde soğutulmuş kuyu suyuna uzanacak. Sonra bir parça yufka ekmek, içine birkaç bölük çökelek… Belki yanında bir baş kuru soğan... Allah ne verdiyse… Ardından yarım saat de olsa yırtık, yamalı çadır gölgelerinde bir kedi gibi kıvrılıp istirahat edilecek.

Yüzü gün esmeri, kıvırcık kumral saçlı çocuk, omzunda taşıdığı kütlü pamuk çuvalını öfkeyle fırlattı yere. Sonra hırsını alamayıp bir tekme savurdu. Pamuklar saçıldı orta yere. Hâlbuki sabahtan beri o çuvalı doldurmak için elleri parçalanan, parmaklarının ucuna kan oturan kendisi değil miydi? Kimse fark etmedi olanları. Herkesten önce geldi çadırlara. Yorgun olduğu hâlde oturmadı. Dinlenmek istediği hâlde uzanmadı. Acıkmıştı ama yemedi. Sadece bir tas su içti. Kimseye haber vermeden erkenden ayrıldı çadırlardan. Gideceği yeri annesine dahi söylememişti. Söylese gönderir miydi hiç?

Çocuk aşağılara indi. Az sonra da omuzlarına kadar yükselen pamukların arasında gözden kayboldu. Güneş bir mızrak gibi tepesindeydi. Havada ise bir kartal daireler çiziyordu. Elini kaşına siper edip sulu gözlerle baktı güneşe. Başı döndü, midesi bulandı. Sonra uzaktan siyah bir çizgi gibi gözüken asfalta baktı. Asfalt umut demekti. Babasına giden yol demekti. Bir damla tebessüm düştü gözlerine. Sıcaktan adım atacak hâli yoktu. Yorulmuştu. Acıktığını hissetti. Yeni kazılmış bir hendeğin içine girip, yalnız başına oturdu. Hendek serindi. Sırtını henüz darbız olan duvarına dayadı. Ömer’di bu. Kara Hacer’in oğlu Ömer…

Huzursuzdu. Dolu doluydu.

Gün boyu kimseyle konuşmamıştı. Annesiyle bile… Şüphesiz şimdi kendini arıyordu. Omuz silkti “Arasın.” dedi.

Yalnız kalmak istiyordu; yalnız kalmak ve düşünmek… Neydi kendini buralara getiren? Herkesten uzaklaştıran, yalnızlaştıran? İçinde taşıdığı isyanın, öfkenin sebebi ne idi? İhtiyar babasının pamuk tarlasında bir öfkeyle anasını boşaması, sonra da yorganını sırtlayarak başını alıp gitmesi miydi? Ağlamak istiyordu. Belki de ağlamak için buralardaydı. Derin bir iç geçirdi. İki damla alev süzüldü yanaklarına.

Babası yoktu artık. Geriden gelirken boynuna sarıldığı, kucağına oturup dünyanın sorusunu sorduğu, bazen güreş tutup her defasında yıktığı babası yoktu. Mahsustan tütün tabakasını sakladığı, benzinli çakmağını arattığı, bir teklik koparmadan vermediği babası yoktu. Kendine kuş lastiği çatalı yapan, bulduğu bıldırcın, ibibik yuvalarını bir sır gibi kulağına fısıldayan, “Oğlumu geceleri sivrisinek yemesin!” diye sabaha kadar nöbet tutan, başucunda çalı çırpı yakan babası artık yoktu.

Babalar, haftada bir alış veriş için ilçe pazarına giderdi. Ekmek, zeytin, peynir, karpuz alır, heybelerini omuzlarına atar öyle dönerlerdi. Her çocuğun bir isteği olurdu babasından. Sonra sabredemezler, hep birlikte ta asfalta kadar iner, umutla babalarının yollarını gözlerlerdi. En sevdiği karşılama töreniydi bu Ömer’in. Dün, yine bir karşılama günüydü. Biliyordu yoktu babası. Olmamasına rağmen, arkadaşlarının ısrarına dayanamayıp o da düşmüştü yola. Herkes sevinçle babasına koşarken, bir o kalmıştı orta yerde! Nasıl da zoruna gitmişti ya! Arkadaşları onu çoktan unutmuştu. En arkada gözleri yaşlı, yapayalnız kaldığını kim nereden bilecekti? Herkesin babası, oğullarının elinden tutmuş güle oynaya giderken, o en arkada yapayalnızdı: Mahzun, sessiz, gözleri yaşlı… “Niçin gittin baba? Neden terk ettin bizi baba? Annemi niçin boşadın baba?” dedi.

Ağladı, ağladı...

Ömer, oturduğu hendeğin içinden doğruldu. Az ilerdeki gün ılığı pis su göleğine gitti. Susamıştı. Üstünde yeşil, karasinekler uçuşuyordu. Elini yüzünü yıkadı. Köpüklü yosunları iki eliyle öteye itip bir avuç su aldı. Bir yudum içti. Su, ılık ve milelliydi. Sonra mercimek büyüklüğünde siyah çomça kurbağa yavruları gördü. Avucundaki suyu tiksinerek geri döktü. Üzerinde “Derby” yazılı, içi fırın gibi yanan kara lastik ayakkabılarını çıkardı. Kirden iki renk olmuş ayaklarını ovarak yıkadı. Ayakkabısının birini suyla doldurup, gün kırığı kumral kıvırcık saçlarına döktü. Serinledi sanki. Güneşten burnu ve yanakları pul pul soyulmuştu. Gözlerinin içi acı biber kaçmış gibi yanıyordu. Asfalta yeniden baktı. Gözü kesmedi. Açlıktan bayılacak gibiydi. Tekrar eski yerine varıp oturdu. Hendek serindi. Yanaklarını iki avucunun içine aldı. Toprakkale’ye baktı. Yüksek bir tepeye çakılı, kartal yuvası gibiydi. Şimdi tam karşısındaydı. Yine o yazıyı gördü. Kalenin kirli duvarına beyaz harflerle koca koca yazılmıştı. Nasıl yazmışlardı acaba? Heceleyerek sökmeye çalıştı:

-Aaa… tam… Atam. ii…ziin…dee…yiz: İzindeyiz! Atam izindeyiz!

Dudakları tebessümle gerildi. Onu da sökmüştü işte! Okuyordu artık! Hem de okula gitmeden, kitap yüzü görmeden! Bulduğu gazete parçalarına baka baka, ondan bundan sora sora! Ah bir de anası “Hadi!” deseydi. “Hadi oğlum! Gidip seni okula yazdıralım!” Dünyalar kendinin olurdu. Ondan sonra ver elini Dörtyol, ver elini İskenderun! Sahiden der miydi anası? Demezdi elbet! Bu konu açılmaya görsün, her seferinde “Okumayandan ne hayır gördüm ki, okuyandan da onu göreyim!” diye söze başlamaz mıydı?

Umut, Kafdağı; umut, geceydi!

Geçen gün, petrol istasyonunda tanıştığı Reşat öğretmeni hatırladı. Reşat öğretmen, nasıl da hayret etmişti ya, Ömer’in hiç okul yüzü görmeden, okumayı gazete kâğıtlarına baka baka, ondan bundan sora sora söktüğünü öğrenince. “İnanamıyorum!” demişti. Gülümsemiş, başını okşamış, alnından öpmüştü. “Okumalısın Ömer!” demişti. “Sen mutlaka okumalısın! Gurur duydum seninle!” Yazarmış kendi. Öyle söyledi. Bir de kitap hediye etmişti kendisine. “Öğrencilerimde Yaşarım.” “Ömer’e…” diye yazmıştı iç sayfasına. Koltuğunda kitap, o akşam, çadırlara uçarak dönmüştü. Ne yazık ki gözlerinde nice dolunaylarla dönen Ömer’in sevinci, çadırlarda aysız, yıldızsız bir geceyle sönmüştü.

Babası da yoktu şimdi. Ömer, gözlerini uzaklara çevirdi; geceleri bütün yıldızların yere indiği, gündüzleri incecik fabrika dumanların tüttüğü şehre… Uzun uzun baktı. Şehir başkaymış. Hep öyle anlatırlardı. Yiyeceği içeceği bolmuş. Ekmeği bile bir başkaymış. Orda olsa her gün somun yerdi şüphesiz. Pamuk şeker alırdı. Sonra cici-bici, külahta dondurma… Uçurtmalar uçururdu mavi gökyüzüne karşı. İpini çekerdi böyle böyle. Harçlığına şalgam alırdı. Adını duymuş fakat hiç içmemişti. Nasıldı acaba? Acı diyorlardı tadına. Acı su… Güldü. Simit satardı, yük olmazdı kimseye. Belki oraların sıcağı, sivrisineği de yoktu. Kaçsa gitse miydi acaba? Hayır hayır! Önce babasını arayıp bulmalıydı. Sonra onu ikna edip birlikte gitmeliydiler. Gözlerini pamuk tarlalarına çevirdi. Şehir ve tarla… Asfalt ve hendek, somun ve bazlama, kuyu ve çeşme suyu, elektrik ve lamba, sıcak ve gölge, okul ve çadır!

“Doğru,” dedi. “Önce babamı bulmalıyım,”

Yüzü perde perde soldu.

Yine o kavgayı hatırladı. O son kavgayı… Zaten kavga etmedikleri gün mü vardı? Bıkmıştı artık! İhtiyardı babası. Nedense annesi hiç dinlemez, takmazdı onu. Hep tartışır dururlardı. Bir gün değil, beş gün değil. İşte ne olduysa o son kavgadan sonra olmuştu.

Annesi, “Bizim çadırın olduğu yer ıssız! Biz de çadırımızı öbür geçeye kurak.” dedi. Annesinin “öbür geçe” dediği yer, karşı cephede düzlük bir alandı. Bütün çadırlar aynı yerde ve yan yanaydı. Sadece kendilerinin çadırı beri geçede ve tekti. Bu yüzden sakin ve ıssız sayılırdı. Babası niçin onlardan ayrı olarak böyle bir yeri tercih etmişti, Ömer bilmiyordu.

Annesi ısrarlıydı:

- Geceleri ıpıssız kalıyoruz orta yerde. Hastalansan bir tas su isteyeceğin kimse yok. Ne bu böyle elden ayrı… Biz de çadırımızı onların yanına kurak!

Babası inatla reddediyordu:

-Yok! Olmaz!

-Benim canım sıkılıyor burada! Konuşacak kimse yok!

-Vay vay vay! Herifin avradının canı sıkılıyormuş(!) Sen hengâme arıyon!

-He, hengâme arıyom! Gene başladın dırdır konuşmaya!

-Başlaması yok, sevmiyorum o deyyuslara yakın olmayı!

-Sevdiğin var mı? Kimin yanına gitsem, kiminle konuşsam, onun düşmanı oluyorsun(!)

Babası iki elini diğer ırgatlardan yana çevirip, istemeyerek sesini yükseltmişti:

 -Ne var orada? Ne sokuluyorsun onların koltuğuna? Akrabamız değil, memleketlimiz değil!

-Seyirsiz tanrı canını ala! Gene öküzün altında buzağı aramaya başladın(!)

-Avrat, avrat! Şu yazının yüzünde el-âleme rezil olmayak! Beni kötü kötü söyletme!

-Hani sen el erkekleri gibi misin? Elinden bir iş güç gelmez. Hazır lokma olsa yersin. Güç bela buraya getirdik; şimdi de burada başladın çenesizliğe! Nedir benim senden çektiğim?

-Ben bu yaştan sonra kendime boynuzlu dedirtmem! Gitmeyeceksin, kurmayacağım onların yanına çadırı, işte o kadar!

Anası, iki elini yumruk yapıp beline koydu. Gözleri fıldır fıldır babasına döndü. Çılgın bir kahkaha attı. Herkes onlara bakıyordu.

-Komşular duyduk duymadık demeyin, bizim herif bundan sonra kendine boynuzlu dedirttirmeyecekmiş! Söylen hele söylen, ben ne oluyorum?

Babasının dudakları titriyordu. Kan çökmüştü yüzüne. O sırada kendinin anlayamadığı bir şeyler daha konuştular.

Babasının gözleri çakmak çakmak olmuştu. Anası ne söylemişti de böyle olmuştu bilmiyordu.

-Avrat, dedi yeniden babası. “Avrat sus! Elimden bir kaza çıkacak, sus!”

-Yok! Susmam!

-Tek kelime daha konuşursan boşarım seni!

-Boşa! Konuşurum, gene konuşurum! Erkek dediğin avradına oynaş bulmaz! Ya çeker boşar ya çeker vurur!

Babasının iki karaçalıyı andıran gür kaşları havaya kalkmış; göğsü körük gibi şişip iniyordu. Irgatlardan nedense kimse karışmıyordu. Herkes yerinde taş kesilmiş, onların kavgalarını seyrediyordu. Babası aniden yerdeki keskin tahrayı eline aldı. Annesine dönüp haykırdı:

-Kim erkek?

Annesi, babasının gözlerindeki dehşeti görmüştü. Herkes görmüştü. Geri geri çekildi. Çekilirken ayağı takılıp yıkıldı. Babasının sağ eli havaya kalktı. Tahra elinde, tir tir titriyordu. İşte o anda ihtiyar bir adam koşarak geldi:

-Dur Memmed Ağa, dur! Deli olma, dur! Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır!

Tahra hâlâ babamın elinde ve havadaydı. Adam devam etti:

-Öldürüp de ne geçecek eline? O mezara, sen bu yaşında mahpushaneye!

İşte o an sarılmıştı babasının bacaklarına. Deliler gibi ağlamış, yalvarmıştı: “Öldürme annemi!” demişti. “Ne olur öldürme! Sonra ben annesiz ne yaparım?” Babası da bir kendine, bir ihtiyar adama bakmıştı. Gevşemişti kolları. Tahra elinden yavaşça yere düşmüştü. Düşmüştü ama sonunda da var gücüyle haykırmıştı:

-Komşular, duyduk duymadık demeyin! Benim Hacer adlı karım, bundan böyle üçten dokuza kadar boştur, boştur, boştur!

Şişiklerin Cuma diye bilinen ihtiyar bir adam, “Sus!” diye ağzına çökmüştü babasının fakat yetişememişti. Herkes babasının pamuk tarlasında üç kez yankılanıp sönen boğuk sesiyle dona kalmıştı.

-Valla avradı boşadı adam, dedi biri öteden. Annesinin sesi yeniden yankılandı:

-Onda öldürecek yürek ne gezsin! Gücü ancak zavallı bir kadına tahra çekmeye yeter! Ne demişler: “El sözüne uyan adam avrat boşar, aklına güvenen yiğit dağları aşar.” Ben ona layık mıyım kele? Çok şükür, kurtuldum senden! “Öküzümüz öldü, kağnımız sindi!”

Duydukları, Ömer’in yabancısı olduğu, çözemediği sözlerdi. Ne demekti “boşamak?” “Boynuz taktırmam” ne demek? Babasının “onlar” dediği kimdi? Sahi erkek de kim? Ne erkeği?

Bütün bunları sormuştu bir gün Cuma amcasına. “Ne bileyim?” demişti o da kötü kötü. “Babanın ihtiyar, ananın genç olması herhalde?” Aynen böyle söylemişti. Ama ne demekti bu?

Sonrasını biliyordu: Sırtlamıştı yorganını düşmüştü yola babası. Kimse “Gitme!” dememişti, önüne geçmemişlerdi babasının. Yalın ayak, saatlerce arkasından koşmuş, deliler gibi yalvarmıştı. “Bizi bırakma baba!” demişti. Dinlememişti babası. Dönüp bakmamıştı bile yüzüne. Sonunda diz çöküp kala kalmıştı orta bir yerde. Bir çadırlara, bir babasına bakmış, ağlamış ağlamıştı.”

***

Ömer’in göz kapaklarında ılık bir ağırlık… Öyle yorgundu ki bıraksalar hiç kalkmadan tam iki gün uyuyabilirdi. Her şey, bir su bardağının ardındaymışçasına titrek, yalpalı ve bulanıktı. Irgatlar, pamuk toplamaya çoktan başlamış olmalıydılar. Annesi, kendini merak ediyor muydu acaba?

Babasının gittiği yeri duymuştu Ömer. Asfaltın öte geçesinde Tüysüz köyü vardı. İki kilometre ya çeker ya çekmezdi. Orada bir portakal bahçesine bekçi durduğunu duymuştu. Arayıp bulacaktı babasını. Ona gittiğini ya annesi duyarsa? Duyarsa duysundu! Artık kendini bir daha göremeyecekti! Kararını vermişti; babasını da alıp gidecekti buralardan. Gerekirse yalvaracaktı ona: “Ben okumak istiyorum baba!” diyecekti. “Beni bırakma. Birlikte gidelim şehre. Hem çalışır hem okurum! Simit satarım!” İkna edebilir miydi acaba?

Geceleri yıldız yıldız yanan, rüyalarını süsleyen, uykularını bölen şehir…

     ***

Ömer, kalkmak istedi fakat aynı ılık ağırlık, göz kapaklarına yeniden düştü:

“...Ömer, asfalta doğru hızla koşuyordu. “Babacığım!” diyecekti varınca. “Canım babacığım!” Seni çok özledim. Görür görmez boynuna sarılacak, kırçıl sakallarının yanaklarına batmasına aldırmadan doyasıya öpecekti. Acı ot, acı tütün kokan ılık nefes, babasından başkasının olamazdı. Belki de babası, kendini görünce yine kötü kötü gülecek, “Burayı da nereden buldun ula!” diyecek, ardından da yaman bir güreş tutacak. Önce omzuna çıkaracak, sonra da köksüz bir kütük gibi mahsustan sırt üstü devrilecekti. Şüphesiz yine o melun öksürüğü tutacak; “Öldürecek, öldürecek bu kâfir çor beni” diyecek. Yeleğinin cebinden aceleyle buruşuk bir kâğıt para çıkarıp uzatacak: “Al şunu da tez bir tütün al gel! Bir cuvara dolamazsam geçmez bu illet.” diyecekti. Ardımdan da seslenecek: “Artanı da senin olsun ha!”

Daha neler neler anlatacaktı babasına: “Sen gittin gideli hep seni düşünüyorum; her gece senin için dua ediyorum babacığım!”diyecekti. Annesinin her gün ona beddua ettiğini, kendine kötü şeyler söylediğini ve geceleri hep sessiz sessiz ağladığını söylemeyecekti babasına. Biliyordu ki o çok üzülürdü. Belki de ağlardı. Hayır, babası ağlasın istemiyordu!

Kulağına usulca bir şey diyecekti.

Ömer, taş duvarı atlayarak bahçeye geçti. İleride tahta bir baraka gözüküyordu. Tahta barakanın önünde ise koca bir dut ağacı… Ağacın gölgesinde ikiye dürülmüş bir yorgan… Babasının yorganı olduğunu tanıdı. Üzerinde ağzı kapalı bir tütün tabakası duruyordu. Babası yoktu ortalıkta. Yatağın ibiğine oturdu. Tabakayı açtı. Boştu içi. Sadece birkaç buruşuk sigara kâğıdından başka bir şey yoktu. Demek tütünü bitmişti babasının. Hiç dayanamazdı tütünsüzlüğe. Tabakayı burnuna götürüp kokladı. Babası gibi kokuyordu. Acaba bütün babalar, böyle acı tütün mü kokardı? Bir hışırtı, bir ses duydu ilerden. Baktı göremedi. Yanıldığını düşündü. Çok geçmeden aynı sesi yeniden duydu. Bir dal silkelendi. Bu defa gördü. Babasıydı bu. Dalı silkelenen ağacının gölgesinde namaz kılıyordu. Arkası kendine dönük, ayakta olmasına rağmen dizleri hafifçe bükük… Sevinçle ayağa kalktı. Namazı bitirmesine tahammül edemedi. İki kolunu yana açıp koştu ona:

-Baba! Ben geldim! Oğlun geldi! Ömer’in geldi!

- ?

-Buldum işte seni! Bir bilsen seni ne çok özledim!

- ?

Ayağının dibindeki o koca taşlar ne idi ya? Hayır namaz kılmıyordu babası. Ömer’in kolları yavaşça yana düştü. Gördüğü manzara korkunçtu. Önce irkildi. Geri geri çekildi. Gözlerine inanamıyordu. Bütün sevinçlerini yuttu, hayallerini yuttu. Başına dağlar düştü. Tabaka fırladı elinden, kâğıtlar uçuştu. Babasının bütün vücudu kasılıyor, toparlanıyor, gevşiyordu. Ömer dehşet içinde bağırdı:

-Asmışlar! Babamı asmışlar! Babacığımı asmışlar!”

***

Güçlü, nasırlı, esmer bir el, Ömer’i omzundan tutup şiddetle sarstı. Ömer, gözlerini iri iri açtı. Boş boş baktı etrafına. Ayıkamadı. Göz kapakları yeniden düştü. Aynı güçlü el, ikinci kez sarstı. Çocuk, gözlerini yeniden açtı. Korkulu ve ürkekti. Kan oturmuş gözlerle süzdü etrafını. Henüz hendeğin içindeydi. Sonra omzundaki nasırlı, iri eli fark etti. Başında bekleyen iri kütleye baktı aşağıdan yukarı. Şalvarlı, kasketli bir adamdı. Toparlandı.

-Uyandırdım galiba, dedi adam. “Bağırdın. Neyi asmışlar?”

Ömer, yutkundu, konuşamadı. Yuttu. Bütün hayallerini, bütün özlemlerini yuttu. Acı sütleğen kokuları kaldı genzinde. Güneşi bir göğüs soludu. Gördüğü rüyanın hâlâ dehşeti içinde sırtından soğuk bir ter boşandı. Ürperdi.

-Babam… dedi. “Babamı gördünüz mü?”

-Baban kim?  

Ömer, cevap veremedi.

-Gel, dedi adam. Bileğinden tutup kaldırdı. “Rüya görüyordun herhalde? Korkmuşsun sen! Baban yok buralarda. Hendek kazıyoruz şurada. Su iç, bir şeyler ye.”

Yürüdüler.

Ömer, asfalta, sonra uzaktaki şehre son kez baktı.

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16513734