Konuk Yazarlar

Küreselleşen Dünyada Değerlerin Yaşatılması Sorunu 

kuresellesme

 

Doç. Dr. Sıddık KORKMAZ[i]

Özet

Küreselleşmenin yoğun olarak kendisini hissettirdiği günümüz dünyasında, yerel de­ğerlerin varlık ve yaşam savaşı verdiği bilinmektedir. Bu değerlerin kendilerini evrensel boyutlara taşımadığı sürece hayatta kalma ihtimallerinin pek fazla olmadığını söylemek kehanet değildir. Başta teknoloji olmak üzere hayatın birçok alanını işgal eden yenilik ve gelişmelerin Batı ve Amerika kaynaklı olduğu vakıadır. Cevabı zor bulunan soru; İslam kültürü ile Batı kültürü birbirinden farklı iken ve küreselleşmeyi tetikleyen değerlerin batı kaynaklı olduğu ortada iken nasıl olup da İslam kültürünün hala dimdik ayakta kaldığıdır. Hatta yaşanan bazı askeri işgaller sonucunda dahi silinip gitmediği, kendisini nasıl yeni­lediği ve gücünü nereden aldığıdır.

Günümüzde İslam’a, üzerine binilip de başta cennet olmak üzere, bizi dünyanın yücelik, ululuk, efendilik, güçlülük vb. üstünlük ifade eden bütün sıfatlarına taşıyacak bir meta gözüyle bakmaktan vazgeçmek gerekmektedir. İslam’ı bir din olarak kabul edip, onu siyaset, ideoloji, fen bilimleri veya sosyal bilimler kaynağı olarak görmekten vazgeçmek gerekmektedir. İslam’ın temel hedefi inancı sahih, ahlakı ve yaşantısı düzgün insanlar yetiştirmek ve insanlığa bu şekilde tavsiyede bulunmaktır. Dinin temel metodu tavsiye ve hatırlatma olup cebir ve zorlama değildir.

Hayatı olması gerektiği gibi değil de olduğu gibi algılamak ve fikirlerimizi bunun üzerine inşa etmek, küreselleşme konusunda bakış açılarımızın netleşmesine katkı sağlayacaktır. Var olan durum iyi olan ile daha iyi olanın veya güçlü olan ile daha güçlü olanın ilişkisi sonucu ortaya çıkmış bir yapı olarak görünmektedir. İnsanın yaratıcılığına vurgu yaparak durumu kabullenmek kendimizi yeniden inşa etmemizi sağlayacak ve geleceği daha net görmemize yardımcı olacaktır.

Tebliğimizde İslam kültürünün özgün yapısını koruyarak gelecek nesillere nasıl aktarıla­bileceğinin imkân ve ihtimalleri ele alınacak, bu süreç içinde kültür, din, mezhep, toplum, birey ve ailenin önemi üzerinde durulacaktır. Küreselleşmenin etkisi ile kaçınılmaz duru­ma gelmiş olan çok kültürlü, çok dinli ve farklı etnik yapıların egemen olduğu toplumlar- da nasıl bir strateji uygulanması gerektiğinin örnekleri verilecektir.

Anahtar Kavramlar: Küreselleşme, Değerler, Kültür, Din, Mezhep, Toplum, Birey.

Abstract

It is known that local values conduct a fight of existence in our present world in which globalization makes itself intensely felt. It is not a prophecy to say that these values have no much chance to survive unless they carry themselves into universal dimensions. It is a fact that innovations and developments particularly in technology, which occupy many fields of life, are western origin. The difficult question to answer is how Islamic culture is still alive while Islamic culture and Western culture are different from each other and while it is clear that the values which have triggered globalization are western origin; how it has not disappeared in spite of some military occupations, renewing itself and where it derives its strength.

It is necessary to stop looking to Islam as a commodity which one should use and which leads us first of all to Paradise and to all qualities of superiority like the highness, lofti­ness, mastery of the world, and mightiness. Instead, it is necessary to accept it as a religion and cease seeing it a source of politics, ideology, technical sciences, and social sciences. The main goal of Islam is to produce people with sound belief and decent morality and etiquette, recommending to humankind this principle. The main method of religion is recommendation and reminding, not coercion and forcing.

Perceiving the life as it is in reality and not as it should be in ideal and constructing our notions upon such view will contribute to the clarity of our perspective with respect to the subject of globalization. The current situation seems to have appeared as a result of the interaction between the good and the better one on the one hand and between the strong and the stronger one on the other. Accepting the situation by stressing the human creativeness will enable us to build up ourselves from a new and help us see the future more clearly.

In our paper the possibilities of preserving and transmitting the authentic Islamic culture to the next generations will be addressed and focus will be placed on the importance of culture, religion, sect, society, individual, and family in this process. Examples will be given of what kind of strategy should be followed in the societies where the multicul­tural, multireligious and multiethnic structures are prevalent.

Key Terms: Globalization, values, culture, religion, sect, society, individual.

Giriş

Küreselleşme, modernite sonrası bütün dünyanın karşılaştığı bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Dünya artık eskisi gibi değildir ve iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucu evrensel bir köy haline gelmiştir. Temel soru bu yapı içe­risinde nasıl kendi olarak kalınacağı, böyle bir ihtimalin hâlâ geçerli olup olma­dığıdır. Ekonomik ve siyasi alanda bu durum pek bir sıkıntı olarak görülmez iken sosyal ve dinî hayatta geleceğin nasıl şekilleneceği cevabını beklemektedir.

Küreselleşme, aynı şekilde, din anlayışımız üzerinde bir anlam krizine yol aça­cak mıdır, mutlak hakikat konusunda izafîlik ne derecede hakikati temsil eder veya evrensellik ilkesi geçerliliğini koruyabilecek midir? Yine bu konuda dinî ço­ğulculuk anlayışı İslam açısından bir değer ifade eder mi? Ekonomi, siyaset ve eğitim açısından İslam’ın dünya çapındaki değerlerle ilişkisi ne ölçüde olacak­tır? Zengin bir Müslüman olmak, bir parti lideri veya milletvekili, pozitivist ve seküler eğitim kurumlarında öğretmen ve araştırmacı olmak küresel değerler açısından bizi ne kadar etkilemektedir? Bunlar ve benzeri uzayıp giden sorular zihinlerimizi hala meşgul etmektedir.

Bu çalışma küreselleşme olgusu etrafında gerçek durumun ne olduğu, gele­cekteki beklentilerin ne olabileceği, değerlerin yaşatılabilmesi açısından birey, toplum ve din ile ilişkisi üzerinde durmaktadır.

Küreselleşme Olgusu

Küreselleşmeyi sıfırdan ele almak Amerika’yı yeniden keşfetmek veya malumu ilam etmek olarak kabul edilmelidir. Küreselleşme olgusunu görmezden gel­mek, günümüz açısından başını kuma gömmekten başka bir şey ifade etme­mektedir. Bu gibi vakit kaybettirici sorular yerine, bu vakıayı anlamaya çalışarak gerçek durumunu tespit etmek ve bunun üzerine geleceğe yönelik teoriler ge­liştirmek daha akıllıca bir eylemdir. O halde bu realitenin başta siyaset ve hukuk olmak üzere, ekonomi, sosyal hayat ve özellikle din ile ilişkisi nedir, bu sorular üzerine yoğunlaşmak gerekmektedir.

 

Gerçek Durum

Küreselleşme bir kavram olarak, iletişim, ulaşım, taşımacılık ve internetin yay­gınlaşması sonucu dünyanın bugünkü geldiği noktayı tasvir etmek üzere kulla­nılmaktadır. Kavramın neredeyse hayatın bütün alanlarını kapsaması sebebiyle ortak bir tanımını yapmak da oldukça zordur. Belki de küresel aktörlerin temel düşüncesini ekonomi, yani kapitalizm oluşturduğundan daha çok iktisatla ilişkili olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte başta din olmak üzere, siyaset, hukuk, eğitim, ahlak, birey ve aile gibi alanları da kapsayan bir yönü bulunmaktadır.

Her medeniyetin bu alanlarla ilgili temel değerleri bulunduğu için, günümüzde ve gelecekte ne şekilde olacağı veya nasıl hayatta kalacağı küreselleşme olgusu etrafında tartışılmaya devam etmektedir.

Küreselleşme olgusunun çok da görmezden gelinecek bir vakıa olmayıp belki de kökünün insanlık tarihi kadar eskilere giden realite olduğuna dikkat çekmek gerekmektedir. Mesela "Neden şu anda Avrupalı ve Asyalı halklar zenginlik ve güç sahibi de başkaları değil? Örneğin neden Amerika, Afrika Avustralya yer­lileri gidip Avrupalıları ve Asyalıları öldüremedi, egemenlikleri altına alamadı?" (Diamond, 4) şeklinde bir soru sormak, küreselleşme olgusunun köklerine doğ­ru yapılacak bir yolculuğun başlangıcı olabilir. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan savaşlar, göçler veya medeniyet ilişkileri bu başlangıcın devamı niteliğindedir. Toplumlar arasında yaşanan ilişkilerin haklılık veya haksızlığının, zaman içerisin­de üzerine bir sünger çekilmiş, birçok hadise içselleştirilerek unutulmuş (Tra­verso, 47) ve günümüze kadar gelinmiştir.

Küreselleşmenin ekonomik alanda ve özellikle günlük hayattaki etkisini tasvir eden güzel bir benzetme vardır:

Merkezi Amerika’da bulunan milletler arası bir şirketin Londra’daki bürosunda çalışan genç İngiliz, işi bitince Japon yapımı arabasına binerek evine döndü. Alman mutfak gereçleri ithal eden bir firmada çalışan eşi çok küçük İtalyan arabasıyla daha kolay ilerlediği için eve ondan önce gelmişti. Yeni Zelanda pir­zolası, California havucu, Meksika balı, Fransız peyniri ve İspanyol şarabından oluşan sofrada akşam yemeklerini yedikten sonra, Fin yapımı televizyonlarında İngilizlerin Falkland Adaları’nı alışına dair program seyrettiler. Program sonra­sında İngiliz olmanın mutluluğu ile sevindiler (Aslan, 165).

Bu örneğin ülkemiz açısından da geçerli olduğunu, benzerlerinin bizde de ya­şandığını rahatlıkla söylenebilir.

Günümüzde küreselleşmenin belli başlı göstergeleri; ekonomik faaliyetlerdeki özgürlükler, milletler arası sermaye akışına açıklık, fiyat kontrolü ve hukukun üstünlüğü gibi alanlarda görülmektedir. Bu göstergeler açısından, ABD küre­selleşme sürecinde oldukça merkezi bir konuma sahip iken buna karşılık İs­lam ülkeleri bu sürecin kriterlerine uygun bir durumda değildir. İslam Dünyası, 2000 yılı raporlarına göre dünya toplam ticaretinin ancak %5’i civarında, kendi aralarındaki ticarette de toplam ticaretin ancak %10’u kadar bir paya sahiptir. Dünya toplam sermayesinin ancak küçük bir kısmını kullanabilmektedir (Gözen, 147-148). Bu verilerin günümüzde de çok farklı olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Öte yandan dünyanın en zengin 200 kişisinin sahip olduk­ları toplam servet, yeryüzündeki en yoksul 2,5 milyar insanın toplam gelirinden daha fazla ve bu 200 zenginin 112’si Amerikalılar tarafından temsil edilmektedir (Aslan, 195). Bu rakamlar zaman zaman değişim gösterse de ibre her zaman Amerikalılar tarafını göstermektedir veya zenginlerin ilk fırsatta oralardan em­lak edinme arzusunda oldukları bilinmektedir. Hemen yanı başımızda, Asya’da kendi ekonomik yapılarını değiştiren bir gelişme yaşanmış ve kimi ülkeler ola­ğan üstü gelişme göstermiştir. Ekonomistler, sanayileşmenin başladığı yıllarda, İngiltere’nin elli yıl içerisinde, Amerika’nın ise elli yıldan az bir sürede kişi başı üretimlerini ikiye katladığını belirtmektedirler. Çin ve Güney Kore ise bunu yak­laşık olarak on yıl içinde başarmıştır (Brzezinski, 213-214). Başta Türkiye olmak üzere İslam coğrafyasının böyle bir dönüşümü gerçekleştirmesinin önünde bir engel bulunmamakla birlikte, vakıa maalesef istenilen düzeyde değildir. Köklü bir değişimin yaşanması için ise öncelikli olarak paradigma değişimine ihtiyaç duyulduğu ortadadır.

Öte yandan Amerika’nın temsil ettiği ekonomik gücü sadece emperyalist poli­tikalarından kaynaklanmamaktadır. Bunun altında yatan bir kültürel egemenlik de söz konusudur. Amerika’nın kitlesel kültürü, özellikle dünya gençliği üzerin­de manyetik bir çekim gücüne sahiptir. Cazibesi, yansıttığı hazza dayalı yaşam biçimine dayandırılabilir, ama küresel cazibesi ortadadır. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın dörtte üçünü kapsamaktadır. Amerikan tutkuları, yeme alışkanlıkları, giyim kuşam tarzı, dünyada gittikçe daha çok tak­lit edilirken, Amerikan popüler müziği de aynı şekilde baskındır. İnternet dili İngilizcedir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin içeriğini de etkilemektedir. Ame­rika yüksek öğretim arayanların Kabe’si haline gelmiştir. Yarım milyon öğrenci Amerika’ya akın etmekte ve bunların en yeteneklileri asla ülkelerine geri dön­memektedirler. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlar neredeyse bütün kıtalarda her kabinede yer almaktadır (Brzezinski, 45). İnsanı ortak değer ola­rak alıp temele günlük yaşamda hazcılığı, yüksek verim ve kaliteyi yerleştirmesi sebebiyle Amerikan kültürü hala kendisini dayatmaktadır.

İktisadın kavramları ile küreselleşmenin bir arz mı, yoksa bir talep mi olduğu önemli bir sorudur. Az gelişmiş, gelişmekte olan veya ikinci dünya ülkeleri ola­rak tanımlanan bizler küreselleşme olgusuna sürekli bir talep olarak yaklaş­maktayız. Yani ortaya çıkan yeni şeyler var ve bizler bunlara talip oluyoruz. Acaba küreselleşme olgusunun içerisinde kasıtlı bir arz veya talebi oluşturma girişimi bulunamaz mı? Bu sorunun cevabı elbette ki "evet" olacaktır. Hal böyle olmasaydı "reklamcılık" sektörü neden var olsundu ki? Beğenelim ya da beğen­meyelim küreselleşme olgusunu besleyen egemen güçler dünyanın geri kalan kısmının da bu sürece katılmasını istemekte ve onları buna tahrik etmektedir. Geri kalan kısmı da bunu kabullenerek mecburen bu sürece dâhil olmaktadır.

Günümüzde küreselleşme sürecinin ve bu sürece katılabilmenin en önemli un­surları olan açık toplum, serbest piyasa, çoğulcu siyaset, özgür birey ve huku­kun üstünlüğüne dayalı yönetim şekilleri İslam toplumlarından epeyce uzakta görünmektedir. Bunların yerine, daha çok demode olmuş ve işleyişi problemli olan merkeziyetçi diktacı-ideolojik-dogmatik devlet mekanizması, içe kapa­lı ve hareketliliği düşük dinî cemaatler, az gelişmiş ekonomi ve ticaret, klasik ve ideoloji ağırlıklı eğitim sistemleri ve tüm bunların ortaya çıkardığı kalitesiz, üretemeyen-tüketen, düşünemeyen-ezberleyen, tartışmayan-kabul eden, çoğu zaman dogmatik ve özeleştiriden uzak insan modellerine sahiptir denilebilir (Gözen, 149). Bunun altında yatan sebep İslam dünyasında egemen olan din ve siyaset ilişkisi olarak görünmektedir. Din adına veya dinî gerekçelerle kurulan devletler kısa sürede dini ele geçirerek onu devletin dini haline getirmektedir­ler. Bu noktadan itibaren de dinin öğretileri, artık devletin itibarı, gücü ve nüfu­zu ile ilişkili hale gelmektedir (Fuller, 45). İnsanın mutluluğu ve saadeti için araç olan devlet birdenbire amaç haline dönüşmektedir. Bu alanda yeterli seviyede fikir üreten çıkmamakta veya üretenlere iyi gözle bakılmamakta ve yöneticilerle (iktidar) yönetilenler (muhalefet) arasında bir dizi kavga sürüp gitmektedir. Bu kavganın sonucu bir türlü yönetilenler lehine sonuçlanmamaktadır.

Müslümanların oluşturduğu bu durum bir kader olarak algılanabilir mi? Şüp­hesiz bu sorunun cevabı "hayır" olacaktır. O halde yol ve yöntem ne olabilir? Mademki insan hayatını anlamlı ve amaçlı kılan şey insanın elinden alınamayan ruhsal ve tinsel özgürlüktür (Frankl, 71, 97), öyleyse bu özgürlüğün temellerinin de sağlam olması gerekmektedir. Eyleme dönüşmeyen bütün muhalif düşün­celere kapı açmak ve onları cesaretlendirmek gerekmektedir. Onları sorundan daha ziyade, çözümün parçası haline getirmek mümkündür ve bunun yolları aranmalıdır.

Ortada inkâr edilemeyecek birçok kültürlü ve birbirinden haberdar olan dünya var. Bu dünyada küreselleşme olgusunun reddedilmesi mümkün değildir, ancak tamamen teslim olmayı gerektiren bir durum da yoktur. Bu durum bizi yeni bir soru ile karşı karşıya getirmektedir: Küreselleşmenin ne kadarına evet ve ne kadarına hayır diyeceğiz. Bu soru aslında yeni bir soru değil ve Osmanlı’dan günümüze sürekli tartışılan bir problemdir. Belki bu soruya açık seçik ve net bir cevap bulunamayacaktır ama cevabı bulmak için aramaktan başka çare de görünmemektedir.

Gelecek ve Beklentiler

Gelecek ve beklentilerimiz açısından iki türlü tavır gerçekleştirmemiz müm­kündür. Ya olup bitenlerden herhangi bir şikâyetimiz olmaksızın vakıaya tes­lim olmak ya da sonucunu Allah’a bırakmak kaydıyla geleceğimizi planlamak.

Bilimsel veriler ve sağlam akıl ikinci yolun benimsenmesinin zaruri olduğunu göstermektedir. Çok iyi bilmekteyiz ki tarihi nesne olanlar değil, özne olanlar şekillendirmektedir.

Yaygın kanaat açısından küreselleşme konusunda ikili bir tavır gelişmektedir. Genellikle siyasî ve ekonomik yönüne "evet", dinî ve sosyal yönüne "hayır" de­nilmektedir. Siyasî ve ekonomik yönüne "evet" diyerek vakıaya teslim olmak sorunlarımızı çözmemekte, başta İslam ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde bu gerekçelerden dolayı birçok savaş çıkmakta veya devam etmek­tedir. Bu resmin değişmesi için insiyatifin edilgen durumdaki ülkelerin elinde olması gerektiği ortadadır. Dinî ve sosyal yönüne "hayır" denildiğinde de, kast edilen dinî ve sosyal yapının ne olduğu sorusu kendisini hissettirmektedir. Öyle veya böyle kendi sorunlarını kendisi çözemeyen toplumların varacakları yer pek de hoşlarına gitmeyecektir. Bir insan teslim olmak veya acı çekmenin kade­ri olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalmakta, bunu tek ve eşsiz görevi olarak kabul etmektedir. Acı çekerken bile evrendeki eşsizliğini, taşıdığı yüke katlanma yolunda kullanmaktadır (Frankl, 81). Bu katlanma duygusunun, küreselleşme karşısında, acizlikten öte azizliğe, yaratıcılığa ve üreticiliğe dönüştürülmesinden başka çare görünmemektedir. Başarı bir tesadüf değildir ve tarihi nesne olan değil, özne olan toplumlar şe­killendirmektedir.

Dindarlığımızı bir kenara bırakarak şu soruları da sorabiliriz: Biz kimiz, koru­nacak değerlerimiz nelerdir, İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet/ Hz. Peygamber, bizim için ne anlam ifade eder? Şayet söz konusu referans­lar değerlerimizin bir parçası ise bu değerleri nasıl koruyacağız? Farklı cevap ihtimalleri bulunmakla birlikte, kendisini buralı sayan herkesin bizden biri ol­duğunu, hayatımıza pozitif değer katan şeylerin değerlerimiz olduğunu ve bu kaynakları doğru anlamak için tartışma ortamlarımızın her zaman açık ve hazır olduğunu söyleyebiliriz. Tercüme, ithal veya taklit cevap ve reçeteler yerine, küreselleşmenin gerçeklerini göz önünde bulunduran ancak kendi gerçekliğini esas alan teorilerin/cevapların işimize yarayacağını söyleyebiliriz. Bir Müslüman olarak Kur’an’ı veya Peygamber’i (sünnet/akıl) dinî değeri açısından elbette ki tartışmaya açacak durumumuz bulunmamaktadır. Ancak, hangi Kur’an, hangi sünnet veya hangi peygamber anlayışı gibi sorularla, benimsediğimiz din anla­yışını belirgin hale getirmemiz, dinimizi ve dünyayı daha iyi anlamamıza katkı sağlayacaktır.

Küreselleşme olgusunun bir tarafında tartışmasız bir biçimde egemen Batı ve Amerika’nın bulunması, geleceğe yönelik teorilerde onların da yer alması gerçeğini, şimdilik, kaçınılmaz hale getirmektedir. Egemen güçler haklı ola­rak kendi gelecek ve refahlarını ön planda tutmaktadır. Bunun temini için de her türlü eylem veya girişimi mübah görmektedirler. Mesela Amerika kendi­sine yakın yönetimleri görevde tutabilmek amacıyla, kendisine karşı gördüğü yönetimleri gizli operasyonlar veya doğrudan askeri müdahalelerle devirmek­ten asla çekinmemiştir. Bu müdahale listesi oldukça baş döndürücüdür: Kore (1950-1953), İran (1953), Guatemala (1954), Kosta Rika (1955), Suriye (1957), Endonezya (1958), Dominik Cumhuriyeti (1960), Peru (1960), Ekvador (1960), Kongo (1960), Vietnam (1961-1973), Küba (1961), Brezilya (1964), Şili (1972), Angola (1975), Nikaragua (1981), Lübnan (1982-1984), Granada (1983), Panama (1989), Irak/Kuveyt Körfezi (1991), Somali (1993), Bosna (1994-1995), Kosova (1999), Afganistan (2001 devam ediyor) ve Irak (2003-devam ediyor) (Fuller, 283, 324). Yapılan müdahalelerin insanlık uğruna olduğu iddiası var ise ölüm ve yıkımdan başka bir şey getirmeyen bir trilyon doların üzerindeki harcanan pa­ranın yalnızca onda birinin okullar, üniversiteler, hastaneler, klinikler ve eğitim kurumlarına harcanması bu bölgelerde yaşayan insanların yaşam kalitelerine ciddi katkı sağlardı. Belki bu varsayımımız ne Amerikalılar tarafından ne de öteki egemen güçler tarafından ciddiye alınacak ve kendi bildiklerini okumaya devam edeceklerdir. Yaklaşık iki yıla varan ve hemen yanı başımızda cereyan eden Suriye gerçeği, bazı yönleri ile bunun örneklerinden birisidir. Şayet küre­selleşme bir etki-tepki olayı ise bizler hadisenin tepki kısmında yer almakta ve çözüm için, tırnağımız varsa, kendi başımızı kaşımaktan başka çıkar yol görün­memektedir.

Geleceğe yönelik teorilerde Amerika ve Batı’nın varlığı/var olması gerektiği hu­susu, aslında o toplumların bir tek ulus ve dini temsil ettiği anlayışı ile ele alın­mamalıdır. Bunun yerine onların içinde her din ve medeniyetten insanların bu­lunduğu, o toplumların şahıs veya ırklardan daha çok ilkelerden oluştuğu ve söz konusu ilkelerin şayet hakikati temsil ediyor ise müminin yitiği olan hikmetin bir parçası anlayışı ile ele alınmalıdır. Aksi takdirde bir tepkisel duruş sergilenmiş olmaktadır ve tepkisel duruş çözümü değil, kavgayı körüklemektedir. Ayrıca bu noktada değerlerin yaşatılması sorununu da göz önünde bulundurarak, soruna değil, çözüme odaklanmak gerektiğini de hatırlamak gerekmektedir.

Değerlerin Yaşatılması Sorunu

Değerler, şeylerin olduğu gibi kabullenilmesinin ötesinde, şeylerin nasıl olma­sı gerektiğini gösteren ilkeler olarak tanımlanabilir (Covey, 27). İlkeler, olgular ve gündelik hadiselerin ötesinde, bizi biz yapan ve hayatımıza renk katan yol göstericilerimizdir. O halde bu ilkelerin ne kadar evrensel olduğu veya olgu­larla ilişkisinin yapısı gözden geçirilmelidir. Evrensel olduğunu iddia ettiğimiz değerlerin yaşatılması, tabiatı gereği bazı destekçilere ihtiyaç duymaktadır. Bu destekçileri merkezden çevreye doğru sıralayacak olursak, sağlam kişilik, po­zitif çevre, aile, akrabalar, komşular, mahalle, şehir ve devlet olarak sayabiliriz.

Bütün bu unsurlarda insan belirleyici faktördür ve insanın düzgün olmadığı bir yerde düzgün kurumların olmasını bekleme hakkımız da yoktur. Değerlerin ya­şatılması için gerekli olan bütün destekçilerin sağlam kişilik temeli üzerine inşa edilmesi gerekmektedir.

İçinde yaşadığımız toplumda kimi farklılıkların bulunduğu bir vakıadır. Bu farklı­lıklara karşı nasıl bir tutum takınacağımız tartışmaların düğümlendiği en önemli sorun olarak görünmektedir. Ne türden fikirler ileri sürülmüş olursa olsun, ta­rihi tecrübenin ışığı veya sosyal realitenin rehberliğinden olayları inceleyecek olursak, bu türden farklılıkları dışlamak veya yok saymak yerine, onların da bir değer olduğunu kabul etmek ve bizim yaşamımızda yerinin olabileceğini kabul etmek daha mantıklı görünmektedir. Dünyanın doğası veya yaratıcı iradenin tercihinin bu yönde olduğu da zaten açıktır.

Değerler ve Birey

Değerlerin yaşatılması konusu doğal olarak kişilik ile ilişkili olup, bu çaba elbet­te ki sağlam birey ve kişilik sayesinde mümkün olacaktır. Kişiliği ve karakteri güvenilir olmayan insanların temsil ettiği değerlerden de söz edilemez. Psiko­loji alanında yapılan çalışmalar kişisel bütünlüğün önemi, şartları ve örnekleri ile doludur (Cüceloğlu, 101 vd.). Üzerinde durulan konular genellikle özü, sözü, doğru olmak, değerler ve ilkelerle ahenk içinde yaşamak, bir duruş içinde ol­mak ve geleceği inşa etmek gibi hususlardır. Mevlana’nın meşhur tasviri ile "ya olduğu gibi görünen ya da göründüğü gibi olan" insanın inşasına yönelik gay­retlerdir. Sağlam birey ve kişilik anlayışımız ise çocukluğunda, gençliğinde veya hayatının herhangi bir evresinde verdiği kararlardan dönmeyen, sabit fikirli in­san olarak değil, hakikati ve doğruyu kabullenmeye her zaman açık, dürüst ve ilkeli insan olarak algılanmalıdır.

Hz. Peygamber’in getirdiği mesajı yaymak için geçirdiği bütün mücadele süre­cinde, kendisine yönelik her türlü ithamın yapıldığını görmekteyiz. Ancak Onun kişilik sahibi, ahlaklı, güvenilir (el-emîn) ve dürüst olması konusunda herhangi bir eleştirinin getirilmediği, buna karşılık muhaliflerinin dahi onun bu özelliği­ni takdir ettiğini bilmekteyiz. İslam adına fikir üretirken, insanlara ve insanlığa mutluluk getirecek, onların hayat kalitelerini artıracak bir değerler bütününden söz ediyor isek bu değerleri temsil eden kişinin tebliğden önce temsili esas alan kişi olması gerektiğini ifade etmek gerekmektedir.

Değerlerin yaşatılması problemi ele alınırken, ileri sürülen iddiaların ortaya ko­nulan bir pratiği olmadan taleplerde bulunmak bir bakıma havanda su dövme­ye benzeyecektir. Hz. Peygamber’in ashabı (arkadaşları) ile olan ilişkisi bireyin inşasının en güzel örneği olarak ele alınabilir. Bu çevrede bireyin hak ve özgürlükleri göz ardı edilmeyip, insanların huy, karakter ve yönelişlerine göre, bir bütünün parçası halinde oldukları hatırlanmalıdır. Her insanın farklı bir tabiata sahip olması, onun diğerlerinden farklı olmasının da sebebidir. Bundan dolayı İslam’ın renk verdiği toplumlarda, tek tip insanların var olması gerektiği tezini ciddiye almamak gerekir.

Değerlerini, kişiliğinde temsil eden insanların içinde bulundukları toplumlarda aktif ve etken bireyler olması gerekmektedir. Edilgen ve içinde bulunduğu kaba göre şekil alan insanların geleceğe vaat edecekleri bir iddiaları bulunamaz. Sa­hip olunan değerlerin sağlıklı bir çevrede korunması açısından temel dinî kay­naklar zengin metinlerle doludur. İslam’ın savaş ve kılıç zoru olmaksızın üç kı­taya yayılması bu gibi hususların diğer din mensupları tarafından fark edilmesi sebebiyledir.

Değerlerin bireyler tarafından temsil edilmesi bireylerin yalnızlaşması olarak algılanmamalıdır. Yalnızlık, kapitalizm ahlakının yan ürünü durumundadır ve İslam kültürü açısından tasvip gören bir yaşam tarzı değildir. İslam ahlakı açı­sından insanlar sosyal bireylerdir ve başta aileleri olmak üzere toplumun diğer katmanları ile ilişki halindedirler. Bu ilişkinin gerçekleştirilmesinin birinci mekânı camilerdir. Bu yapıları "sâlih amel"i gerçekleştirmek isteyen inananların oluş­turduğu; vakıf, dernek, cemaat ve diğer sosyal teşekküller izlemektedir. Bireyin oluşumunu engellemediği sürece bu yapıların oluşumunda bir sorun yoktur ve hatta toplum ya da değerlerin yaşatılması açısından gereklidirler.

Değerler ve Toplum

İslam’ın değerleri ve bu değerlerden hareketle oluşturulan İslam kültürü ilk önce Müslüman aileler içinde hayat bulmaktadır. Bir kurum olarak Müslüman’ın aile yapısı dini yaşayacağı ilk ortam olarak kabul edilmelidir. Batının, insanı bi­reye indirgeyen ve onu adeta bir makine olarak algıladığı çağımızda, anne ba­baya ihtiram, kadına verdiği değer ve çocuklara yönelik geliştirilen sevgi ortamı insanın insanlığını muhafazası olarak kabul edilebilir. Teknolojinin sözde hayatı kolaylaştırdığı Batı dünyasında bazı işlerin yolunda gittiği doğrudur. Ancak İs­lam kültürünün egemen olduğu bir aile atmosferinde yaşanan haz, neşe, huzur ve mutluluğun oralarda bulunduğunu söylemek oldukça zordur.

Küreselleşen dünyada Müslümanların sahip olduğu aile yapısı korunarak geliş­tirilecek olursa İslam kültürünün gelecek nesillere aktarılmasının en güvenli ka­lesi olacaktır. Bu yapı içerisinde yaşlı insanlar işi bitince geri dönüşüm kutusuna atılacak meta olarak görülmemektedir. Bunun ötesinde, bir vefa anlayışı çerçe­vesinde, küçükken kendisini yetiştirip büyüten insanlara, bilgi ve tecrübelerin­den faydalanmak üzere baş üstünde yer verilmektedir. Anne ve baba arasındaki sevgi ve saygı, aileyi ayakta tutan ahlak ve namus anlayışı o aileye farklı bir nezahet ve değer kazandırmaktadır. Gayrı meşru ilişkinin girmediği Müslüman aile ortamında dünyaya gelen ve orada yetişen bir çocuk anne ve babasını ta­nımakta onların sevgi ve şefkatinden mahrum kalmaksızın büyüyebilmektedir. Saygı, sevgi, din ve imanın egemen olduğu ortamda yetişen birey bu değerleri doğal olarak kazanmakta ve kendiliğinden geleceğin Müslüman’ı olmaktadır.

