Yazarlık Dersleri

Bir romanın şahıslar kadrosu o romanın karakterleridir. Karakter, adı üstünde, karakterdir. Roman karakterlerini oluştururken gerçek hayattaki karakterlerin çok yönlülüğü dikkate alınmalıdır. Yani kurmaca karakterleriniz de gerçekçi olmalıdır. Hiçbir insan tek boyutlu değildir. Kişinin kendine göre zaafları, kusurları, erdemleri, eğilimleri, hedefleri, tutkuları, özlemleri ve ilgi alanları vardır. Öfkesi, intikam arzusu, sevecenliği, ürkekliği, gözü karalığı ve olumlu olumsuz pek çok yönü vardır. Gerçek hayatın içindeki gerçek insan tek boyutlu değildir. Romanınızın kötü karakterini yüzde yüz kötü, romanınızın iyi karakterini yüzde yüz iyi şeklinde tasarlayacak olursanız gerçekçilikten kopmuş olursunuz. Herkesin iç dünyası farklıdır. Ve herkes, yaşadığı çevreye göre şekillenir. Çevre unsurunu asla gözden uzak tutmayın. Bir gecekondu semtinde doğup büyümüş kişi ile bir sosyete semtinde doğup büyümüş kişinin ruh halleri farklı farklıdır. Herkes yaşadığı muhitin etkisi altında kalır. Mahalle, arasta, köy, şehir, kasaba, tahsil düzeyi, muhitin özellikleri, akraba çevresi, iş yerinin koşulları ve benzeri unsurlar karakter oluşumuna az veya çok tesir ederler. Bir hekim ile bir subayın psikolojisi farklıdır. Çevre unsuruyla birlikte meslek unsuru da karakterlerin kurgulanmasında dikkate alınmalıdır.

Üstat Peyami Safa’nın izinden giderek otomobil fabrikasını örnek göstereceğim. Bir otomobil fabrikasındaki işçilerin, mühendislerin, memurların, sekreter kızların, beyaz yakalılar denilen fabrika yöneticilerinin ve patronun otomobile bakış açıları farklı farklıdır. Patronun ve yönetim kurulu üyelerinin gözünde o fabrikanın ürettiği otomobiller belki de yalnızca maldır. Fakat işçinin gözünde o otomobiller daha değişik bir anlam (değer) kazanmış olabilir. İşçi nazarında o otomobiller birer sanat eseri gibidirler. Çünkü o otomobilleri o işçiler üretmektedir. Ne var ki patronun nazarında o otomobiller para kazandıran mekanik objelerdir. İşçi ise otomobillere manevi bir değer yüklemiştir. Burada artık psikolojik unsurlar devreye giriyor. Bütün mesleklerde bu böyledir. Bir general ile bir çavuşun psikolojisi de aynı değildir. Oysaki ikisi de aynı ordunun mensubudur. Bir cerrah ile bir hemşirenin de psikolojileri farklıdır. Aynı kitap üzerinde yoğunlaşmış olan yazarla okurun o kitaba yaklaşımları da değişik olacaktır. Muayyen bir kitabı yazan ile okuyanların o kitaba yükledikleri anlamlar birebir aynı olmayacaktır.

Romanınızın kötü karakterini yüzde yüz kötü, romanınızın iyi karakterini yüzde yüz iyi şeklinde tasarlayacak olursanız gerçekçilikten kopmuş olursunuz demiştik. Bunu biraz açalım. Hiç kimse büsbütün kötü veya büsbütün iyi değildir. Bunun böyle olduğunu kendi çevrenizi gözlemleyerek fark edebilirsiniz. Benim yaşadığım muhitte eskiden bir kabadayı varmış. Sert tabiatlı ve acımasız biriymiş. Çarşı esnafını haraca bağlamış. Herkes ondan korkarmış. Biz bu kabadayının kötü kalpli olduğunu varsayalım. Ki zaten eylemleriyle kötü biri olduğu izlenimi vermektedir. Bu kabadayı bir ayakkabı tamircisi dükkânına haracını almak için girmiş. Tamircinin ufacık bir oğlu varmış. Bu ufak oğul hiç sevmediği kabadayıyı görünce bağırıp çığırmaya başlamış: “Gene mi geldin! Rahat bırak babamı!” Sert tabiatlı kabadayı ufak oğlanın saçını okşamış ve sessizce, haraç almaksızın dükkândan çıkmış. Demek ki kabadayı yüzde yüz kötü biri değildir. Esnafa karşı acımasızdır ama çocuklara karşı merhametlidir. Çünkü hiç kimse tek boyutlu olamıyor. Çünkü robot değiliz. Romanınızın iyi  karakterini de yüzde yüz iyi tasarlamayın. Çok iyi bir insandır ama muhakkak ki onun da birtakım kusurları veya zaafları bulunacaktır. Örneğin bu iyi karakteriniz diyelim ki hayırseverdir, herkesin işini görmeye çalışıyordur ama mesela belki de para kazanmayı da çok seviyordur. Belki de kadınlara yönelik aşırı bir zaafı vardır. Yahut da parada ve kadında gözü yoktur da mesela makam mevki sevdalısıdır. Mesela şöhret budalasıdır. Karakterlerinize çok yönlü bakmanız gerekiyor. Karakteriniz sert veya olgundur ama belki de iç dünyasındaki çocuğu olur olmaz zamanlarda açığa çıkarmaktadır. Yani hem ciddi biridir hem de çocuksu biridir. Kıskanç veya kindardır. Zengindir ama belki de biraz saftır ve onu aldatarak ondan para sızdırmak mümkündür. Benim bir apartman komşum vardı. Daima takım elbise giyer, başına fötr şapka geçirirdi. Çok kibardı. Apartman merdivenlerinden inip çıkarken çocuklara yol verir, kendisi merdivenin boşalmasını sabırla beklerdi. Tam bir İstanbul beyefendisi idi. Üstelik beş vakit namaz da kılardı. Ve fakat her akşam ya meyhaneye giderdi ya da evinde içerdi. Değişik biriydi. Bu İstanbul beyefendisinin tek kusuru içkiye yönelik zaafıydı. Ama tabii alkolik değildi. Berduş değildi. Onu hiçbir zaman sarhoş görmedim. Edebiyle içiyordu.

Her insanın iç dünyasında sayısız çatışmalar barınır. Kimisi zaaflarını bastırır, kimisi zaaflarını açığa çıkarıp eyleme döker. Bir kimse hem iyi kalpli hem pinti olabilir. Şeker gibi bir yaşlı kadındır ama belki de biraz fazla dedikoducudur. Fevkalade bir sanatçıdır ama kendisine yakıştırılamayan kusurları vardır. Roman sergileme olduğuna göre, roman karakterlerinizin kusurlarını ve erdemlerini de sergilemeniz gerekir. Ancak bu şekilde gerçekçi (veya gerçeğe yakın) bir karakter oluşturabilirsiniz. Cerrahın gözüne, bir beden, tamir edilmesi gereken bir obje gibi görünüyor olabilir. Ekmek hemen herkesin gözünde nimettir fakat fırında çalışanlar ekmekten yılmış olabilirler. Dediğim gibi, çevrenizi gözlemleyerek bütün bu ayrıntıları yakalayabilirsiniz. Bir çaycı kendi demlediği çayı içerken pek fazla haz almayabilir. Hâlbuki o çaycının müşterileri onun demlediği çayı içerken keyif alırlar. Bir köfteci veya dönerciye dikkat edin. Yemek vakti geldiğinde komşu lokantaya giderek sulu yemek yemeği tercih etmektedir. Çünkü köfteden veya dönerden (kuru yemekten) artık bezmiştir.

Gözlem yaparken insan psikolojisini yakalamayı öğrenmeniz gerekiyor. Davranışlara dikkat kesilin. Bazı ülkelerde marketten ya da semt pazarından alışveriş edenler alışveriş poşetini sapından tutarak taşırlar. Türkiye’de ise, çoğunlukla, poşetin saplarını düğümleyerek taşıyoruz. Neden böyle yapıyoruz? İşte bu göçebelik dürtüsüdür. Atalarımız binlerce yıl konar-göçer hayatı yaşamıştır. Bir yerden bir yere göç ederlerken çıkınların ağızlarına düğüm atmışlardır. Biz bu dürtüyü yerleşik hayatımızda da farkında olmaksızın sürdürüyoruz. Yerleşik hayata daha erken geçmiş toplumlar bu dürtüyü unutmuşlardır. Büyükannelerimiz sofradaki veya yere dökülmüş ekmek kırıntılarını özenle toplayıp ortalığı temizlerler. Çünkü büyükannelerimiz savaşların kıtlığını yaşamışlardır. Kıtlık psikolojisi onların hep içindedir. Konforla büyütülmüş yeni nesil ise savruk ve savurgandır. Çünkü darlık nasıl bir şeydir yeterince bilmezler.

Bir romanda sadece olay örgüsünü kurgulamıyoruz. Olayın geçtiği zamanı ve olayların yaşandığı mekânları da kurguluyoruz. Bunların yanı sıra roman karakterlerini de kurguluyoruz. Gerçekten yaşamış birini anlatırken bile ister istemez kurgu yapıyoruz. Çünkü o gerçek kişinin hayat hikâyesini ve o gerçek kişinin ruh halini ne derece öğrenmiş olursak olalım birtakım boşluklar (onun hakkında bilmediğimiz şeyler) muhakkak olacaktır. İşte biz bu boşlukları hayal gücümüzle doldurmak durumundayız. Hayal gücümüzle doldurmak demekse kurgulamak demektir. Gerçekten yaşamış bir kişiyi çalışırız ve onu anlatırız. Ama biz yazarlar o gerçekten yaşamış kişinin içinde (zihninde) değiliz. Dolayısıyla da o kişiyi tamı tamına tanımıyoruz demektir. Boşlukları doldurmak zorundayızdır. Kurgu sanatı biraz da boşluk doldurma hüneridir. Bir pilot uçağını uçururken ne hissediyor? Yolcu uçağı pilotu ile savaş uçağı pilotunun hisleri, davranışları, alışkanlıkları ve tepkileri nereye kadar ortaktır, nerede farklıdır? Pilotlarla konuşarak bunları az çok öğrenebiliriz. Öğrenemediğimiz kısımlar boşluktur. Boşlukları roman kurgusu ortamında tıkayacağız.

Ve fakat sadece gözlem yapmak yetmiyor. Psikoloji çalışacağız. Psikanaliz okumalarına ağırlık vereceğiz. Karakterolojiye (karakter bilimine) yöneleceğiz. Karakterlerimizi oluştururken yalnızca çevre unsuruyla yetinmeyip zaman unsurunu da değerlendireceğiz. Zaman unsurundan ne kastediyorum? 21. Yüzyılda yaşayan birinin duygu ve düşünceleri, algılaması ve birikimi 14. Yüzyılda yaşamış birinin duygu ve düşünceleri, algılaması ve birikiminden farklıdır. Elbette benzerlikler de olacaktır. Şöyle ki: Her çağda insanlar ağacı ağaç olarak algılamıştır. Ama ağaca bakış açılarında çağlara göre bazı değişikler de yaşanmıştır. Tarihî romanlar yazarken eski zamanlardaki karakterlerinizin algılarının şimdiki zamanlardaki karakterlerin algılarından farkı olacağını unutmayın. Yine de bazı algıların çağlar boyunca neredeyse aynı kaldığını saptayacaksınız. Bayrak bizim için bez parçası değildir. Bayrak yüzyıllar önceki insanlar için de bez parçası değildi. Bayrak her çağda kutsal kabul edilmiştir. Ama mesela eski zamanların arabasıyla (at arabası), şimdiki zamanların arabası (otomobil) aynı değildir. Sonuçta ikisi de dört tekerli arabadır. Fakat biri yavaştır diğeri hızlıdır. İşte bu hız farkı nedeniyle insandaki araba algısı bazı yönlerden değişmiştir. Hız farkı yüzünden zaman algımız da kısmen değişime uğramıştır.

Karakterlerin kurgulanması konusuna ileriki derslerde yeri geldikçe tekrar değineceğiz.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

38692287