Suzan Çataloluk

Yazın aleve sevdasında, melâlinde güzün,

Kışın göklerinde, yalnız kar tanesinin ilahisinde,

Baharda, bülbüle nazire yuvasında aşk kanatlı sözün,

Gül dudağında gizlinin, saklının, özgenin, özün,

Velhasıl ezelden beri bütün mevsimlerde,

Alacakaranlık tenhada, filiz süren yedi iklimde,

Taşırken mor hüzünle sarmaş dolaş olmuş yağmuru,

Pembe düşlü, gök kuşağı giysili o çılgın rüzgâr

Uğultulu sesiyle doruklarına dağların,

Yeşil umutlara can yoldaşı ovaların aç topraklarına,

Çöllerin çatlamış, çaresiz, öksüz dudaklarına,

Yürek yangınının sırlarına çare büyülü ormana,

Umarsız kaderine esir sonsuz ummana,

Aldırmazdı aşık yağmurun leylak rengi ümitsiz sevdasına…

Keder elbisesi sıkıp da inleyen nağmelere başlayınca o dem,

Gamlı aşık yağmura rüzgârın kahkahası pek acımasız geldi:

“-A şaşkın! Dilinden çığlık saçan bela ejderhasına oldun mu yem?

Dünyanın bunca derdi seni mi buldu, nedir bu elem? 

İnsana döndün de bulamadın mı ekmeğini, aşını?

Sanki vardı da ezelde dostun, kayıp mı ettin ebedi yoldaşını…

Kadim zamanlardan beri ömür sürersin, unuttun artık yaşını.

Doğru mudur bilemem, acılar yorarmış güya dertli başını.

Oysa kara arz görür senin düşünü,

Her canlıyı, hatta kayayı ve dahi lâl taşını,

Bilensin, hayat suyu verensin…

Hikmetlerin şahına erensin…”

O çılgın rüzgâr manasız laf ırmağında boğup susturdu

Kanlı göz yaşı döken, dert dağlarıyla yüklü yağmuru,

Esip coştu, haykırdı deli deli:

“- Ben kazandım en büyük söz zaferini,

Aşk ne imiş, sevgi nicedir, sevda da ne!

Arzın hâkimi benim, yağmurların şahı yanımda kim ola ki!”

Bir vakit tufana döndü bitemeyen uğultusu.

Sonsuz deryaları fırtınalarla geçti…

Hınçla atınca bağrındaki aşık dertli yağmuru damla damla.

Sallandı kadim, kavi, kara toprak zelzele misali.

Ama bıkıverince o deli rüzgâr çılgınlaşan halinden,

Sakinledi, nazik bir yel olup kulak verirken toprağa.

Pek içlendi yağmurun yorgun kalbi de,

Düştü damlalardan biri gül tanesi yüreğine.

Ardından bereket olup indi toprağın kara bağrına…

Ve….

Kurak yerin koynunda son nefesindeyken küçücük lâle soğanı,

Yudum yudum içince deryalar misâli o bengisuyu.

Yaşanmalıydı artık hayata dönüş anı…

Önce düştü sevinç rengi göz yaşları tam da can noktasına.

Sıraya dizildi ardından küçük, nazlı, mutluluk kahkahaları.

Sonra nemlenen toprağa fısıldadı:

“-Ey vefakâr dost, ey koynunda can bulduğum kara toprak,

Anla beni, bil beni, duy beni, gör beni…

Acelem var, çöz siyahı, haydi bırak beni!

“- Bırak beni, aşığım o hürriyet rengine, göreyim engin maviyi.

Çıkar beni gönlünden, hapsetme ruhumu karanlığa.

Güneş bereket burcundadır, ışığından can alırım…”

Rüzgâr, ah o deli rüzgâr duyunca nazlı fısıltıyı,

Kalbinin sır bahçesinde hayranlık dağlarının Ilık yeli,

Yumdu gözlerini, dinledi sonsuz aşkı anlatan o nazlı sesi.

Kara toprak da inledi, dedi ki:

“-Ey canımın neşesi, hayat ağacımın nazlı bülbülü, gönül bahçemin gül goncası,

Madem gitmek dilersin, her daim sana açıktır ilahi aşkın izin kapısı,

Ah! Yolcu yolunda gerek…

Elbet döneceksin bana ya seher yelinin kanadında ya ölüm makamında.”

Vakit aceleciydi, çatlattı kara toprağı yedi yerinden o an,

Başını çıkarıp yeşil libasını giyiverdi küçücük nazlı soğan.

Uzayınca göğe doğru zarif, ince bedeni,

Heyecandan kıpkırmızı kan rengine döndü teni…

Mağrur rüzgâr görünce bu saf güzelliği, durdu zaman…

Aklı karıştı, dili tutuldu, kesildi nefesi,

Yoklara karıştı kadim esatiri anlatan uğultulu, gür sesi…

Fırtınalar durdu, kamçılaşan hırçın damlalar sustu.

Kapladı yeryüzünü durgun, sessiz, şaşkın bir hava…

Sonra…

Sonra da esti o deli rüzgârın tam kalbinde aşkın saba yeli.

İnceden inceye bir şarkı tutturdu kara sevdadan yana…

Ve…

Kendi rüzgârına bıraktı kendini,

Bıraktı fırtınanın gönlüne, şimşeklerle kol kola,

Gök gürlemesi coşkulu yoldaşıydı artık…

Aşk bağının sarhoşu olup nice zaman gezindi evrende.

Boynunu büküp şebnemin fısıltısına güvendi, bekledi nazlı lâle de.

Sevdiği hürriyet mavisi gök hediye edecekti ona bahar yağmurlarını,

Şarkı şarkı belletecekti sevdanın billur şiirini…

Gönlü umut salıncağında, kara gözleri mor nefesli ufukta, bekledi…

Bekledi….

Derken…

O güzeller güzeli kan kırmızı teniyle şafak vaktine gülümsedi.

İşte getiriyordu merhametli rüzgâr hayat rengi yağmuru.

Gönül şehri şiirin hasını terennümdeydi şimdi…

Ama…

O muhteşem güzelliğe aşık şair olmuşken çılgın rüzgâr,

Birden acımasız, dev gibi kapkara bir el uzandı hoyratça…

Ve….

Laleyi hınçla kara toprağa çaldı, kopardı da dibinden,

İşte o an yeşil elbiseli, kıpkırmızı tenli, aşık çiçeğin ömrüydü bitiveren

Deli rüzgârın evrenler dolusu acıyla kesildi yine nefesi.

Çığlık çığlığa dolaştı kara arzı, uca dağları, engin deryaları, umarsız çölleri….

Sonunda koştu, sığındı kollarına aşık yağmurun.

“-Ah, dedi uğuldayıp ağlayarak, ah gönlü kavrulan rüzgârım benim…

Şimdi anladım aşk ne imiş, yandım ki ah ne yandım!

Yetiştir bana aşık kalbinden bir damla su!

Su ki perişan yüreğimin aşk ateşi demlensin de hasretimin özü kalsın bana…”

Sonra giydi yağmurun hüzün rengi elbisesini, bir fırtınadır tutturdu.

Kanatlanıp uçarken keder göklerinde iki aşık, yağmurla rüzgâr,

Nice vakit sonra yerin nemli bağrına saklanan lâlenin o küçük soğanı

Fısıldadı yavaşça hatırlatıp geçmişi, geleceği, o anı:

“-Ey vefakâr dost, ey koynunda can bulduğum kara toprak,

Anla beni, bil beni, duy beni, gör beni…

Acelem var, çöz siyahı, haydi bırak beni!

“- Bırak beni, aşığım o hürriyet rengine, göreyim engin maviyi.

Çıkar beni gönlünden, hapsetme ruhumu karanlığa.

Güneş bereket burcundadır, ışığından can alırım…”

Suzan Çataloluk

11.11.2018,  03.06

Nilüfer-BURSA….

 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19696164