Konuk Yazarlar

Coğrafyanın Zihinsel İnşası Olarak Doğu ve Batı[i]

Prof.Dr. