Konuk Yazarlar

 

Doç.Dr. Durmuş HOCAOĞLU

Her ne kadar modernite öncesi ve sonrası biçimleri arasında önemli farklar olsa da, Milliyetçiliğin, sadece tarihin belirli bir dönemine mahsus olmayıp, kıdem sahibi olduğuna ilişkin en önemli göstergelerden birisi de, bilhassa, İbn Haldûn'un da belirttiği gibi, siyasî olarak teşkilatlanmış toplumların Coğrafya ve İktisad gibi menfaat kesişmeleri yaratan faktörlerin şekillendiriği siyâsî münâsebetlerinde[1] ortaya çıkan davranış tarzlarının, işbu siyâsî toplumların, modern anlamıyla olmamakla berâber primordiyal şekliyle pekâlâ "millet" ve bu politikaların da "milliyetçilik" olarak sıfatlandırılabileceğini ve modern çağlardaki ile ve 'essans' îtibâriyle hiçbir fark arzetmediğini göstermekte olmasıdır.

Bu konuda sayısız örneklerle dolu olan tarihten, seçmece birisini, genel olarak Orta-Asya / Anadolu Platosu /İran Platosu, özel olarak da Türk-Fars veya Turan-İran ihtilâfını ele aldığımızda şunu görmekteyiz: Coğrafya, yaratmış olduğu menfaat kesişmeleri ile, Anadolu'dakiler ile İran'dakileri, İran'dakiler ile Orta-Asyada'kileri birbirine düşman kılmıştır; nitekim, kökleri Batı'da Antik Yunan, İskender ve Roma'ya, Doğu'da ise bütün eski ve yeni Türk tarihine kadar inen bu ihtilâflar her iki tarafta da bütün çağlar boyunca milliyetçilikleri tetiklemiş, körüklemiş ve diri tutmuştur. Anadolu'nun hâkimlerine göre İran, onların doğuya giden yollarının üzerindeki set'tir ve ortadan kaldırılması gerekir; İran'ın hâkimlerine göre de Anadolu hem bizâtihî bir zenginlik kaynağıdır ve hem de daha ilerisine gitmek için aşılması gereken bir mânia'dır. Bu yüzden de Anadolulu ve İranlı cihangirlerin en büyük projelerinin başında birbirlerinin topraklarını ele geçirmek gelmiş, antik çağlardan beri İranlılar'ın en önemli yayılma hedeflerinden birisi Anadolu, Anadolulular'ın en önemli yayılma hedeflerinden biri de İran olmuştur (burada 'İranlı' tabiri ile sâdece 'Farslılar'ı değil, en geniş ve kapsayıcı anlamıyla, 'İran hâkimleri'ni, 'Anadolulu' tabiri ile de 'Anadolu hâkimlerini' kastetmekteyim). Bu sebebe müstenîden, antik tarih, Makedonlar, Yunanlılar ve Romalılar ile İran arasında bitip-tükenmek bilmeyen harplerle doludur. İranlılar Anadolular'ı, Anadolular da İranlılar'ı dengelemişler ve birbirlerinin daha ileriye geçmesine mâni' olmuşlardır. Bu denge en esaslı şekline Roma zamanında kavuşmuş, her iki taraf da birbirinin hudutlarını daha fazla zorlayamamıştır.

İkinci bir faktör, yine derin tarihî kökleri olan, "Turanlı-İranlı ihtilâfı geleneği"dir. Çok eski çağlardan beri Turanîler ile İrânîler arasında dâimâ derin uyuşmazlıklar var-olagelmiş ve günümüze de intikal etmiştir ki bu uyuşmazlıkların da yine aynı sebepten, coğrafyadan kaynaklandığına kuşku yoktur. İran platosu Turanlılar için hem münbit bir alan ve hem de Orta-Doğu ve daha ilerisine uzanılabilecek bir köprüdür ve İran hâkimleri ise bu köprüyü tutmuşlardır; Orta-Asya ise İranlılar için, uçsuz-bucaksız bir zenginlik alanı anlamına gelmektedir ki bütün bunlar da ciddî ihtilâflar ve çatışmalar için fazlasıyla yeterli sebep teşkîl etmektedir. En eski çağlardan beri İran ve Türk edebiyatı bu ihtilâftan kaynaklanan çatışma ve cidallerin hikâyeleri ile doludur. İşte bu mücâdeleler her iki tarafta da, diğerini "öteki"leştirerek kendisini tanımladığı bir referans olarak alan kıvamlı milliyetçilikler geliştirmiştir.

İran'ın Türk illerine yakın mıntıkalarında doğan ve hâliyle Türk-İran sınır çekişmelerinin canlı şâhitliğini yapmış olması kuvvetle muhtemel olan Zerdüşt ve O'nun te'sîs ettiği kadîm Farsî din Zerdüştlük'teki Turan düşmanlığı ne ise, Sünnî İran'ın büyük edîbi, Firdevsî'deki de aynıdır. Baş-eseri Şehnâme'de, adetâ Türkler'e kin kusan şoven milliyetçilik ifâdeleriyle işbâ hâlinde, fanatizm derecesinde bir Fars milliyetçisi olan Firdevsî ile milliyetçilik husûsunda aşık atabilmek en ateşli bir modern milliyetçinin dahi çok zorlukla göze alabileceği bir yarış demektir. Taberî gibi şöhretli bir âlimde dahi aynı manfestasyonları görebilmekteyiz. Nitekim, meşhur "Tarih"inde (Târih-il Ümem ve'l Mülûk), Türkleri vahşetin, hîlenin ve korkaklığın; Farslıları ise medeniyetin, dürüstlüğün ve cesâretin sembolü olarak kaydeden Taberî, pek mârûf ve pek meşhûr İran mübâlağacılığını da ihmâl etmeyerek, İranlı kahramanların Türkleri öldürüşünü adetâ sadistçe sahnelerle tasvîr etmekte; Keykubad'ın, efsânevî Türk kahramanı Alp-Er Tonga'yı (Afrâsiyab) mağlûp edişini, peşine düşüp yakalayarak öldürüşünü, haz duyduğu açıkça belli olan çok kaba ve tahammül edilemez derecede bayağı ve tiksindirici ifadelerle anlatmaktadır[2]

...milliyetçiğin kıdemi kısaca bu; o halde millet dahi öyle olmalı...

----------------------------------------------------

Kaynak:

Yeni Çağ [Analiz]., 24 Şubat 2004, Salı., s.12; Yeni Çağ Sıra No: 079; 2004-022; Şubat-10

-------------------------

Dipnotlar

[1]    İbn Haldûn., Mukaddime., Bölüm: II/1 v.dv.

[2]    Tarih-i Taberî Tercümesi., Can Kitabevi., İst.,1980, C: I., s.511-519

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30644481