İnanç ve Akıl

İmam Mâturîdî’ye Göre Fati̇ha Sûresi̇ Işığında İnsan - Allah İlişkisi

Yrd. Doç. Dr. Naci KULA
ESOGÜ İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Öğretim Üyesi

Mezhepler tarihi açısından bakıldığında itikadi mezhebler arasında yer alan Mâturîdîliğin kurucusu olan Ebu Mansur Muhammed B. Mahmud el Mâturîdî (862/944) birçok açıdan üzerinde durulacak olan âlimlerdendir. Biz bu tebliğde İmam Mâturîdî’ nin önemli eserlerinden olan Te’vilâtu’l-Kur’an isimli eserinde yer alan Fatiha Sûresi’nin tefsiri ışığında insan-Allah ilişkisi üzerinde durulacağız. Bu konu üzerinde durmamızın en önemli nedeni, her gün beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha Sûresi’ndeki insan-Allah ilişkisinin temellendirilişinin doğru bir şekilde bilinmesinin, kılınan namazın huşu içinde kılınmasına ve sonrasında da Fatiha suresindeki İnsan-Allah ilişkisinin günlük hayatımıza olumlu yansımalarına vesile olacağının düşünülmesidir.

İmam Mâturîdî tefsirinde, Peygamberimiz’den rivayet edilen sûre ile ilgili kudsî bir hadiste; Allah’ın, Fatiha sûresi’nin “Elhamdullillah”dan “Maliki yevmi’d-din” kısmına kadar olan 3 ayetinin kendine ait olduğunu; “ihdina”dan başlayan ve sonuna kadar devam eden ayetlerin ise kuluna ait olduğunu buyurduğunu[1] belirterek, sûre’nin ilk kısmının Allah’ı tanıma açısından, diğer kısmının da kulun Allah’la ilişkisi açısından önemine dikkatimizi çekmektedir. Bu nedenle İmam Mâturîdî’nin değindiği insan-Allah ilişkisine dair hususları iki ana başlık altında ele almak mümkündür.

Birincisi; İnsan-Allah ilişkisinin temelini oluşturacak olan Allah Tasavvuru: İmam Mâturîdî, Allah’ın kendine has olan “Allah” ve “Rahman” isimleri üzerinde durarak “O’na Hamd etmenin”ve “Allah’ın din Günü’nün sahibi” oluşunun oluşturacağı Allah tasavvurunun önemine dikkat çeker.

İkincisi; İnsanın sahip olması gereken Allah Tasavvuru çerçevesinde kendisinin Allah’la ilişki biçimi: “Sadece O’na kulluk etme ve O’ndan yardım isteme” ile ilişkinin temeli olacak olan “İstikamet üzere olma” temennisinin anlam ve önemini vurgulamaktadır.

Doğru Bir Allah Tasavvuru Açısından Fatiha Suresi

İnsanın, kendisine, yaratıcısına, diğer insanlara ve tabiata yaklaşımını şekillendirecek olan ‘Allah tasavvuru’ son derece önemlidir. Cahiliye dönemi Arapları Allah’ı, insanla doğrudan ilişki içinde olmayan, uzaklarda ve bu nedenle de putların kendisine ortaklık ettiği bir varlık olarak tasavvur etmekte; hayatlarını da bu inanca göre sürdürmekteydiler. İslam akaidinde ise Allah, isimleri, sıfatları ile bilinen ve insanlara şah damarından daha yakın olan; dua ettiklerinde dualarına icabet eden bir ilahtır.[2]

Bu nedenle Fatiha Sûresi’nde Allah kendisini nasıl tanıtmaktadır? sorusuna verilecek olan cevap, insanın oluşturması gereken Allah tasavvuruna yardımcı olabilecektir.

İmam Mâturîdî, öncelikle Fatiha Sûresi’nde Allah’ın kendisinden bahsederken sadece kendine ait olan ve bir başka varlığın bu isimlerden birisinin manasına sahip olması ya da bunları kendi kendine kazanması mümkün olmayan ALLAH ve RAHMAN isimlerine, “âlemlerin Rabbi”, “Hamd’in O’na mahsus” ve “O’nun, Din Gününün sahibi” oluşuna dikkatimizi çeker.

Allah’ın “Rahman” isminin O’nun rahmetini anlamamıza imkân sağlayan bir yönü olduğuna dikkat çekerek, kurtuluşa eren herkesin necatının ve mutluğunun bu rahmetle mümkün olduğunu; bütün tehlikelerden de aynı rahmetle korunulduğunu belirtir.

“Rahman ve Rahim olan (Allah)” ayetini açıklarken; Rahman ve Rahim isimlerinin “rahmet” kökünden türetilmiş iki isim olduklarını; “biri ötekinden daha ileri derecede olmak üzere ince, rakîk, yufka” şeklinde anlam verilerek nakledildiğini bildirir. Ardından da bu naklin, biri diğerinden daha ileri derecede olmak üzere “latif” yani “nezaket ve merhametle muamele eden” manasını kastetmiş olması gerektiğini belirtir. İspatı konusunda ise Allah’ın isimleri arasında “Latif” kelimesinin olduğunu, ancak naslarda “rakîk” isminin zikredilmediğini; “Latif” kelimesinin vefakârlığa, şefkat ve merhamete delalet ederken, “rikkat” kelimesinin kalınlık ve yoğunluğun zıttı olarak bir şeyin ince oluşu manasına geldiğini söyler.

Rahman isminin zâtî, Rahîm isminin ise fiilî isim olduğunu; “Allah müminlere karşı rahîmdir” denilirken, “Allah, müminlere karşı rahmandır” veya “Kâfirlere rahîmdir” denilmediğinive bu iki ismin özünde yer alan Allah’ın rahmetinin bir tecellisinin de yaratıklarının birbirlerine gösterdikleri şefkat ve merhametin oluşumunu sağladığını ifade etmiştir.[3] Dolayısıyla Allah’ın rahmet özelliğinin, Allah tasavvurunda belirleyici bir özellik olarak karşımıza çıktığını ifade edebiliriz.

İmam Mâturîdî’ye göre Allah’ın isim ve sıfatları, akıl ve kıyasla bilinecek ve rastgele konuşulabilecek bir konu olmamakla birlikte, sıfatlarından soyutlanmış bir Allah düşünmek veya sıfatları zâtı ile aynı saymak ateizme götürücü sebep sayılmıştır.[4]

İmam Mâturîdî, “Âlem” isminin Allah’tan başka her varlığın adı olduğunu ve “Rab” isminin ise “rubûbiyet, seyyid (efendi) ve mâlik”anlamlarını da içerdiğini belirterek “Âlemlerin Rabbi olan Allah” ifadesinin hem bütün varlığın yaratıcısı ve onları yaşatıp geliştirmesine yönelik rubûbiyyetinde tek ve bir sahibi oluşuna[5] hem de varlığın değerinin “hamd” ile gerçekleştiğine işaret ettiğine de dikkatimizi çekmektedir.

Allah’a “hamd” etmenin, O’nun lütuflarını fark etmek ve zatına yakışmayacak şeylerden O’nu tenzih etme anlamına geldiğini belirterek Allah tasavvurunda hamd edilen bir Allah algısının önemini ortaya koymuştur.  

İmam Mâturîdî Fatiha Sûresi’nde Allah’ın kendine özgü ismiyle birlikte kendini övmesinin (“Hamd”in) kendi zatından kaynaklanan bir husus olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla insanların övgülerini kendilerine değil de O’na yönelterek Allah’ı hamd etmelerinin, insanları O’na yaklaştıracak bir özellik olduğunu; çünkü insanların bizzat değil, ancak Allah’ı övmek suretiyle ve Allah’ın lütfuyla övgüye layık konuma ulaştıklarını belirtmiştir. Kulun büyüklenmesine vesile olacak bir özelliğinin olmadığını; bütün insanların yaratılış ve sınava tâbi tutuluş açısından eşit olduklarını; içlerinden birinin ulaştığı bir üstünlük varsa buna Cenab-ı Hak sayesinde ulaştığını ve dolayısıyla böyle kimselerin görevlerinin, hemcinslerine karşı büyüklenmek değil, yüce Rabbini tenzih ve şükrünü eda edebilmek için O’na sığınmak olduğunu bildirir. Hatta Sure’nin başındaki “elhamdülillah” beyanının zımnen “elhamdülillah deyiniz” şeklinde bir emir olabileceğini de ifade etmektedir.

Hamd’i açıklarken:1. İbn Abbas’tan gelen “elhamdülillah, yaratıklarına olan lütufları sebebiyle şükür Allah’a mahsustur” rivayeti ile anlamlandırır. Bunun, elden gelen bütün imkânları kullanarak itaatkâr olmayı içerdiğini de ekler. 2. Hamd, Azîz ve Celîl olan Allah’a senâ, övgü, layık olduğu şekilde niteleme ve şanına yakışmayacak şeylerden tenzih etmedir. Nimetleri O’ndan bilmek; kullarına bulunduğu lütuf ve ikramlarda ortağının bulunmadığına kesinlikle hükmetmek gerekliliğini vurgular. Öte yandan, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez” mealindeki hadis gereğince insanlara teşekkür etmekle emrolunduğumuzuhatırlatır. Şükrün, yapılan iyiliğe mukabelede bulunmak; hamd (övgü)’in ise birini layık olduğu şeyle nitelemek demek olduğunu; bu sebeple de Hamd’in sadece Allah’a yönelik olmasının münasip görüldüğünü[6]; nimet her ne kadar başka vesilelerle ulaşsa da Hamd’in Allah’a ait olduğunu[7]belirterek insan-Allah ve insan-insan ilişkilerinin ayrımını ifade etmektedir.

Bu çerçeve içerisinde insanın hayatında oluşacak olan olumlu Allah tasavvuru, kişinin hayatla sağlam ve dış gerçeklik boyutuyla ilişki kurmasını sağlayan benlik duygusunun güçlenmesine; endişe ve kaygılardan kurtulmasına ve güven duygusunun gelişmesine; kendisi ve çevresiyle barışık bir kişi olmasına ve ruh sağlığını korumasına yardımcı olmaktadır.[8]

İmam Mâturîdî, Fatiha Sûresi’nde Allah’ın kendisini “Din Günü” yani ahiret gününün sahibi olarak nitelendirdiğini; ahiretin ise, zalimlerin boyun eğdiği ve Allah’ın gücü ve kudretinin idrak edildiği gün özelliğini taşıdığını ifade etmektedir.

“Mâliki yevmiddîn” ifadesinin,“amellere karşılık verilecek gün” olduğunu; bu konuda fikir birliğinin bulunduğunu ve “O Gün Allah amellerinin tam karşılığı olan cezalarını verecek”[9]ayetindeki din kavramının da aynı mânaya geldiğini belirtmektedir. Ayrıca, “Allah Teâlâ, vasıflandırılmaya layık olduğu bütün sıfatlara başkası sayesinde değil, bizzat layıktır. Bu sebeple, ‘Allah, ezelde yaratıcı, Rahîm, cömert ve işitendir; her şeyin Rabbi ve ilahıdır’ deriz, her ne kadar bu sıfatların konusunu oluşturan hususlar ezelde bulunmuyorsa da. Benzer şekilde, sözü edilen gün henüz gelmemiş olsa da bugünden ‘O, ceza gününün Mâlik’idir’ buyurmuştur”[10]şeklindeki ifadeleriyle de Allah tasavvuruna katkıda bulunmaktadır.

Mâturîdî, Allah’ın mutlak kudretini kabul etmekle birlikte, Allah’ı, bu kudretini rastgele kullanan bir zorba gibi değil, bilgisi ve hikmetiyle ulûhiyete yaraşır şekilde kullanan bir varlık olarak algılamaktadır. Kullarına, güçlerinin üstünde teklifte bulunmayacağını ve yarattıklarında da bir hikmetin bulunduğunu; iyi ile kötünün bilinebilmesi, hilafet görevinin gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan kudret, irade ve eylem yapabilme yetilerinin verildiğini savunmaktadır. Bu savunuları onun, insana yakın ve insanı dikkate alan bir Allah tasavvuruna sahip olduğunu göstermektedir. İnsanın fiillerinin hem insana hem de Allah’a ait yönünün olduğunu; fiile yönelip seçmek ve onu yapmak insan işiyken, her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın ise insanın fiilinin yaratıcısı olduğunu belirtir.[11]

Allah tasavvurunda Allah’ın “Din Gününün Sahibi” olarak bilinmesi, insanın Allah inancını güçlendiren ve varlıklarla ilişkisini, ahireti dikkate alan bir tutumla gerçekleştiren ve adalet, merhamet değerleriyle birlikte görev ve sorumluluklarını idrak eden bir kişi olmasına katkı sağlayacaktır.

İnsan-Allah İlişkisinde İnsanın Allah’la İlişki Biçimi

Fatiha Sûresi’nde İnsan-Allah ilişkisinin ikinci boyutu olarak insanın Allah karşısında, O’nu nasıl tasavvur edeceği noktasından sonra O’nunla nasıl bir ilişki içinde olacağı yer almaktadır. Nitekim ilk Müslümanlar, Allah telakkisini en iyi şekilde kavradıklarından kendilerini, Allah’a rağmen bir özne olarak değil, Allah’ın yarattığı ve emaneti yüklenip, ona göre donatılmış bir özne olarak görerek ve Allah’tan razı olarak hayatın her alanında başarılı olmak için gayret sarf etmişlerdir. Allah ile bağlarını kesecek bir hürriyeteveya tembelliğe sürükleyecek cebrî düşüncelere değer vermemişlerdir.[12]

Bu nedenle İnsan Allah İlişkisini temellendirecek olan hususu İmam Mâturîdî, Fatiha Sûresi’nin tefsirinde daha önce zikrettiğimiz, Peygamberimiz’in hadisine atıfta bulunarak 3. ayetten sonrasını kulun Allah’la ilişkisini nasıl dile getirdiği üzerinde durarak yapmaya çalışır.

 “Yalnız sana kulluk ederiz” ayetinde iki mananın olabileceğini vurgulamaktadır. Bunlardan birincisinin tevhid olduğunu diğerinin ise Allah’a kulluğu ifade eden her türlü ta’at olduğunu belirtmektedir. Kulun bütün ibadetlerinde hiçbir kimseyi O’na ortak koşmadan kulluk görevini Allah’a has kılması için Allah’ı tek mâbud olarak tanıması gerektiğini; böylece hem ibadette hem de diğer bütün dinî davranışlarında tevhid ilkesini uygulamış olacağını bildirir. Bu tespitler ışığında İmam Mâturîdî, kulun Allah karşısında ümidini, korkusunu ve yerine getirilmesini istediği bütün ihtiyaçlarını yaratıklardan uzaklaştırıp sadece Allah’a arz etmesi olarak ifade etmekte ve delil olarak Fâtır Suresi 15. ayeti[13] göstermektedir. Müminin Allah’tan başkasına gerçek manada ümit bağlamayacağını ve ihtiyaçlarını Allah’tan başka kimseye arz etmeyeceğini belirtmekle birlikte şu açıklamayı da eklemektedir: “Mümin herhangi bir yaratıktan, sadece Cenab-ı Hakk’ın takdir ettiği belalardan birinin kendisine gelmesine, O’nun tarafından sebep kılınması açısından korkar. Ya da mümin, Allah’ın kendisine lütfedeceği bir nimetine kulunu vesile kılmasını umar; beklenti içinde bulunur. Ama kul bu davranışıyla hak yoldan sapmış olmaz. Günahın bütün çeşitlerinden Allah’a sığınma ve bütün iyiliklere ulaşmayı O’ndan isteme durumu söz konusudur.”[14]Dolayısıyla insan-Allah ilişkisinde kişinin sadece Allah’a yönelmesinin O’na hamd etmesinin bir vesilesi olan kulluk noktasında önemli bir ilişki biçimini ortaya çıkarmaktadır.

İnsanın, Kur’an’ın da üstünlüğünü açıkça bildirdiği, potansiyel olarak Allah’ın yarattığı en seçkin varlıklardan oluşunu koruyabilmesi için kendisini bu şekilde yaratan Rabbini tanıması, manevî yükselişini gerçekleştirmesi, Allah’la birlikte O’nun razı olduğu hayatı yaşayarak her geçen gün O’na yaklaşması gerekir. Nitekim Allah’ın dışındaki her şey O’na bağımlı iken Allah, bütün kudret ve yüceliğiyle beraber sonsuz rahmet sahibidir.[15] Bunun için de O’na Hamd ile yönelip, O’ndan yardım dilemesi gerekmektedir.

İmam Mâturîdî, Fatiha Sûresi’nde “Yalnız senden yardım isteriz” kısmında insanın din ve dünya ile ilgili bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesi konusunda Allah’tan yardım dilemesini ifade ettiğini; ayrıca bu ifadenin “Yalnız sana kulluk ederiz.” ifadesinde yer alan Allah’a sığınmanın ardından, emirlerini yerine getirme ve yasaklarından korunmada Allah’tan yardım isteme anlamına geldiğini;[16]dolayısıyla kulluğun da bunu gerektirdiğini belirtmektedir. Ayrıca Allah’tan yardım talep eden herkesin, O’nun yardımı geldiğinde başarısız olmayacağı ve O’nun koruması gerçekleştiğinde doğru yoldan ayrılmayacağı hususunda kesin bir kanaate ve bu sebeple de gönül huzuruna sahip olacağını vurgulamaktadır.[17]

Fatiha Sûresi’nde belirtilen “sadece Allah’tan yardım isteme”, İmam Mâturîdî’nin de belirttiği gibi İnsanın Allah’la olan ilişkisinde hem kulluğunu yerine getirmede hem de kul olmanın bir gereği olarak önem arz etmektedir.

Bu nedenle Fatiha Sûresi’nde insanın Rabbiyle ilişkisi, Rabbi karşısında görev ve sorumluluğu ile onu yerine getirmede sadece O’ndan yardım istemesi birbirini tamamlayan iki davranış olmakta ve O’ndan yardım isteme aynı zamanda Allah’ın merhametini yansıtacak olan bir davranış olma özelliğini taşımaktadır diyebiliriz.

Fatiha Sûresi’nde insan-Allah ilişkisi açısından son derece önemli olan bir başka hususun daha varlığından bahsedebiliriz. İnsanın, Rabbi karşısında görev ve sorumluklarını yerine getirmesinde, istek ve ihtiyaçlarının giderilmesi için O’ndan yardım istemesinde ve bütün bu davranışları için Allah’ın O’na doğru yolu göstermesi gerekir.

İşte bu noktada İmam Mâturîdî de ayette, Allah’tan hidayet isteğinin görev ve sorumlulukların açıklanması; Allah’ın, kulu doğruya iletip sapmaktan koruması ve hidayeti bizim için yaratmasını istemesi anlamlarına gelebileceğini belirtmiştir.

Müminin zaten Allah’ın lütfuyla erdirildiği halde hidayeti talep etmesinin iki yorumu olduğunu ve ilkinin, Allah’ın lütfettiği hidayetten ayrılmamayı, daima iman üzere bulunmayı istemek; ikincisinin de insanın, hayatın her seviyesinde tercihlerle yüz yüze olması hasebiyle hidayet karşıtı bir davranış sergileme ihtimali bulunduğundan bu duruma düşmemek için gerektiği şeklinde yapılabileceğini ekler. “Ey iman edenler! Allah’a ...olan imanınızı yeni hamlelerle tazeleyin[18] mealindeki ayette de aynı durumun söz konusu olduğunu belirtir. Bütün yorumlarda “yol” manasında ele alınan “sırat” kelimesiyle kastedilenin ne olduğu konusunda müfessirlerin farklı görüşler ileri sürdüğünü; hangi görüş kabul edilirse edilsin “sırat”ın “eğriliği ve sapması olmadan varlığını sürdüren, içinde çelişkiler bulunmayan manevi bir yol” olduğunu ve bu yoldan ayrılmayanların Fatiha’da anlatılan ilahî lütuflara mazhar olacağını bildirir. “Mustakîm” kelimesinin bir görüşe göre “kendisine uyup sadakat göstereni doğru yola sevk eden, kurtuluşa ulaştırıp cennete koyan”; diğer bir görüşe göre de “sayesinde doğru yola girilen” anlamlarına geldiğini haber verir.[19]

İnsanın Rabbi karşısında sağlıklı bir ilişki ortaya koyabilmesinde Allah’tan kendisine doğru yolu göstermesini ve sapanların yolundan gitmemesini sağlamasını istemesi gerekmektedir.

Sözü edilen kudsî hadiste Cenab-ı Hak tarafından kula ait kılınan Sûre’nin ikinci yarısı, ihtiyaç içinde bulunulduğunun arzı, dileklerin makam-ı ulûhiyete sunuluşu, bahsedilen iyi vasıflara ulaşmada O’ndan yardım istenmesi ve kötü özelliklerden Allah’a sığınılmasından ibaret olduğunu; “Bize doğru yolu göster” mealindeki ayetin, Sûre’nin sonuna kadarki muhtevasının bir bakıma yerini tutan bir dua cümlesi olduğunu; çünkü son kısmın bu dua cümlesinin açıklaması olduğunu bildirmektedir. “Lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna” kısmının, Allah’ın dinini bütün samimiyetiyle benimseyenlere O’nun nimetlerinin hatırlatılması, kendilerinin buna muvaffak kılınması ve hak ettikleri alacakları olmadığı halde Cenab-ı Hakk’ın onlara lütufta bulunmasını ifade ettiğini söyler. “Gazabına uğrayanların ve sapmışların yoluna değil” kısmında ise, kulların her türlü sapma, ilahî gazap, dalâlet ve günahtan endişe edip bunlardan kurtulmak için Allah’a sığınmasının gerekliliğine delâlet ettiğini ifade etmektedir.[20]

 SONUÇ

İmam Mâturîdî Te’vilâtu’l-Kur’an eserinde Kur’an ayetlerini tefsir ederken ayeti ayetle, hadisle, ashab-tabiîn ve diğerlerinin görüşleriyle, esbâb-ı nüzulle, lügatle, soru-cevapla ve kıraat farklılarıyla[21] tefsir etmeye özen göstermesi ve semantik yaklaşımı, geniş tahlil ve mukayeselere yer vermesi psikolojik ve sosyolojik unsurlara dikkat çekmesi ile kendine has üslubu içinde farklı bir tefsir ortaya koymuş olup, Kur’an’ın ilk Sûresi olan Fatiha Sûresi’nin tefsirinde de insanın Rabbi ile olan ilişkisinde temel olarak nelere dikkat etmesi gerektiğini anlamamıza katkı sağlayacak hususlara değinmiştir.

İmam Mâturîdî, Fatiha Sûresi ile ilgili olarak Kur’an’ın anahtarı[22]diye nitelendirdiği bu Sûre’de, Allah’a yönelik övgü, O’nun birliğinin dile getirilmesi, kendisinden yardım ve hidayetin istenmesi gibi hususların; insanlar için vazgeçilmez ve aklı yerinde olan her insan için de gerekli şeyler olduğunu belirtmiş ve insanın Rabbiyle ilişkisini ortaya koyan ana esasların yer aldığına işaret etmiştir.

  

Yukarıdaki pasaj “İmam Mâturîdî’ye Göre Fatiha Sûresi Işığında İnsan- Allah İlişkisi / Sayfa 274 Yrd.Doç.Dr. Naci Kula. Uluğ Bir Çınar İmam Maturidi Uluslararası Sempozyum Tebliğler Kitabı, Ahmet Kartal, 28-30 Nisan 2014, Eskişehir, Doğu Araştırmaları Merkezi Yayınları.” isimli izinle eserden alınmıştır. Tam metin ve kaynaklar için bu esere müracaat edilmesi, atıf yapılacağı zaman da bu eserin dikkate alınması önemle rica olunur. 

 KAYNAKLAR

Akgül Muhittin, (2001), “EbûMansûr El-Mâturîdî Ve Te'vilâtu'l- Kur'an”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 4, s. 57-67.

Coşkun, İbrahim (2009), “Mâturîdî Düşüncede Allah-İnsan İlişkisi”, Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, yıl. 2, sayı. 4, s. 17-46.

İmam Mâturîdî, (1995), Te'vilâtü'l-Kur'an'dan Tercümeler, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara, İmam EbûHanîfe ve İmam Mâturîdî Araştırma Vakfı.

Mehmedoğlu, Ulvi Ali; ( 2011),Tanrıyı Tasavvur Etmek, İstanbul, Çamlıca Yay.

 

[1]İmam Mâturîdî, (1995), Te'vilâtü'l-Kur'an'dan Tercümeler, (çev. Bekir Topaloğlu), Ankara, İmam EbûHanîfe ve İmam Mâtürîdî Araştırma Vakfı, s. 5-6.

[2]Coşkun, İ. (2009), “Mâturîdî Düşüncede Allah-İnsan İlişkisi”, Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, yıl. 2, sayı. 4, s. 17-18, 20-21.

[3]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 9-10, 13-15.

[4]Coşkun, İ., a.g.m., s. 34.

[5]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 12-13.

[6]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 10-12.

[7]Akgül M, a.g.m., s.60.

[8]Mehmedoğlu, Ulvi Ali; ( 2011), Tanrıyı Tasavvur Etmek, İstanbul, Çamlıca Yay. S.41-43; Coşkun, İ., a.g.m., s. 18.

[9]Nur Suresi 24/25.

[10]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 15-16.

[11]Coşkun, İ., a.g.m., s. 35-36.

[12]Coşkun, İ., a.g.m., s. 24.

[13]“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Allah ise kimseye muhtaç değildir ve övülmeye layık olan yegâne varlık O’dur.”

[14]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 17-18.

[15]Coşkun, İ., a.g.m., s. 45-46.

[16]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 18.

[17]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 19.

[18]Nisa 4/136.

[19]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 19-21.

[20]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 24-25.

[21]Akgül M. a.g.m., s. 60-65.

[22]İmam Mâturîdî, a.g.e., s. 6.

İnanç ve Akıl-Diğer Yazılar

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20686944