Din ve Toplum

Dr. Lütfi DOĞAN

İnsanlık tarihini incelediğimizde, dinin insanla beraber doğmuş olduğunu görmekteyiz. Öyle ki, nerede bir insan top­luluğu var olmuşsa orada bir din de var olmuştur. Çünkü, toplu halde yaşayan insanların birbirlerine karşı bir takım görev ve hakları vardır. Din ise bunları düzenler. Bundan dolayı toplumsal bir olgu olması nedeniyle, insan oğlunun bulunduğu her yerde bir dinin bulunması, doğal bir olaydır. Biz burada din derken, gerek ilkel ve beşeri, gerekse evren­sel ve İlâhi olsun, genel anlamda dini kastediyoruz. Çünkü dinin tanımını yaparken göreceğiz ki, insanoğlu daima ken­disini aşan, kendinden üstün bir kuvvete inanmış ve o güç adına eylemlere girmiştir. İşte inanılan güç adına girişilen eylemler, en geniş anlamıyla bir dindir.

Hiç bir güce inanmıyorum diyen kişi dahi, kendini aşan soyut kuvvetlerin varlığını inkâr edemez. Onun içindir ki biz, her toplumda mutlaka bir inancın bulunduğunu ve dolayısiyle dinsiz toplum olamıyacağmı savunuyoruz.

Konumuzu incelemeye başlamadan, yazımızın özünü teş­kil edecek olan din ve toplum kelimelerinin tanımlarını yap­makta yarar olduğu kanısındayım.

TANIMLAR

DİN: «İnsanın kaderini bağlı gördüğü üstün bir güç ve­ya ilkeye inancı, bu inancın sonucu olan ve bir yaşama ku­ralı yaratabilecek zihni ve ahlakî tutum» dur.

Bu, dinin genel tanımıdır. Konumuza ışık tutması bakı­mından bir de İslâma göre dinin tanımını görelim.

İSLÂMA GÖRE DİN: ((Akıl sahibi şuurlu insanları kendi irade ve arzuları ile hak ve gerçeğe, mutlak hayır ve saadete götüren, insanlara saadet yollarını gösteren ve peygamberle­rin vahiy ve ilhamına dayanan İlâhi bir kanunudur.

TOPLUM: «Ortak yasalara uyarak bir arada yaşayan in­sanlar topluluğu» diğer bir tanımla «bireyin içinde yaşadığı insan ortamı”dır[1].

Tanımını verdiğimiz bu iki kavramı bir de özellikleriyle ve yapılarıyla ayrı, ayrı inceleyelim.

DİNİN VE TOPLUMUN ÖZELLİKLERİ VE YAPILARI :

Dinin özellikleri ve yapısı: İlâhî veya beşeri, hangi tür dini ele alırsak alalım, hepsinin yapısında ortak olarak bu­lunan üç özellik görürüz.[2]

       1.      İnanç,

       2.      İbadet,

       3.      Cemaat.

İNANÇ: Buna itikat da diyebiliriz. Dinlerin teorik yanı­dır. İnanç, toplumu oluşturan bireyleri aynı yöne çevirdiği için, kişiler arasındaki manevî bağın kuvvetlenmesi yönün­den büyük önem taşımaktadır. Zira, toplum ortak düşünce etrafında birleşmiş kimselerden oluşacağı için, güç ve kuv­vet kazanmış olur.

İnsanın kendinden üstün kabul edip inandığı ve onun uğrunda eylemlere giriştiği güç, ilkel ve beşeri dinlerde doğa olayları veya bu gücün içinde saklandığı kabul edilen bir ağaç, bir heykel, bir hayvan veya bir bitki olarak kabul edi­lir. Bunlar hakkında çeşitli efsaneler anlatılır, mitolojik inanç ve gelenekler doğar.

İlâhi dinlerin hepsinde, ortak bir şekilde aşkın kuvvet olarak, Allah’ın varlığı kabul edilmiştir. Bütün evrenin tek yaratıcısı, yöneticisi, sonuçlandırmışı eşsiz kuvvet ve kudret sahibi Allah’tır.

Allah’ın emirleri, O’nun insanlar arasında seçtiği pey – gamberleri aracılığıyla diğer insanlara duyurulur.

Görülüyor ki hangi şekilde olursa olsun, din, insanları bir inanç etrafında topluyor ve böylece toplum oluşuyor. Ya­ni ortak yasalara uyarak bir arada yaşayan bir toplum mey­dana geliyor.

İBADET: İbadete kısaca, inanılan güç adına veya O’nun emirlerine uyarak girişilen eylemlerdir diyebiliriz. Bunlar da, tapınmalar, kurban törenleri, ayinler ve benzeri hareketler­dir.

İlkel dinlerde aşkın güce kurbanlar sunmak, hatta bu arada insan kurban etmek gibi durumlar göze çarpmakta­dır.

İlâhi ve evrensel dinlerde ise, tapınmaların yanında hay­van kurban edildiği gözlenmektedir. Demek oluyor ki her din­de inananlar için ayırmasız olarak bazı eylemlerin yapılması zorunlu bulunmaktadır.

CEMAAT: Cemaat, inanan kişilerin ibadet veya diğer di­nî törenler için bir araya gelmelerinden oluşmaktadır. Bu toplantılar için belirli yerler ayrılmakta ve din adına yapı­lacak olan eylemler toplu halde bu yerlerde yapılmaktadır. İlâhi dinlerde bu yerlere genel deyimle ibadethane denilmek­tedir. Nitekim dilimizde Müslümanların ibadethanelerine Ca­mi, Hıristiyanlarınkine Kilise, Yahudilerinkine de Havra is­mi verilmiştir.

Bu üç özelliği incelediğimizde inancın, dinin teorik yö­nü, ibadet ve cemaatin de pratik yönü olduğunu görmekteyiz. İbadet ve cemaat, dini soyut bir kavram olmaktan çıkarıp, gözlem alanına getirmiş olmaktadır. Böylece dinî eylemler gözlenebilmekte, bu suretle üzerlerinde deney yapılabilmek­tedir.

Şu halde dinin inanç yönü psikolojinin, eylem yönü ise deneysel sosyolojinin konusu içine girmektedir.

İbadet, tören, kurban, âyin ve cemaatiyle dinin pratik yönü artık soyutluktan, birer dinî düşünce olmaktan sıyrı­lıp gözlem alanı içinde birşey (chose) haline gelmiştir.[3]
 

TOPLUMUN YAPISI VE ÖZELLİKLERİ :

Toplumu incelediğimizde, bunun bir dış, bir de iç bün­yeye sahip olduğunu görmekteyiz.

Dış bünye; bir toplumun içinde yaşadığı doğa koşul­larına göre aldığı özel şekil ve niteliklere denir. Toplumun dağlık, kara iklimi veya deniz kenarında yaşamasına naza­ran, dış bünye çeşitli görüntüler gösterir.

İç bünye ise, toplumun teşkilâtı, kuruluş biçimi ve fonk­siyonlarının kendilerine özgü işleyişlerinden oluşur.[4]

Sosyal, ticarî, sınaî yaşam ve benzerleri bu bünye içe­risinde yer alır.

Bu şekilde iç ve dış bünyeleriyle toplumu ele aldığımız­da, onun yapısını beş esasta inceleyebiliriz.

       1.      Cemaat,

       2.      Menfaat toplumu,

       3.      Egemenlik toplumu,

       4.      Zümre toplumu,

       5.      Sınıf toplumu.

Cemaat: İlkel toplumlarda yer alan bu biçim topluluk, geçmiş zamanlara özgü olmakla beraber, bugün de bazı tür­lerine rastlanabilir. Cemaatte temel bağlar, kader birliği, kül­tür birliği ve gelenek birliğidir.

Menfaat toplumu: Bu toplulukta bireyler, ortak bir amaç­tan yararlanmaktadırlar. Bu amaç yalnız ekonomik olmayıp soyut kavramlar da olabilir. Örneğin, hayır dernekleri gibi. Bu topluluğu cemaatten ayıran nitelikler, üyeler arasında ekonomik veya benzer biçimlerde bir amacın olması, bunun dışmda bireylerin serbest olmalarıdır.

Menfaat toplumunun cemaatten diğer farklılıkları da, bunda bir kişinin birkaç topluluğa birden ortak olabilmesi, buralara kendi arzusu ile girebilmesi ve son zamanlara özgü bir kuruluş olmasıdır.

Egemenlik toplumu: Bu toplulukta esas yöneten ve yö­netilenlerin bulunmasıdır. Egemenlik olayı, buyruklarda bu­lunan gruba, öteki grubun boyun eğmesidir. Ancak, bu egemenlik işler bir durum olup uygulama biçimine göre meşru ve gayri meşru olabilir.

Zümre toplumu: Bu toplumda yaşayanlar, bir ana yapı içerisinde dikine çeşitli katlarda oturan insanlar gibidirler. Bazı katlarda bulunanlar hukuksal ayrıcalıklara sahiptirler. Bu nedenle eşitlik ilkesinden uzaklaşılmıştır. Bu biçim toplumlarda tekelci, aşağı zümrelerin yukarı zümreler ayrıca­lıklarına karşı birleşmiş olmaları ve zümre düzenini orta­dan kaldırmak için girişilen çabalar gibi süreçler bulunmak­tadır.

Sınıf toplumu: Sınıf toplumunu zümre toplumundan ayı­ran fark, bunda şeklen de olsa hukuk eşitliğine dayalı olma ilkesi vardır. Bir de bu toplumdakiler bir sınıftan diğerine geçebilme olanağına sahiptirler. Her ne kadar hukuk eşit­liği ilkesi benimsenmişse de, sınıf toplumlarmda ekonomik ayrımlaşmaların önü alınamaz ve toplumlar bir noktada eko­nomik ayrımlaşmalara dayanır.[5]

Toplum esasının beş esasını kısaca da olsa gözden geçi­rince gördük ki, insanlar her halükârda bir arada yaşamak­tadırlar. Bunun nedeni, insanları bir araya getirmeye zor­layan etkenlerin bulunmasıdır. Bu etkenler çeşitli olmakla beraber, üçü en önemli yeri alıp toplumda göze çarpmakta­dır.

Bu üç etkeni şöyle sıralayabiliriz:

       1.      Ortak inançlar,

       2.      Ortak tehlikeler,

       3.      Ortak yararlanmalar.[6]

Bunları birbirinden ayırmak oldukça güçtür. Çünkü her toplumda ortak bir inanç bulunduğu gibi, onun bireyleri yine ortak tehlikelerle karşı karşıya olup ortak yararlanma­lar içindedirler.

Böylece, dinin ve toplumun yapıları ve özelliklerini in­celeyince gördük ki toplumu dinden soyutlama olanağı yok­tur.

DİN VE TOPLUM İLİŞKİLERİ :

Din ve toplum ilişkileri incelenirken, dinin toplum üze­rindeki etkisini olumlu ve olumsuz diye ayıranlar vardır. Ama, iyi bakıldığında din topluma daima olumlu etki yap­mış, olumsuzluklar, dini yanlış anlayan veya onu kişisel çı­karlarına alet edenlerden kaynaklanmıştır. Çünkü din, için­de taşıdığı iyilik, güzellik, çalışkanlık, özverilik, güvenilirlik, yardımseverlik ve bunlar gibi diğer tüm olumlu ilkeleri de­ğer olarak devam ettirir. Bu da, dinin olumluluğunun kanı­tıdır. Aksi, dindar görünmek isteyen kişilerin olumsuz dav­ranışları ve eksik inançlarının sebep olduğu kanılardır.

Din, temelde bir eğitim sistemidir. Kişiler bu sistem doğ­rultusunda eğitilerek gelişir ve ortak nitelikli insanlardan olan toplum meydana gelir. Örneğin, İslâmiyet’te kitle eğitimi Kur’an öğretimi ile başlar. Çünkü birey eğitimi de onunla başlamıştır.[7]

Bunun dışında, tüm toplumlarda eğitimin, ortak inanç­larla başladığını görüyoruz.

Ayrıca din, kişiye başkalarının özgürlüğünü kısıtlama­mak koşuluyla geniş bir özgürlük tanır. Yani aşkın gücün dışında hiç kimse, kimseden üstün ve ayrıcalıklı olmayıp, eşit haklara sahiptirler. Özellikle Müslümanlık, kişi özgürlü­ğüne büyük değer vererek hiçkimsenin diğer bir kimseden üstün olamayacağını, Allah katında inanan herkesin eşit ol­duğunu açıkça beyan etmiş, kişilerin olduğu gibi inanan top­lulukların da birbirinden üstün ve ayrıcalıklı olamayacak­larını bildirmiştir. Çünkü İslâm hayırda yardımlaşma, şer- den uzaklaşma ilkesiyle toplumu eğitmek amacını güder.[8]

Dini geniş anlamda incelediğimizde görürüz ki, dinin, topluma yaptığı etki gibi, toplumun ve çeşitli çevrelerin de dine etkileri olmuştur.[9] Genellikle İlâhi ve evrensel olma­yan dinlere. İlâhi ve evrensel dinler de, esas ilkeleriyle çeliş­meyen geleneklere, kültürlere, uygarlıklara içinde yer vermiş ve zamanla bunları değerlendirmiştir. Bu nedenle dinle top­tlum karşılıklı olarak ilişki içerisinde bulunmaktadırlar. Top­lumu bu kadar etkileyen din, onun kalkınmasında da önemli etkenlerden biridir. Toplum kalkınması, «Cahillikten bilgiye, fakirlikten zenginliğe, tek kişinin acizliğinden birliğin kuvve­tine doğru, Devletle halkın el ele vermesi ve başladığı işi mut­laka başarmasıdır.) Yahut, «Toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarını geliştirmek, toplulukları ulusun bütünün­de kaynaştırmak ve milli kalkınmaya tam olarak katılmala­rını sağlamak için, halkın çabalarını Devletin çabaları ile bir­leştirmek oluşumudur.)[10] şekillerinde tanımlanmaktadır.

Bu tanımlar, toplum kalkınmasında, gerek bireylerin, ge­rek toplulukların bütünleşmesini şart koşmaktadırlar. Kişi­lerin bütünleşmesini ise, en iyi biçimde din sağlamaktadır. Ortak inanç ve güvenle biribirine bağlanan kişilerin oluştur­duğu toplumun, ortak amaca en çabuk ve en iyi biçimde ka­vuşacağı açıktır. Bu amaç toplum kalkınması olunca, ortak eğitimle, ortak amaçla, ortak tehlike ve yararlanmalara kar­şı, ortak bilinç içinde bulunan kişilerden oluşan toplum, el­bette kalkınacaktır. Bu güvenli ve özverili birliği sağlayan et­ken de din olacaktır. Tarihte bunun örnekleri vardır. Konu­muz din ve toplum olduğu için tek bir dini değil de, genel olarak din kavramını ele alarak, toplumla ilişkilerini belirt­meye çalıştık. Eğer tek bir dini ele alsaydık daha başka ince­lemelere girmemiz gerekirdi. Örneğin İslâm Dini ve toplum incelendiğinde, bunun her şeyden önce Kur’an ve Hadis ışı­ğında yapılması gerekir. Bu nedenle değerlendirmelerimiz, genel bilim açısından ve objektif olarak yapılmıştır.

Bu vesileyle merhum hocamız Prof. Hilmi Ziya Ülken’e yüce Allah’tan mağfiret ve kendisini sevenlere, bütün öğren­cilerine uzun ömürler dilerim.

—————————————————-
Kaynak:

Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı 17 (1979) 


[1] Meydan Larousse, ilgili maddeler.

[2] Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Umumi İçtimaiyat, sayfa 70, İstanbul 1932. Prof. Dr. Mehmet Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, sayfa 169-184, Ankara 1975.

[3] Prof. Hilmi Ziya Ülken, A.E., Sayfa 70.

[4] Prof. Hilmi Ziya Ülken, A.E., Sayfa 85.

[5] Prof. Mehmet Taplamacıoğlu, A.E., Sayfa 21.

[6] Prof. Hilmi Ziya Ülken, A.E., Sayfa 176; Prof. Mehmet Taplamacıoğlu, A.E., Sayfa 25-40.

[7] Dr. Haşan Küçük, İslâm’da Kitle Eğitimi, Sayfa 198, İstanbul.

[8]  Muhammed Ebu Zehra, El Tekâful-ül İçtimai Fl-I İslâm, Sayfa 9, Kahire, 1964

[9] Dr. Osman Zümrüt, İslâmda Kamuoyu Oluşumu, Sayfa 47, Ankara

[10] Satılmış Çağlar, Toplum Kalkınmasında Başarı Yolları, Sayfa 13, Ankara 1969.

Yazar
Lütfi DOĞAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen