Konuk Yazarlar

Doç.Dr. Durmuş HOCAOĞLU

Milliyetçilik (Nationalism) ile Vatanseverlik (Patriotism) arasında zarûrî bir bağ bulunup- bulunmadığı sorusuna, ikinci sini daha üstün addeden G. Orwell ya da K. Deutsch gibi düşünürlerin verdiği menfî cevaplara karşılık meselâ E. Hobsbawm gibileri de müsbet cevap vermektedirler ki, her vatanseverliğin aynı zamanda milliyetçilik addedilmesi konusunda ihtiyatlı davranmak kaydıyla, bu bağın mevcûdiyetinin reddedilmesinin mümkün olmadığına dikkat çekerek; bu nokta-i nazardan en kadîm vatanseverlikler ve dolayısıyla da milliyetçilikler ile en modernleri arasında radikal bir ayrıma gidilmesinin de mümkün olmadığının; yâni kısacası, milliyetçiliğin ayrılmazlarından olan vatan sevgisinin ve dolayısıyla da milliyetçiliğin, özü îtibâriyle dün ne ise bugün de o olduğunun hakkını teslîm etmeliyiz. Meselâ, bundan önce vermiş olduğumuz Platon örneğindeki Helen milliyetçiliğinin primordial (ilk-sel) şekli nasıl ki modern şekli ile neredeyse ayırd edilemezlik gösteriyorsa, aynı filozofun, ülkesinden söz ederken onu “bu güzel Yunan ülkesi ” olarak vasıflandırması da,[1] benzer şekilde, Helen vatanseverliğinin primordial şeklinin de modern şekli ile neredeyse ayırd edilemezlik gösterdiğini ibrâz etmektedir. Tabiatiyle Platon tek ve nevi şahsına münhasır örnek olmadığı için bu bağlantı umûmîdir. Nitekim, Orhon Kitâbeleri’nde ekseriyetle “Türk Tanrısı” [Türük Tengrisi] ibâresinin kullanıldığı her yerde onunla birlikte anılan ve arkaik Türk Şamanizmi’nde “yeryüzü ilâhları” anlamını taşırken mütekâmil Kök- Türk dininde “kutsal vatan toprağı” anlamına dönüşen[2] Iduk Yer-Sub (Kutsal Yer-Sular) kavramı ile ifâde edilen ve Üniversalist Türk Devlet Doktrini’nde dünyanın merkezi sayılacak kadar tâzîm ve tebcîl edilen Vatan’a duyulan yüksek ve ulvî sevgide cisimleşen antik Türk vatanseverliği ile, Namık Kemal’in her dinde, her millette, her terbiyede, her medeniyette hubb-ı vatan en büyük faziletlerden, en mukaddes vazifelerdendir ” ifadeleriyle manifeste ettiği[3] modern Türk vatanseverliği arasında radikal bir fark olmadığı da müşahede edilebilmektedir.

Milliyetçiliğin, antik ve modern biçimleri arasındaki farkın radikal bir ayrım olmadığı konusundaki önemli göstergelerden birisi de, her milletin kendisini tanımlarken referans olarak aldığı “öteki”ne karşı tutumudur. İnsanoğlu öncelikle herşeyin merkezine kendisini, “Ben”i kor, sonra en yakınlarını. Bizler yukarıya doğru ebeveynlerimizi, aşağıya doğru evlatlarımızı, yanlara doğru da akrabalarımızı tabiî ve fıtrî bir duygu ile severiz; bunu, bizlerle aynı dil, aynı din vb. ortak değerlere sahip olanlar izler; böylelikle, etrafımızda git-gide büyüyen yarıçapları ile bizleri kuşatan, ihata eden çemberler ile Ferdî Ben’den İçtimaî Ben’e ve İçtimaî Asabiye’ye intikal etmeye başlarız. Nasıl ki “vatan”, dünyanın diğer topraklarına nazaran fizikî değil, manevî bakımdan husûsî bir imtiyaz ve öncelik sahibi bir toprak parçası ise ve nasıl ki vatanımızı sadece vatanımız olduğu için seversek; aynı şekilde, yakınlarımıza duyduğumuz fıtrî sevgi de böyledir: Anne ve babamızı sadece anne ve babamız, evlatlarımızı da sadece evlatlarımız oldukları için severiz, milletimizi de hakeza; her sağlıklı ruh için tabiî olanı budur.

İşte, “öteki”nin başladığı çizgi de burasıdır; İçtimaî Ben’in diğer içtimaî benlerden ayrıldığı bu çizgi, milliyetçilik duygusunun da beslendiği kaynaklardan birisidir ve onun da antik ve modern biçimleri arasında radikal bir fark yoktur. Öylesine ki, hiçbir eserinde “milliyetçilik” diye bir terim kullanmamış olmasına rağmen milletlerin yükseliş ve düşüşlerini metafizik bir kökene, Dünya Tini’nin (Geist) tarihteki ilerlemesine bağlayan ve Geist tarafından her dönemde husûsen tayin edilen “seçkin millet” için ancak bir kere zirve hakkı tanıyan, öteki milletlerin tinlerinin O’nun karşısında kesinlikle hiçbir hakları olmadığını ve evrensel tarih içinde bir hesaba katılmayacaklarını söyleyen ve de tarihin biteceği son noktada Germanlar’ı Geist tarafından seçilmiş ve tarihe düğüm atacağından dolayı da “en seçkin millet” îlan eden Hegel ile, “Soğuk memleketlerde Avrupa’da (Aristo, Avrupa diye Yunanistan dışındaki diğer Avrupa topraklarını kastetmektedir) yaşıyanlar genel olarak cesur olurlar. Fakat zekâ ve marifetlilik bakımından geridirler. Bundan dolayı, bağımsızlıklarını muhafaza etmelerine rağmen siyasi teşkilatları yoktur. Başkalarına hükmetmek kabiliyetinden mahrumdurlar. Halbuki Asyalılar zekidirler, bulucudurlar, fakat cesaretleri kıttır. Onun için daima hüküm altındadırlar, köledirler. Bu ikisinin ortasında bulunan Helen kavmi ise karakter bakımından da ikisinin ortasındadır; yani hem cesur hem zekidir. Bundan dolayı bağımsız yaşıyor, bütün kavimlerden daha iyi idare ediliyor...” diyen Aristoteles[4] veya “Tanrı irâde ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” derken dindarlığı yanında dünyayı yönetmenin milletine verilmiş semavî bir vazîfe ve hak olduğuna duyduğu inancı da dile getiren Bilge Kağan[5] arasında dahi radikal bir fark görülemez.

-----------------------------------------------------

Kaynak:

Yeni Çağ [Analiz]., 21 Şubat 2004, Cumartesi., s.12; Yeni Çağ Sıra No: 078; 2004-021; Şubat-09

Dipnotlar 

[1]     Platon (Eflâtun) ., Devlet., 608.a

[2]     B. Ögel., Türklerde Devlet Anlayışı., s.17

[3] Namık Kemal., “Vatan”., Makalüt-ı Edebiyye ve Siyasiyye., İstanbul, 1327, s.320-330., Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi., C: II, s.222

[4]     Aristo., Politika., Kitap: VII, Bölüm: VII [MEB Yayınları., s.168]

[5]     Osman Turan., Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi., C: I, s.94

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30644812