Newton Fiziği ve Matematik

Newton Fiziği ve Matematik[i]

Prof.Dr. Şafak URAL[ii]

Matematiğin tarihi seyri, yani matematikte yapılan çalışmalar, antik Mısır ve Mezopotamya’ya veya mağaralarda bulunan bazı sem­bollere kadar geri götürülebilir. Fakat ben burada matematiğin, gün­lük yaşamda kullanılmasından veya uygulama özelliğini değil de do­ğanın anlaşılmasında bir dil olarak kullanılması özelliğini dikkate alacağım.

Bu açıdan bakıldığında matematik, Pitogarascılar ile birlikte yeni bir evreye girmiştir. Bu evreyi karakterize eden özellik, öyle görünüyor ki, matematik aracılığıyla fizik dünyanın yorumlanmasıdır. Pitagorascıların yaptığı şüphesiz, Mısır ve Mezopotamya başta olmak üzere çeşitli kültürlerde karşımıza çıkan türden bir uygulama değil­dir; farklı kültürler, matematik, aritmetik ve geometriyi, günlük ya­şama, yani alışverişi veya tarla ölçümünü de kapsayan günlük yaşama başarıyla uygulamışlardır. Fakat beni burada ilgilendiren taraf, Pitogarasçılar ile birlikte matematiğin (kavramsal yapısının], fizik dün­yanın anlaşılması ve açıklanmasında kullanılması olacaktır.

Aritmetik, sayılar aracılığıyla fizik nesneler arasında işlem ya­pılmasına olanak verir. Fakat toplama, çıkarma gibi basit işlemler aracılığıyla fizik nesneler arasında yapılan birtakım işlemlerin dışın­da Pitogarasçılar, sayıların kavramsal diyebileceğimiz özelliklerini fizik nesneler dünyasını anlamak için kullanmışlardır. Çift ve tek sayıların veya asal sayıların veya üçgen, dörtgen, beşken sayıların belirli fizik nesnelerle ilgi içinde düşünülmesi, fizik dünyayı matematik kav­ramlar aracılığıyla kurgulama, yorumlama ve anlama çabasını bera­berinde getirmiştir. Dolayısıyla da sayıların basit işlemler aracılığıyla fizik nesnelere uygulanmasının ötesine geçen bir anlayış söz konusu­dur. Sayıların sahip oldukları özelliklerin, fizik dünyanın yapı ve işle­yişini yansıttığını veya ortaya koyduğunu kabul etmek, Pitogarasçı- lar’da karşımıza çıkan bir özelliktir.

Bundan sonraki adım, Platon”un felsefesidir. Platon, sayılara idealar dünyasında varlık kazandırmakla yepyeni bir adım atmış ve aynı zamanda sonu gelmeyen bir tartışmanın da başlangıcını oluş­turmuştur. Bu tartışma içinde, Platon”un görüşleri Pitagorascılara göre bir adım öteye geçmiştir. Çünkü Pitagorascılar, sayılara fizik nesneler gibi varlık atfetmişler ve sayılarla fizik nesneler arasında bir tekabüliyet ilişkisi görmüşlerdir. Halbuki Platon sayıların kendisini soyut birer varlık olarak tasarlamış, onlara görünen âlemin dışında, bir “ideal” âlemde (fizik nesnelerle birlikte] varlık kazandırmıştır. Burada bizi ilgilendirebilecek olan nokta, zemini ne olursa olsun, fizik nesnelerle matematik arasında bir ilişkinin kurulmuş olmasıdır.

Fizik nesnelerle sayılar arasında kurulan ilişkinin görünen âlemin dışına taşınmış olması değil ilişkinin kendisi felsefi bir sorgu­lamanın konusu haline gelmiştir. Düşünce tarihinin Platon’a düşülen bir dipnot olarak görülmesini bu noktada aramak sanırım mümkün­dür.

Platon’da karşımıza çıkan soru ve sorunlar, bir yönüyle mate­matik felsefesinin konusunu oluşturmaktadır ve elbette tarih boyun­ca çeşitli düşünürler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat benim konuyla ilgim biraz daha farklıdır: Bu ilgi, Newton’la doruk noktasına ulaşan fizik nesneler ve matematik arasındaki ilişki­dir. Bu ilişki içinde en önemli gelişim şüphesiz kısmen Kopernik ve özellikle Kepler sayesinde gerçekleşmiştir.

Kopernik, ünlü güneş merkezli sistemini fizik dünyanın bir özelliği olarak düşünmüştür. Kitabına önsöz yazan arkadaşı (Ossian­der], (doğacak tepkilerden korktuğu için] bu bakışın aslında fizik gerçekliğin kendisinin bir ifadesi olmadığını, görünüşü kurtarmak amacıyla (save to phenomenon] yazıldığını söylemiştir. Beni burada ilgilendiren nokta, geometrinin fizik dünyaya uygulanmış olmasıdır. Bu çizgi, Kepler ile genişletilip ilerletilmiştir. Çünkü artık sembolik dil, doğanın doğrudan ifadesi halini almıştır. Matematik ifadeler (yani burada Kepler’in gezegenlerin hareketini ifade etmek için kullandığı ve artık bir doğa yasasını ifade eden matematik], yukarıda işaret etti­ğim ilişkinin tipik bir örneği olarak karşımıza çıkmış olmaktadır.

Bundan sonraki adım, kolayca tahmin edilebileceği gibi Galileo olacaktır. Galileo, il Saggiatore isimli kitabında, matematik ve geo­metriyi doğanın bir dili olarak ilan etmiş, doğayı anlamak isteyen bir kişinin bu dili öğrenmesi gerektiğini söylemiştir.

Gelişim, Newton ile birlikte doruk noktasına ulaşmıştır. Artık matematik tek başına doğanın anlaşılmasını sağlayan bir araç halini almıştır. Bu çizgi, kesintisiz olarak günümüze kadar gelmiştir. Fakat burada ufak bir sorun vardır: Einstein’nın ifadesiyle, matematiğin doğaya uygulanması en anlaşılmaz şeylerden birisidir.

Newton sisteminin Kant ile birlikte ortaya çıkan felsefi yorumu bu sistemin ilginç bazı özelliklerinin ortaya konulmasını sağlamıştır. Nitekim Kant’ın ifade ettiği gibi, Newton sistemi, doğanın akıl ile uy­gunluğunun bir göstergesidir. Diğer bir ifadeyle evren, akıl ile kavra- nılabilir bir yapıdadır. Bu bakış açısının arkasında matematik şüphe­siz önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü matematik formüller bize doğa yasalarını ifade etmek ve öndeyide bulunma olanağı vermekte­dir.

Newton sisteminin bizi ilgilendiren başka bir yönü, doğanın nesnel bir yapıda olduğuna ilişkin görüştür: Doğa, benim onu algıla­mamdan bağımsız ve dolayısıyla nesnel bir özelliğe sahiptir. İnsan, aklı yardımıyla doğayı anlayabilir; yani keşfedeceği doğa yasaları aracılığıyla onun işleyişini kavrayabilir. Yeter ki Galileo’nun deyişiyle onun yazıldığı kitabı anlayabilecek dili, yani matematiği ve geometri­yi kullanabilsin. İkisi arasındaki ahengin nereden gelmiş olduğunu şimdilik bir kenara bırakabiliriz.

Newton sistemi gerek dayandığı temeller açısından gerek içer­diği kabuller acısından bakıldığında, Aristoteles’in bilim ve felsefe anlayışı ile arasında özellikle şu iki noktada çok temel bir ayrılık içe­rir. Aristoteles’in evren tasavvuru organist ve teleolojik bir yapıda olmasına karşılık Newton sistemi, mekanist ve determinist bir yapı­dadır. Bu iki sistem arasındaki ayrımı aslında “Soru nedir?” şeklinde­ki bir soru aracılığıyla ele almak bize sorunu açık ve özlü bir şekilde inceleyebilme olanağı verebilir.

Şöyle düşünebiliriz: Her bilgisel (declarative] önermeye aslın­da bir soru önermesi eşlik eder; bu tür önermeler bir soruya cevaptır. Eğer soru önermeleriyle neleri (açık ve örtük olarak] talep ettiğimizi bilirsek, cevabın da aslında neyi amaçladığını, neleri açık veya örtük olarak varsaydığını ve hangi koşullara uygunluk içerdiğini, yani neyi, nasıl bilmeyi amaçladığımızı tanımlayabiliriz.

Soruları iki guruba ayırmak mümkün görünmektedir. İlki, em- pirik içerikli sorulardır; dolayısıyla da cevaplar gözlem ve deney veri­lerini içerecektir. Bu tür sorularla bir şeyin ne zaman, nerede olduğu­nu, kim olduğunu ve ne yaptığını vs. sorabiliriz. Yani kısaca, “nerede?”, “ne zaman?”, “kim?” gibi sorular bu grup içinde yer alır. Fakat bizi asıl ilgilendiren ikinci grup sorular olacaktır. Bu grupta aslında temel soru, “nedir?” sorusudur. Bu soru, ilk gruba ait olabile­ceği gibi ikinci gruba da girebilir. İkinci grup söz konusu olduğunda, “ne?” sorusu bir kavramın başına gelirse, saf bir felsefe sorusu ortaya çıkar. “İnsan nedir?”, “ahlak nedir?”, “kader nedir?” gibi sorular dikkat edilirse geleneksel felsefi sorunları ifade etmektedir. Bu ikinci grup sorular içinde bizim için asıl önemli olan sorular, “niçin?” ve “nasıl?” soruları olacaktır.

Bu iki soru, Aristoteles ve Newton fizik anlayışını ve araların­daki farkı apaçık bir şekilde ifade etmektedir.

“Niçin” sorusu, bir amaç (telos] öngörür ve organist bir doğa anlayışı içerir. Antikçağ felsefesinin mitostan logosa, mitolojik anla­tımlardan felsefi anlatıma bir geçiş olduğu dikkate alınırsa, Aristote­les’in bilim ve felsefe anlayışının “niçin?” sorusuna yönelme gerekçesi de anlaşılır. “Niçin” sorusunun bizi burada ilgilendiren önemli bir özelliği, bir olgunun (taşın düşmesi, evrenin varlığı, gezegenlerin hareketi, bir canlıyı karakterize eden özellikler vb.lerinin] açıklanma­sında, olgunun içinde bir erek barındırdığının kabul edilmesidir. Hâl­buki Newton sisteminde bir fizik nesnenin hareketi, bir ereğe bağlı olarak ele alınmaz; bir fizik nesne A noktasından B noktasına hareket ederken, dikkate alınması gereken özellik, ne nesnenin özü ne cevhe­ri ne de sahip olması muhtemel ereği (teleosu) olabilir. Hareket se­bebi, söz konusu nesnenin dışındadır; hareket sebebi, bir yasadır. Soru, dikkat edilirse, artık bir nesnenin nasıl hareket ettiğinin anla­şılması ile ilgilidir. Cevap, determinist ve rasyonalist bir evren öngö­rür: Çünkü yasa sayesinde herhangi bir nesnenin (düşen bir taşın, yörüngesi etrafında dolanan bir gezegenin veya bir uzay cisminin) hareketi artık anlaşılabilir hale gelmiş olur. Dikkat edilirse cevap aranan soru, “nasıl” sorusudur ve bu soru, ilgili nesnenin içinde bir erek aramayı gereksiz hale getirmektedir.

Bizi burada ilgilendirebilecek olan nokta, “nasıl sorusu”na veri­lecek cevabın, nicel bir dil kullanımını gerektirmesidir. Çünkü hare­ket eden cismin nitel özelliklerinin (mesela renginin, kokusunun, canlı veya cansız olmasının, niyetinin) bilinmesi hiçbir şekilde önem taşımayacaktır. Bir cismin, ağırlığı, ivmesi gibi ölçülebilir değerlerin bilinmesi gerekli ve yeterlidir; ve dolaysıyla tam da Galileo’nun dediği gibi, doğayı anlamak için onun dilini, matematiği ve geometriyi bil­mek gerekmektedir. Böyle bir evren, akılla kavranılabilir; çünkü tıpkı matematiğin kendisi gibi fizik dünya akılla uygunluk içindedir. Ama elbette sorumuz “niçin” değil de “nasıl” ise………………………………………………………..

“Ne” sorusu bir merak içerir: “Bu nedir?” denildiğinde örneğin “Bu bir telefondur.” gibi basit birtakım gözlemlere böyle bir soruya cevap verir ve sıradan meraklarımızı tatmin edebiliriz. Fakat soru kavramsal bir talep içerebilir ve artık entelektüel bir düzleme sıçra­ma yapılmış olmayı gerektirebilir. İnsan aklı entelektüel bir meraka sahip olduğunda bu soruyu, öyle görünüyor ki, “niçin” ve “nasıl” soru­larının öngördüğü (committed) bir çerçeve cevaplandırmaktadır. Bu sorulardan birisini diğerinin yerine koymak veya birisini yok farz etmek söz konusu değildir. Bir olguyu ne tek başına aklımızla ne de başta inançlar olmak üzere çeşitli kabuller üzerine kurarak anlayabi­liyoruz; dilimiz ve düşünce tarzımız, bu iki soruyla sınırlandırılmış, biçimlenmiş ve programlanmış gibi görünmektedir.

Bu noktada matematik ile fizik dünya arasındaki -eşsiz ve anla­şılmaz- uyuma dikkatimizi çevirebiliriz. Matematiğin dedüktif ve ispata dayanan, rasyonel yapısı mı bizi evreni rasyonel olarak görme­ye sevk etmektedir, yoksa fizik dünya gerçekten rasyonel bir yapıda olduğu için mi matematik bize doğanın sırlarını vermektedir? Fakat böyle bir soruyu cevaplandırmak isteyen birisinin sanırım öncelikle matematiğin bazı özelliklerini tartışması gerekir.

Matematiğin formel ve niceliklerle iş gören yapısını dikkate alarak, onun soyut bir dil olduğunu söyleyebiliriz. Bu soyutluk, nicel değerler arasında işlem yapılmasını özellikle ve öncelikle içermekte­dir. Bu nokta, sayıların, tek tek nesnelerin birer soyutlaması olarak aklımız tarafından oluşturulduğunu kabul etmek için güçlü bir gerek­çe olarak kullanılmak istenilebilir. Nitekim sayıların, içinde yaşadığı­mız nesnelerden hareketle ve bir soyutlama yoluyla kurgulandığı sıklıkla ve yaygın olarak ileri sürülür. Fakat sanıyorum “eşitlik” kav­ramı, matematiğin soyut ve nesnel bir dil olma özelliği ile çok daha yakından ilgilidir. Doğada sürekli bir değişim, dönüşüm, devinim ve oluş vardır; hatta bir aynılıktan veya benzerlikten de söz edilebilir, fakat bir eşitlikten söz etmek hiç de kolay değildir. Çünkü eşit olan iki şeyden söz edebilmek önce soyut bir “eşitlik” bağıntısına ve kavramı­na sahip olmak gerekir. Dolaysıyla eğer matematiği soyut bir dil ola­rak nitelendirirsek, bu soyutluğu “sayı” kavramı dolayısıyla değil, “eşitlik” kavramı dolayısıyla savunabiliriz.

Matematik dilin doğaya uygulanması, “eşitlik” kavramı aracılı­ğıyla gerçekleşmektedir; bu olanak, öyle görünüyor ki doğanın kav­ramsallaştırılmasına da zemin hazırlamaktadır. Matematiğin soyut bir dil olması ve bu dil aracılığıyla doğanın anlaşılması, “eşitlik” kav­ramı sayesinde mümkün olmaktadır.

Soyut düşünceyi “sayı” kavramı yerine “eşitlik” kavramı ile iliş- kilendirmenin diğer bir gerekçesi, düşünce eyleminin aslında farklı nesneler veya olguların arasında ilişkiler kurmaya yatkın olmasıdır.

İki şeyin birbirine benzer veya aynı boyda (ağırlıkta, renkte vs.] olması, onların eşit olması demek değildir. Benzerlik, iki şeyden birisinin diğerinden büyük (veya küçük] olması, ancak eşitlik bağıntı­sı aracılığıyla türetilebilecek bir ilişkiyi ifade edebilir. Çünkü büyük­lük veya benzerlik, bir eşit olmama durumudur, ama eşitlik bağıntısı­na götürecek bir bağıntı değildir. Algı dünyamızı, eşitsizlikler, çokluklar ve değişim/dönüşümler aracılığıyla ilişkilendirmek, tasvir etmek ve kurgulamak sanırım çok daha yerinde olacaktır. Dolayısıyla da “eşitlik” bağıntısı, aslında kendi başına bir soyulama işlemidir ve sayma işlemini de öncelemektedir. Nitekim “eşitlik” kavramı olma­saydı, “çokluk/azlık” kavramları ve hatta belki soyut “tek tek nesne” kavramı da olabilirdi; ama sanırım sayma işleminin dayandığı soyut bir “sayma” kavramı olamazdı. İki tek tek nesnenin biraraya gelip “2” ettiğini düşünebilmek, açıktır ki ancak “eşit” kavramı sayesinde mümkün olabilir. Tek tek nesnelerin algılanması, eşitlik kavramı ol­madan, (sayma işlemine değil de] sayı kavramına bizi götüremez. Yani kısaca matematiğin soyutluğunu ve fizik dünyaya uygulanmasını “eşitlik” kavramı aracılığıyla anlamaya çalışmak daha yerinde olacak­tır.

“Bağıntı” kavramının diğer bir özelliği, -herkes tarafından aynı şekilde- tasarlanabilir olmasıdır; bu özellik, tasarlanabilirliğin, iletile­bilir olmasını içermektedir. Bu noktada şöyle düşünebiliriz: Fizik dünyanın tek tek nesnelerden oluştuğu kabul edilebilir. Bunu sonu­cunda da, iletişimin, tek tek nesneleri adlandırmak ve kavramsallaş­tırma yoluyla gerçekleştiğini ve bilgilerin aktarılabildiğini düşünebili­riz. Gerçekten de herhangi bir dilde, örneğin “kalem” kelimesiyle, ortak olarak belli bir nesneye işaret edebiliriz ve bu kavram aracılı­ğıyla düşünce, niyet veya birtakım bilgileri aktardığımızı düşünürüz.

Bu noktada “Bir şey bilemeyiz, bilsek de aktarmayız.” şeklinde ifade edebileceğimiz geleneksel solipsist anlayışın, her ne kadar sağ­duyuya aykırı olsa da ve aktüel bir felsefi görüş özelliği taşımasa da, çürütülemediğini hatırlamak yerinde olacaktır. Konumuz açısından bakarsak, en basit bir kavramın, örneğin “kalem” kavramının içeriği­nin her birey tarafından farklı kurgulandığını söyleyebiliriz. Gerçek­ten de her birey, konuşma dilini kullanma becerisi ve edinilmiş olan dilsel alışkanlıklar sayesinde, “kalem” kavramıyla aynı nesneye işaret edebilir; fakat her bireyin kendi bilgi birikimi, eğitimi, ilgileri gibi sahip olduğu farklı özellikler dolayısıyla herhangi bir kavramın içeri­ğini aynı şekilde kurguladığı söylenemez. Şüphesiz gramatik kurallar sayesinde ortak bir konuşma diline, matematik, geometri, mantık gibi dillere sahip olabiliriz; daha yerinde bir ifadeyle ortak bir kurgu­ya sahip olabiliriz. Böyle bir ortak kurgunun (başta “eşitlik” olmak üzere] çeşitli bağıntılar içermesi kaçınılmazdır. Çünkü bağıntılar, aynı şekilde kurgulanabilir ve aktarılabilir olma özelliğine sahiptirler.

Günlük yaşamda da tek tek nesnelerden oluşan bir dünya için­de yaşadığımızı varsayarız; fakat aslında tek tek nesnelere verilen adlar, iletişimi sağlayabilmek için gerekli olsa da, dil ve fizik nesneler arasındaki gerçek ilişkiyi yansıtamazlar.

Fizik dünyaya ilişkin temel ve basit gözlemlerimiz aslında nes­neler arasındaki çeşitli ilişkiler, yani, çeşitli ilişkileri ifade eden bağın­tılar üzerine kurulmuştur. Nitekim elimde tuttuğum nesnenin ne olduğu hakkında bir bilgim yoksa ve örneğin “kalem” veya “cep tele­fonu” gibi bir kavrama sahip değilsem, bu nesneden aldığım duyum­lar bir işe yaramayacaktır. Ne var ki, hiç bir dil bilmesem de elimdeki çubuğun birisinin diğerinden büyük olduğunu, önümdeki ağacın di­ğerine göre bana daha yakın olduğunu veya bir taşın diğerinden daha ağır olduğunu, yani bir bağıntıyı kavrayabilir ve bunu (işaretle bile] aktarabilirim. Dolayısıyla, fizik dünyayı tek tek nesneler aracılığıyla değil, bağıntılar aracılığıyla kurmak hem felsefi bazı olanaklar sağla­yabilir hem de bilimin yapı ve işleyişini daha iyi anlamamıza olanak verebilir.

Bu noktada matematiğin fizik dünyaya uygulanmasındaki anla­şılmazlığı da sanırım açıklayabiliriz: Çünkü matematik aslında, fizik dünyayı, (kurmamıza olanak verdiği] bağıntılar aracılığıyla biçimle­mektedir. Nitekim “F = m.a” gibi bir ifade, “kuvvet”, “ivme” ve “kütle” gibi kavramları birbirleriyle ilgi içinde tanımlanması demektir. Bu formülde geçen eşitlik, gözlenebilen bir olguya karşılık gelmemekte­dir; zihinsel bir tasarım olarak fizik dünyada kurgulanan (invented] bir bağıntıdır. Bu bağıntının, (“niçin” sorusuna değil de] aynı zaman­da “nasıl” sorusuna cevap verdiğinin altını çizmek yerinde olacaktır.

Matematik, öyle görünüyor ki, fizik dünyaya uygulanmamakta­dır; o, fizik dünyayı biçimleme aracıdır. Matematik, birşeyleri birşey- lerle eşitlemek (elbette eşitlemek dışında da bağıntı kurulabilir] sure­tiyle, olgulara, birbirileriyle ilişki içinde anlam vermekte, onlara varlık kazandırmaktadır.

Şüphesiz günlük yaşamda kuvvet, İvme, kütle, hız, zaman gibi kavramlara birer olgusal karşılıklar tayin edilebilir. Fakat aslında olguları, bilimsel bir sistem içinde, birbirileriyle ilgi içinde kavrarız. Daha yerinde bir ifadeyle bilimsel bir sistem, (kavramlar aracılığıyla] olguları birbiriyle ilişkilendirerek tanımlar. Kavramlar ve dolayısıyla olgular arasında ilişki kurma aracı ise matematiktir. Böylece matema­tik doğaya uygulanmış, yani matematik bir dil aracılığıyla olgulara anlam/varlık kazandırılmış olur. Bu işlemin aynı zamanda “nasıl” sorusuna cevap özelliği taşıdığını vurgulamak yerinde olacaktır.

Fiziğin ve fizik bilimlerinin amacı, hareketi anlamaktır. Fakat özellikle günlük yaşamda herhangi bir nesnenin (bu nesne canlı ola­bilir, toplum olabilir veya sadece insanın kendisi olabilir] hareketini bir sebep aracılığıyla kavramaya çalışırız. Amaç “niçin” sorusuna bir cevap vermektir. “Niçin eve gittin?”, “Niçin enflasyon var?”, “Niçin insanlar yazın tatile gider?”, “Niçin gece ve gündüz olur?”, “Niçin bı­rakılan taş düşer?” gibi sorular, ilgili nesnenin hareketinin anlaşılma­sını bir amaç (telos] çerçevesinde ortaya konulmasını gerektirir. Hat­ta böyle bir soru, söz konusu nesnenin hareketinin “anlaşılması” için son derece gerekli de olabilir; fakat Newtoncu bilim, daha yerinde bir ifadeyle bilimsel düşünüş, hareketin “niçin”i ile değil, “nasıl”ı ile ilgi­lenir. Ancak bu sayede tek ve rasyonel bir cevap ile söz konusu olgu­yu anlayabiliriz. Nitekim, “Niçin gece ve gündüz olur?”, “Niçin bırakı­lan taş düşer?” “Niçin eve gittin?”, “Niçin enflasyon var?”, “Niçin insanlar yazın tatile gider?” gibi sorulara birbirinden farklı içerikte birden çok cevap vermek mümkündür ve hatta bu cevapların hepsi de doğru ve dolayısıyla gerekli de olabilir. Ne var ki bilimsel düşünüş, bir olgunun “nasıl”ı ile ilgilenir; ancak bu sayede rasyonel, empirik olarak denetlenebilir ve nesnel bir açıklama yapmak, yani bilimsel bilimsel bir cevap vermek olanağı elde edilebilir. Hiç şüphesiz, yuka­rıda da işaret edildiği gibi, “niçin” ve “nasıl” sorularından birisini at­mak veya birisini diğerinin yerine kullanmak söz konusu değildir. Unutulmamalı ki, bizim elimizde, sadece “niçin” ve “nasıl” soruları vardır.

Amaç herhangi bir nesnenin hareketini nesnel/bilimsel bir şe­kilde anlamak ise kullanılacak araç elbette matematik olacaktır. Çün­kü matematik bize kavramları (dolayısıyla da olguları] birbirleriyle nesnel bir şekilde ve rasyonel olarak (yani bir inanca bağlı olmaksı­zın] ilişkilendirme, hatta onu yeniden kurgulama olanağı vermekte­dir. Bu olanağın, “nasıl” sorusuna cevap aramak suretiyle elde edildi­ğini de gözden uzak tutmamak gerekir.[1]

——————————–

[1] Bu yazımı okuyup görüşlerini bildiren değerli meslektaşlarım Prof. Dr. Dur­muş Günay’a, Prof. Dr. Umur Daybelge’ye, Prof. Dr. Nezih Hekim’e, Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan’a, Doç. Dr. Samet Bağçe’ye, Doç. Dr. Haluk Berkem’e te­şekkürlerimi sunuyorum.

[i] BİLİM TARİHİ VE FELSEFESİ SEMPOZYUMU (27-28-29 Kasım 2015) – Tarih ve Problemler, Editör: Ömer BOZKURT, Mardin Artuklu Üniversitesi Yayınları, Birinci Baskı, Aralık 2016 Mardin, ISBN 978-605-4202-25-6

[ii] Prof. Dr., İstanbul Arel Üniversitesi.

Yazar
Şafak URAL

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen