Hasan Akdemir Ağabey

Garosmannan Hasan Akdemir Ağabey.
Babamın akranıydı, arkadaşıydı.
Köyde doğan, köyde yaşayan, köyde vefat eden son nesildendi.
Başında kasketi, sırtında yeleği, ceketi eksik olmayanlardandı.
Onlar ziyan olmasın diye çırayı küle gömerlerdi.
Kara sabanı da, uçağı da görmüşlerdi.
Beş sınıf bir arada okuyanlardandı.
Işıkları yıldızlardı. Gölgeleri bulut ya da bir ağacın altıydı.
Avuç avuç pınar suyu içtiler.
“Bu pınar eşme pınar,
Yaramı deşme pınar,
Yar yanına gelende,
Bensiz söyleşme pınar” diye boşuna söylemezlerdi.
Çoban çeşmeleri idi bütün çeşmeleri, sadece akmayı bilirlerdi.
Çeşme başlarını seyrettiler belki uzaktan;
“Çeşmelerin taşına,
Çıkma öyle karşıma,
Seni sevdim seveli,
Neler geldi başıma.”
Yorgunluklarını dağ göğsünde dinlendirdiler.
“Bu dağlar ulu dağlar,
Eteği sulu dağlar,
Ben derdimi söylesem,
Gök durur bulut ağlar” dediler, içlerine neler attılar bilinmez.
Hiç arabaları olmadı onların. Atlarını ya iğde ya da nergis dalına bağlarlardı.
Yaylalarda yaşadılar, yayla gönüllüydüler.
“Başı pare pare dumanlı dağlar,
Duman eğlenir mi kar olmayınca.” diye türkü söylediler.
Lambada titreyen alevlerin üşüdüğünü en iyi onlar bilirdi. Uzaklara seslendiler Abdurrahim Karakoç’ça;
“Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.”
Dağdaki her ağacı, her düzü bilirlerdi. Onlarla hemhal olurlardı.
“Aman ormancı” türküsünü söylediler kızgın ve hüzünlü.
Gesi Bağları sanki kendi bağlarıydı.
Kerpiç kerpiç üstüne kurdular binalarını.
Ocak ocak tüttü bacaları;
“Sen bizim köyleri görmedin ki hiç,
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç.
O kirli kabukta, o en temiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör.”
Üzümleri, dutları, kirazları, cevizleri, vişneleri, elmaları vardı sevgiyle büyüttükleri.
Sarı çiçeklerle konuşurlardı Yunus’ca.
Ay bulutta, mendili dutta idi onların.
Kirazlarını dikmeden alırlardı.
Cevizin yaprağı dal arasındaydı.
Sabahın yemişi idi bir tane vişne.
“Mendili işle yolla,
İşle gümüşle yolla,
İçine çüt elma koy,
Birini dişle yolla.” diye sevdalanırlardı.
Dertlerini dağlara anlattılar;
“Dağlar siz ne dağlarsız,
Kardan kemer bağlarsız,
Gül sizde, bülbül sizde,
Siz ne der de ağlarsız?” diye de hayret ederlerdi. Gülü ve bülbülü olanın derdi mi olurdu?
Onlar sabırlı ve şükürlü insanlardı. Kan kussalar bile “kızılcık şerbeti içtik” derlerdi.
Bir gün anneme sormuştum “babam seni kaç defa lokantaya götürdü?” diye. Annem de “biz hiç lokantaya gitmedik. Evimizde hep yiyecek bir şeyler olurdu” diye cevap vermişti. Lokantaya gidenleri evlerinde yiyecekleri olmayanlar sanıyordu.
“Kadir Mevlâm senden bir dileğim var,
Beni muhannete muhtaç eyleme” derlerdi. Daha başka ne istesinlerdi ki.
Onların elleri toprağa ve göğe doğruydu, duaya ve berekete açılırdı sadece.
Evlerinde Çanakkale’den, Yemen’den izler bulunurdu.
Sazın telinde, seher yelinde, yaban gülünde bulurlardı aradıklarını.
Kefenlerini yıllar önce özene bezene hazırlayanlardı onlar. Kefenlerinin üzerine serpmek için zemzem saklarlardı en mahrem yerlerde.
Hasta oldukları için değil, doğdukları için, ecelleri gelince öleceklerini bilirlerdi. Gelimli gidimliydi dünya. Hazırlıkları da ona göreydi zaten.
Hasan Akdemir Ağabey’i Salı günü toprağa verdik.
Cenaze gelmeden bir müddet önce mezarlığa gittim. Toprak emanetini, “taze ölü”sünü bekliyordu. Ölünün beşiği hazırlanmıştı.
Etrafındaki meşeler de göğermeye başlamıştı zaten. Doğum ve ölüm yan yana idi.
Mekânı cennet olsun.
Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen