Konuk Yazarlar

Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR

Yunus Emre’nin bıraktığı eserler, bir felsefe eseri yazmak kaygısıyla kaleme alınmış olmamaklaberaber, bütünü dikkate alındığında, bütünlüklü bir felsefi kurguyla karşılaşılmaktadır. Onda varlıkproblemi/kavramı ekseninde gelişen, bilgi ve değere ilişkin konuların ve problemlerin bir bütünteşkil edecek biçimde ele alındığı görülür. Yunus’un “Evrende neden hiçbir şey yerine bir şey vardır”veya “Varlık nedir, doğası nedir, dayandığı kudret nedir, zamanla ilişkisi nedir” gibi soruları ve dahanicelerini sormuş olduğunu ve bunları sadece sormakla kalmayıp, ulaştığı varlık telakkisi eksenindecevapladığını da görmek mümkündür.

Yunus Emre, modern zamanların unuttuğu ve küçümsediği neden ve niçin sorularını da sorulmasıgereken asıl soru olarak görmüştür. Modern zamanlarda “niçin” sorusu yerini “nasıl”a bırakmış, olayların niçin o şekilde meydana geldiklerini bilmenin mümkün olmadığı savunularak, insanoğlunun sadece “nasıl” sorusunu sorarak; ölçülebilir, hesaplanabilir ve gözlemlenebilir olayları bilebileceği ilan edilmiştir. “Niçin” sorusunun dışlanması, insanoğlunun zihniyetinde ve inanç dünyasında büyük bir boşluk meydana getirmiştir. Böylece entelektüel evrenden metafizik sürgün edilerek, profan ve seküler bir âlem tasarımı ihdas edilmiştir. Bu süreç insanın aşkınlık ve kutsal ile irtibatını kopartmış ve kendisini yeryüzüne sebepsiz yere fırlatılmış, beyhude ve gayesiz bir varlık olarak telakki etmesine sebep olmuştur. Oysa Yunus, kendisine “sen bu dünyaya niye geldin” diye sormakta ve asıl sorunun “nasıl” değil, “niçin” olduğunu hissettirmektedir. Ona göre bu evrenin yaratılması da, içerisinde insanoğlunun yer alması da tesadüfî değildir. “Niçin” sorusunu sormak aslında bir anlam arayışıdır ve bu sorunun cevaplandırılması varlığı ve insanı anlamlandırma ve bir değer metafiziği ortaya koyma girişimidir. Böylece Yunus’un bakış açısıyla insan, salt dünyevi bir varlık olmaktan çıkmakta, metafizik ve manevi bir varlık hâline gelmektedir.

Yunus, insanın yaratılmışlar içerisinde özel bir varlık olduğu kanısındadır. Zira insan bilen ve seven bir varlıktır. Evrenin ve kendisinin hem sebebini ve mahiyetini hem de mukadderatını bilmek istemektedir. Bu istek onu ataletten alıkoymakta ve bir aksiyon içerisine sokmaktadır. Böylece insan, varlık karşısında tavır almaya mecbur bırakılmıştır. İnsan öteki canlıların aksine, doğal halde, varlığını idame ettirememekte ve mutlaka eyleme geçmesi gerekmektedir. Bu durum onun hem imtihanı hem de mükâfatıdır. Çünkü varolmak için girişeceği eylem ve etkinlik sıradan değil planlı ve metotlu olmak zorundadır. İnsanın bilen bir varlık olması biraz da bilmeye mecbur bırakılmış bir varlık olmasıyla alakalıdır. Ancak insan açısından mesele bilmekle de tamamlanamamakta, bildikçe önünde daha geniş bir ufuk açılmakta ve soruları da karmaşıklaşmaktadır. Ayrıca Yunus’un keşfettiği hususlardan biri de insanın kendi içine dönmesi ve kendisini bilmesi gerekliliğidir.

İnsanın evreni bilmesi ve tanıması ilim ise kendisini tanıması bir çeşit irfan ve ilim ile irfanı birlemesi de bilgelik olarak tezahür eder. Değerler alanı, dikkatin dış nesnel gerçeklikten tekrar insanın kendi üzerine döndüğü bir alandır. Yunus burada varlığın araştırılması ve bilinmesi süreçlerinden sonra bilen öznenin mahiyetini sorgularken sadece bilen bir özne değil, aynı zamanda inanan, güvenen, seven, hayran olan, hayrete düşen, fedakârlık ve feragat eden bir özne olarak kendisini ve aynı özellikleri taşıyan diğer öznelerin de olduğunu keşfeder. Böylece Yunus’un değer felsefesi; ahlák merkezli, estetik yönelimli bir değer metafiziğine yükselir. Burada, cümle mahlûkat birlenmiş, bütün olmuş ve yaratma süreçleriyle barışılmış, dost olunmuş, ilahi neşve ile bir ve bütün olunmuştur.

Yunus için varlıkla karşılaşma bir hayranlık tecrübesidir. Hayranlık, hayretin ardından gelmekte, bilmek, olmak için bir zemin teşkil etmektedir. Bilmek ve olmak felsefenin kadim sorunlarındandır.

Çoğu zaman bilgi ile eylem arasındaki ilişki temellendirilememekte ve bütünlüklü bir insan tasavvuruna da ulaşılamamaktadır. Yunus için mesele, varlığın, insanın, bilginin ve değerlerin kaynağının birlenmesi ile çözülebilir. Bütün bu konular ve sorunlar varlığın birliği görüşü çerçevesinde yerli yerine oturmaktadır. Zira insan bu evrene sebepsiz yere atılmış, fırlatılmış olmadığı gibi tesadüf eseri de doğada ortaya çıkmış bir tür değildir. Ona göre evreni tasarlayan ve yaratan kudret ve irade, bu düzen içerisinde insana da yer vermiş ve onu özel yeti ve yeteneklerle donatmıştır. İnsan sadece bilen bir varlık değil aynı zamanda seven, bağlanan, inanan ve değerlerin sesini duyan bir varlıktır.

İnsanı, evrendeki bütün öteki varlıklardan ayıran ve diğerlerinin üzerinde bir konuma yerleştiren şey, özgür ve sorumlu olmasıdır. Bütün diğer varlıklar, kendileri için konulmuş olan düzen ve yasalara uymakta ve varoluş gayelerini yerine getirmektedirler. Bir tek insanoğlu ne yapması gerektiğini önce bilmek sonra da yerine getirmek gibi bir imtihana tabi tutulmuştur. İnsanın özgürlüğü, hayatın sonunda tabi tutulacağı imtihanın sorumluluğunu yüklenmiş olması pahasına kazanılmış bir özgürlüktür. Dolayısıyla insana düşen şey, bilmekten olmaya geçmesidir. Bilmek ve olmak, insana verilmiş hem bir nimet ve kabiliyet hem de bir yük ve imtihandır. Zira insan, tabiattaki bütün diğer varlıklardan farklı olarak, eylemlerini, fiziki veya türsel belirlenimlere tabi olarak değil, bilerek, seçerek, isteyerek, özgür ve sorumlu olarak gerçekleştirir. İnsanın trajedisi de, üstünlüğü de buradadır.

Yunus insana, insanın geçmişini ve geleceğini hatırlatır ve ikaz eder. Tek muradı, fâni olan dünya ve beden hayatının mutlaklaştırılmaması ve insanın, yaratılmaktan muradının idrakine varmasıdır.

İnsan çoğu zaman rutin işlerin altında ezilmekte ve boğulmaktadır. Oysa dünyanın işi bitmez. Ama ömür biter. Öyleyse Yunus’un çağrısı; insana insanlığını hatırlatma ve insanlığa davettir. İnsanlık, bir süreç ve eğitim işidir. İnsanın varoluşu kendi sorumluluğuna verilmiştir ve bu büyük bir imtihandır. Zira insan, dertli dolap misali bir varoluş sergilemekte, zamansal olarak kendi sonuna doğru akmakta fakat bunun üzerine bilinç geliştirememektedir. Oysa insan, zamansallığı, sonsuzluğa yönelmek suretiyle aşabilecek potansiyele sahiptir. Ancak bu, bir bilinç ve uyanış ile mümkündür. Yunus, insanı, gündelik kaygıların üzerine yükselerek; kendini, toplumu, dünyayı ve evreni tanımaya, anlamaya ve anlamlandırmaya davet eder. Gündelik hayat, sürekli tekrar eden kanıksanmış hareketlerden oluştuğu için, insanın başını döndürmüş ve şuurunu devre dışı bırakmıştır. Oysa insana lazım olan şuurdur, farkındalıktır. Bilinç ve bilgi ilişkisini felsefece ele almak gerekirse, bilginin bilince tabi olduğu ve bilinçli bir yönelim ve etkinlik neticesi açığa çıktığı söylenebilir. Ayrıntıya girmeden betimlenecek olursa bilgi; bilinçli bir öznenin bilgi nesnesine yönelimi sonucu açığa çıkan üründür. Bilgi bir tabiat nesnesi değildir. İnsanda açığa çıkar. Fakat bu insan, bilinçli ve neyi, niçin ve nasıl bilmek istediğinin farkında olan bir özne olmak durumundadır.

Felsefi olarak ele alındığında, insanın özne olabilmesi sadece bilgi düzeyinde betimlenip tüketilemez. O insanın aynı zamanda bir değer varlığı, yani bir ahlák kişisi de olması gerekir.

Böylece bilgi; insanın sırtında bir yük olmaktan ve ona çözemeyeceği sorular ve vesveseler üretmekten çıkarak, onu manevi bir varlık mertebesine yükseltir. Yunus’a göre, varlık nizamı, mertebeli bir yapıya sahiptir. Bu mertebeli yapı; insanda, insanın yöneldiği varlıkta, bilgide ve değerler evreninde de söz konusudur. Yunus bu yüzden insanı sürekli uyarmakta ve kibre kapılmasına mani olmak için haddini bilmeye davet etmektedir.

İnsanın sınırlılığı ve sonluluğu karşısında evrenin sonsuzluğu, bilginin ve bilmenin bitimsiz bir süreç oluşu; en kâmil bilginin nihai noktada insanın kendisini bilmesi olduğunu anlatmaktadır.

Kendini bilmek, bir anlamda ruh ile beden arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır. Yunus’a göre ruh, beden içerisinde konuktur. Ruhun veya can’ın asli vatanı beden ve dünya değildir. İnsanın bedenli hayatı gelip geçici olan, sonlu ve sınırlı bir hayattır. Bu yüzden hep bir özlem ve hasret içerisindedir.

Vatan hasreti ve sevgisinin de metafizik dayanağı bu ilk vatandan ayrılmışlık duygusunun yarattığı hasret ve özlemdir.

İnsanın zamansallığını idraki, ölümle karşılaşmasıyla mümkündür. Ölüm; rutin içinde akıp giden hayatın, sonsuz olmadığını, sınırlılığını ve hiç planlanmamış bir şekilde, hazırlıksız olarak biteceğini insana anlatır. Ölüm, gelip geçici olan beden hayatının sonlanması, fakat asıl ebedi hayatın başlangıcıdır. Ölümle ruh, hapsolduğu ten kafesinden kurtulur ve asıl özgürlüğe kavuşur. Bu, hasretin vuslatla neticelenmesi, asıl vatana, dosta kavuşmaktır. Dost’a dönüşte ise, onun insanı yaratmaktan murad ettiğini gerçekleştirmiş olmak gerekir. Yunus için asıl olan, bu dünya hayatında hakkı ve hakikati bulabilmektir. İnsanlar nisyandadır ve ölümü hiç akıllarına getirmezler. Oysa Yunus’a göre bu dünya fanidir, gelip geçicidir. Öyleyse ölüme ve sona doğru akan bu hayatın anlamlı bir şekilde yaşanması, insan olmanın hesabının verilebilmesi ve temellendirilebilmesi gerekmektedir. O yüzden “Yunus, sen bu dünyaya niye geldin” sorusu, insanlık var olduğu sürece sorulacak ve tekrar tekrar cevaplandırılmaya çalışılacak olan, temel metafizik ve felsefi soru olmaya devam edecektir. Dünyanın bir konak yeri olması ve insanın faniliği, bu gelip geçici ve sonu ölümlü dünyanın anlamlandırılması, Yunus’un evrenselliğini yakalayabileceğimiz hususlardır. Çünkü o, bütün bu evrensel sorunlarla karşılaşmış, yaşamış ve sonunda da bir çıkış yolu gösterebilmiştir.

Yunus’un değer metafiziğinde insan, değerlerin sesini duyan bir varlık olarak betimlenir: Hak, hakikat, edeb, adalet, aşk, sevgi, barış, hoşgörü, vefa, sadakat, iyilik, cömertlik, kusur görmemek, yalan ve iftiradan sakınmak gibi pek çok değer, sadece öğrenilmesi, bilinmesi ve yaşanması ile yetinilemeyecek, mutlaka ihya edilmeleri de gereken değerler olarak karşımıza çıkar. Yunus için değerler, asıl gerçekliklerdir ve varlıklarını ilahi düzenden almaktadırlar. İnsanın varlık nizamı içerisinde tekâmülü, değerler düzeni içerisindeki tekâmülüne bağlıdır. Aslında varlık düzeni ve değerler düzeni diye iki ayrı şeyden bahsetmek de kâmil insan için mümkün değildir. İnsanın kemal yolculuğu bu bilinç ile başlar. Zira bütünleşilmesi, yaşanması, ihya edilmesi (ve hatta yaratılması) gereken değerler ideal değerlerdir. Bu yüzden tüketilmelerinden ziyade olabildiğince bütünleşmek ve yaşamak söz konusudur. Dolayısıyla Yunus’un değer metafiziğinde değerlerin değerlendirilmesi esas alınır: Bu onları bir nesne gibi ele almamak, bir kerede bütün zamanlar için tanımlamamak ve her defasında yeni bir seviye ve bilinçle yeniden değerlendirmek demektir. Böylelikle insanın kemal yolcuğunda değerler, daima yeni baştan, yeni bir şevk, dikkat ve bilinçle, kemale doğru kavranılabilir ve bu gayret içinde olanı da kemale doğru yöneltebilirler.

Yunus için değerler asıl varlıklardır, uzlaşım veya uylaşım gereği var değillerdir. İzafi veya indî (sübjektif) de değillerdir. Değerler aşkın ve ilahidirler. İnsanın eşrefi mahlukat olarak yaratılmış olması, değerlere sahip ve eğilimli olmasıyla ilgilidir. Zira insan, yeryüzünde Tanrının halifesidir.

Tanrının yaratmasına karşılık, insanın ahláki ödevi onun sıfatlarını taklit etmektir. Değerler metafiziğinin temelinde böylece Tanrının taklit edilmesi yani onun ahlâkı ile ahláklanmak bulunmaktadır. Yunus’un Tanrı tasavvuru, gücü her şeye yeten, kadiri mutlak, eşi benzeri olmayan, özgür ve yaratıcı bir Tanrıdır. Tanrı asıl varlıktır, âlemi aşk ve sevgiden yaratmıştır. İnsan ve âlem, aynı Tanrısal özden gelmeleri ve O’nun yaratma sıfatının tecellileri olmaları bakımından birleşirler.

Bu yüzden insan, micro cosmos olarak da telakki edilebilir. İnsan, âlemin özeti gibidir. Fakat insan, âlemin yasaları ve işleyişini, akıl varlığı olarak bir dereceye kadar izah edebilmekte ancak bu varlığın sebebini ve kendi varoluşunun gayesini salt akıl ile temellendirememektedir. Bu noktada aklın yanına diğer melekelerin de eklenmesi gerekmekte ve bütüncül bir insan ve âlem telakkisi için aklın yanına duygu, inanç ve gönül de ilave edilmelidir.

Yunus’un değerler manzumesi ve sistematiği bütünlük fikri üzerine oturur. Ona göre ikilik ve çokluk yanıltıcıdır. Asıl olan birliğe varmaktır. Bu sebepten felsefenin ve özellikle de metafiziğin “görünüş ve gerçeklik”, “birlik ve çokluk”, “ruh ve beden”, “madde ve hayat” gibi düaliteleri ve problematikleri Yunus için meselenin aslını göremeyen zihinlerin düştükleri tuzaklar gibidir. Yunus bu ve benzeri meselelerde, ikilikten birini ihmal ederek problemi çözdüklerini sananlardan değildir. Onun yaklaşım biçimi varlığı birlemektir. Tevhit akidesi gereği, vahdet’e ulaşmaktır. Yoksa yukarıda işaret edilen ikilikler bizatihi var değillerdir. Öyle olmuş olsalardı, ontik olarak da, iki ayrı varlık tabanına ve ilkesine dayanıyor olmaları ve evrende de en az iki kudret ve iki yasalılık/işleyiş tasavvur etmek gerekirdi.

Yunus’da değerler metafiziğinin hiyerarşik bir yapısı vardır. Bu insanın algısı ve kemal yolculuğu ile yakından ilgilidir. Bu bakış açısından insan ve âlem, dinamik bir bütün olarak okunabilir. İnsan, her çeşit determinasyona mesafe alabilecek bir irade varlığıdır. Ahlákı, sorumluluğu ve özgürlüğü hep irade varlığı olmasıyla ilişkilidir. Öte yandan âlem de dinamik bir cosmos halindedir. Bu cosmos’un gerisinde de aşkın bir prensip, bir bütünlük ve birlik yasası bulunmaktadır. Bu yasa aşk’tır. Aşk insanda ve âlemde aşkınlığın temelidir.

Yunus’un insan felsefesi, varlık, bilgi ve değer anlayışı ile bir bütünlük oluşturur. Bu bütünlük plüralist bir evren ve varlık nizamından, plüralist bir insan anlayışına geçilmesini mümkün kılar.

Buna göre evren, salt maddi veya fizik bir gerçeklik değildir. Buna mukabil ve paralel olarak insan  aşan bir tecrübe yaşar. Dolayısıyla insanoğlunun bu bedenli varoluş macerası içerisinde, kendi şuuru ve iradesi ile şekillendireceği ve yaşayacağı bir imkân sahası bulunmaktadır. Burada insan, eksiklikten tamlığa ve kemale doğru bir varoluş tecrübesi geçirir. Bu tecrübe onu bilen bir varlık olmanın yanı sıra, özgür ve sorumlu olan bir değer varlığı haline getirir.

Yunus, ezberlenmiş kuru bilgiyi irfan olarak kabul etmez. Böylece bilginin hal edinilmesi ve ahlak olarak yaşanması gereğini ortaya koyar. Kendi kemaline doğru yürüyen insanın ilim ile irfanı birlemesini bekler. Bu bilmekten olmaya geçmenin temelidir. Bu yüzden, gündelik hayatın rutin ve alışkanlığa dönüşmüş işleri, insanı tefekkür ve teemmülden koparabileceği için birer tuzak gibidir.

Yunus ise her fırsatta hayretini pekiştirmek ister, kâinatı temaşa ederek arkasındaki kudret ve sırrı tanımaya çalışır. Böylece fizik ve metafizik, ilim ve irfan, madde ve mana, ruh ve beden arasındaki sırlı ilişkileri kavrama gayreti içerisinde dinamik bir varoluş gerçekleştirir. Onun bu kişisel tecrübesi, bütün bir insanlık için anlamlı ve değerli bir keşiftir. Çünkü onun sistematiğinde, insanvarlık, insanTanrı, insanbilgi ve insandeğer meselelerini bir ve bütün olarak kavramaya çalışmak esastır. Bu çaba, saf bir talep ve gayret olarak kendisini ortaya koyar. Hiç kimseyi icbar etmez. Bu yolda kişinin kendi varoluşu, tercihleri, üslubu, samimiyeti bir davettir. Bu davet, insan olarak var olmuş olmanın sorumluluğunu üstlenmek, bütün bir insanlığı ve cümle mahlûkatı garazsız ivazsız sevmeye yöneliktir. Yunus Emre, çağlar ötesinden insanımızı ve bütün bir insanlığı dostluğa, aşka, muhabbete ve insanlığa çağıran bir rahmet pınarıdır.

Son sözü sahibine bırakalım ve “Yunus sen bu dünyaya niye geldin” sorusunun cevabını kendisinden alalım:

Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim.

Kaynak:

Atıf yapılmak istendiğinde, aşağıdaki kaynağın mehaz gösterilmesini önemle rica ederiz.

http://www.gelenektengelecege.com/yunusundegermetafiziginebirgirisdenemesileventbayraktar/

Medeniyet Tasavvuru

Neşet TOKU
Hukuk Üzerine
Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

27815370