Şehirlerimiz caddeleri, sokakları, evleri ve mahalleleri ile birlikte, değerlerimizi yaşatan organizmalar olmadığı sürece, düzensiz kalabalıklar olmaktan öteye gitmeyecektir. Küreselleşen dünyada İslam’ın günümüz toplum yapısına kata­cağı en önemli değer, "müminler kardeştir" veya "kendisi için istediğini, kardeşi için istemeyen gerçek mümin değildir" anlayışında ifadesini bulmaktadır. Müs­lümanların egemen olduğu toplumlarda kurallar Müslüman’a göre değil, insana göre şekillenmelidir. O toplum içerisinde, tıpkı Müslümanlar gibi diğer din ve kültür mensupları da kendi dinlerini özgürce yaşayabilmelidir. Müslümanların egemenliğini esas alarak insanları zoraki müslümanlaştırmaya veya İslamî hü­kümlere itaat ettirmeye çalışmak ikiyüzlülüğün yani münafıklığın yaygınlaştırıl­masına çalışmak anlamına gelecektir. İslam’ın öngördüğü toplumda, insanların Müslüman olmaya özendiği fertler ve bu fertlerin oluşturduğu kurumlar bulun­malıdır. Günümüz dünyasında özellikle Müslümanların yaşadığı toplumlar hem kendi içlerinden hem de dışarıdan, "toplumsal sorunların İslamîleştirilmesi" gibi bir sıkıntı ile karşı karşıya bulunmaktadır. Toplumda ortaya çıkan her sorunun çözümünü, İslam dininden beklemek veya İslam’ın sırtına yüklemek gibi bir alışkanlık sürüp gitmektedir. Ekonomik, siyasî veya sosyal sorunların çözümü öncelikle ekonomi, siyaset ve toplumda aranmalı, bu alanlarla ilgili oluşan bilim dallarından istimdat edilmelidir. Dini konularda bilgi ve birikime sahip kanaat önderleri, aydın veya bilim insanlarının, kendilerine yöneltilen her türlü soruya cevap verme gibi bir zorunluluklarının olmadığını hatırlamaları gerekmektedir. Değerlerle ilişkisi açısından din, hayatın, murad-ı ilahîye göre şekillenmesini is­temekte ve bunun nasıl gerçekleşeceğini insana bırakmaktadır. İslam tarihi bo­yunca yetişen âlim, arif ve hakîmlerin ortaya koydukları eserler ve bu eserlerin birbirinden farklı oluşu, bu gerçeğin ifadesinden başka bir şey değildir.

Değerler ve Din

İslam dini söz konusu olduğunda, karşımızda iki temel yapının bulunduğunu hatırlamak gerekmektedir. Bunlardan birincisi, kaynağı ilahî olan, temel kitabı Kur’an olan, taşıdığı değerler itibariyle tamamen evrensel olan, zaman, mekân üstü olan ve şahıs, bölge ya da etnisiteyi esas almak yerine ilkeyi esas alan, Allah katındaki tek din olan İslam’dır. İkincisi ise tarih boyunca Müslümanların bu dinden anladıklarıdır. Yani kaynağı beşerî olan, temel kitaplar; fıkıh, tasavvuf, tefsir, hadis, menkıbe veya kelam kitaplarından oluşan geleneksel birikimdir.

Taşıdığı değerler itibariyle, içinde yaşadığı toplum veya coğrafyanın belli bir kesimini ilgilendiren, ilke yerine çoğunlukla şahıslar üzerine kaim ve tamamen İslam’ın bir yorumu olan İslam anlayışlarıdır. Hz. Peygamber’in yaşadığı zaman dilimi, yeni oluşumların ne ölçüde İslamî olup olmadığının belirlenmesi ile ilgili olarak bir kıstas görevi görecektir. Öte yandan İslam’ın ideal anlayışının ve tat­bikatının, hiçbir şekilde, belli mekânlara ve zaman dilimlerine hasredilmesi de İslam’ın evrenselliği ile bağdaşacak türden değildir (Onat, 128).

Müslümanlar İslam karşısında sorumludurlar, onu anlamak, anlatmak ve tem­sil etmek gibi yükümlülükleri vardır. İslam anlayışları karşısında ise böyle bir sorumlulukları bulunmamakta, olsa olsa onu güncellemek veya yeri geldiğin­de eleştirerek daha iyiyi yakalamakla mükellef oldukları kabul edilebilir. İslam anlayışları ile kast edilen açıktır ki; tarih boyunca ortaya çıkmış olan mezhepler veya dinin anlaşılış biçimleridir. Bu oluşumların hiç birisi İslam’ın tek temsilcisi olma hakkına sahip değildir. Küreselleşme bugün ile ilgili bir olgu olduğuna göre, geçmişten günümüze ancak ilkeler taşınabilecektir. Bu ilkelerin evrensel ve mezhepler üstü olması gerekmektedir. Bu realite mezhep gerçeğini göz ardı etmek veya dine hizmet etmek adı altında oluşan sosyal yapıların görmezden gelindiği veya lüzumsuz telakki edildiği anlamına gelmemelidir. Mesele yerel olanın, evrensel olduğu zehabına kapılmaktan uzak durmaktır.

Günümüzde İslam dünyası çeşitli devlet, etnik unsur, kültürel yapı ve farklı coğrafyalardan oluşmaktadır. Bu gerçeklik, şayet bu toplumlar arasında bir ilişki veya bağ geliştirilmek isteniyor ise bu farklılıkların göz önünde bulun­durulması gerektiği şeklinde bir sonuca götürmektedir. Bu toplumların İslam paydası altında bir araya getirilmesi, ancak mezhepler üstü bir bakış açısıyla mümkün görünmektedir. Mezhepler kültürel öğelerle dolu olduğuna göre ve insanlar kendi kültüründen kolay kolay vazgeçmeyeceğine göre, kendimiz için beklediğimiz hoş görüyü, öteki Müslümanlara da göstermekten başka çare görünmemektedir.

Başta Hz. Peygamber’in şahsına yönelik olan anlayışımız olmak üzere şahıs ek­senli bir din anlayışına sahip olduğumuz söylenebilir. Oysa bu algı ne Kur’an’la örtüşmekte, ne Hz. Peygamber’in hayatında yer bulmakta ne de sağlıklı bir in­san anlayışına kaynaklık edebilmektedir. Yaklaşık olarak 600 küsür sayfadan oluşan Kur’an-ı Kerim’de başta Hz. Muhammed olmak üzere adı geçen pey­gamber sayısı oldukça sınırlı ve yaklaşık 24 civarındadır. Oysa evrensel hakikati dile getiren bu kitabın başından sonuna kadar dile getirdiği ilkeler manzumesi bulunmaktadır. Bu ilkelerin siyasette zulmün kaldırılıp, adaletin tesisi, ticarette aldatma ve aldanmanın yasaklanması, hukukta kul hakkının gözetilmesi, aile ve ahlakta aşırılık ve namusluluğun temini ve bu ilkelerin insanlığa tebliği şeklinde özetlenmesi mümkündür. İslam dini şahıs eksenli bir din olmaktan öte ilke ek­senli bir dindir. Bu ilkeler evrenseldir ve bunların başında da hakikatin insanlığın ortak malı olduğu ve bulunduğu yerde alınması gerektiği vardır. İnsanlığın ha­yatının dengeleri bozulduğu için İslam kültürü, İslam’dan önceki dönemi cahi- liyye devri diye adlandırmıştır. Hz. Peygamber’in en büyük düşmanını cehaletin babası (Ebû Cehil) sıfatıyla mahkûm etmiştir. İslam kendi geleceğini olmazsa olmaz bir biçimde, cehaletin zıddına, yani bilgiye emanet etmiştir.

Koskoca İslam dinini bir tek mezhep ya da meşrebe mahkûm etmeye hiç kim­senin hakkı yoktur. Kur’an’a hiçbir kimsenin bir harf dahi ekleme ya da çıkarma hak ve yetkisi yoktur. Ancak hiçbir kimsenin de Kur’an’ı yeniden ve farklı biçim­lerde anlama ve yorumlamaya engel olma hak ve yetkisi de yoktur. Tam tersine, teşvik edilmesi ve yeni kuşakların cesaretlendirilmesi gereken husus budur. Din tektir, ancak yorumları çoktur. Evrensel ve küresel olanı yakalayanlar kalıcı ve yaşatıcı olacaktır.

Sonuç

Küreselleşen dünyada değerlerin yaşatılması ve korunması konusunda yapıla­cak en sağlam şey savunucusu olduğumuz ilkeleri yeniden tartışmaya açmak ve onları doğru anlayıp anlamadığımızı, sahih bir biçimde yorumlayıp yorum­lamadığımızı test etmek gibi görünmektedir. Bunu yapmak değerlerimizi inkâr ettiğimiz anlamına gelmemekte bunun ötesinde onlara sahip çıktığımız ve gün­demde tuttuğumuz anlamını taşımaktadır.

Günümüzde İslam’a, üzerine binilip de başta cennet olmak üzere, bizi dünyanın yücelik, ululuk, efendilik, güçlülük vb. üstünlük ifade eden bütün sıfatlarına ta­şıyacak bir meta gözüyle bakmaktan vazgeçmek gerekmektedir. İslam’ı bir din olarak kabul edip, onu siyaset, ideoloji, fen bilimleri veya sosyal bilimler kay­nağı olarak görmekten vazgeçmek gerekmektedir. İslam’ın temel hedefi inancı sahih, ahlakı ve yaşantısı düzgün insanlar yetiştirmek ve insanlığa bu şekilde tavsiyede bulunmaktır. Dinin temel metodu tavsiye ve hatırlatma olup cebir ve zorlama değildir.

Hayatı olması gerektiği gibi değil de olduğu gibi algılamak ve fikirlerimizi bu­nun üzerine inşa etmek, küreselleşme konusunda bakış açılarımızın netleşme­sine katkı sağlayacaktır. Var olan durum iyi olan ile daha iyi olanın veya güçlü olan ile daha güçlü olanın ilişkisi sonucu ortaya çıkmış bir yapı olarak görün­mektedir. İnsanın yaratıcılığına vurgu yaparak durumu kabullenmek kendimizi yeniden inşa etmemizi sağlayacak ve geleceği daha net görmemize yardımcı olacaktır.

 

Kaynakça

Adnan Aslan, (2002). Küreselleşme İslam Dünyası ve Türkiye. "Küreselleşme ve Din". İstanbul: Ensar Neşriyat.

Doğan Cüceloğlu, (2000). Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı. (Haz: Şermin Yeni­ce). İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Enzo Traverso, (2009). Geçmişi Kullanma Kılavuzu, (Trc: Işık Ergüden). İstanbul Versus Kitap.

Graham E. Fuller, (2010). İslamsız Dünya, (Trc: Hasan Kaya). İstanbul: Profil Yayıncılık.

Hasan Onat, (2003). Türkiye'de Din Anlayışında Değişim Süreci. Ankara: Ankara Okulu.

Jared Diamond, (2010). Tüfek, Mikrop ve Çelik. (Trc: Ülker İnce). Ankara: Tübitak Popüler Bilim Kitapları.

Ramazan Gözen, (2002). Küreselleşme İslam Dünyası ve Türkiye. "Müzakere". İstanbul: Ensar Neşriyat.

Stephen R. Covey, (2012). Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı. (Trc: O. Deniztekin, F. N. Denizte- kin). İstanbul: Varlık Yayınları.

Victor E. Frankl, (1997). İnsanın Anlam Arayışı, (Trc: Selçuk Budak). Ankara: Öteki Yayınevi.

Zbigniew Brzezinski. (2005). Büyük Satranç Tahtası, (Trc: Yelda Türedi). İstanbul: İnklâp.

-----------------------------------------------


[i] Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

-----------------------------

Kaynak:

Küreselleşen Dünyada Değerlerin Yaşatılması Sorunu, Felsefe, Edebiyat ve Değerler Sempozyumu, KSÜ Rektörlüğü, Türk Felsefe Derneği ve Kahramanmaraş Belediye Başkanlığı, 01 -03 Kasım 2012, KAHRAMANMARAŞ

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20687446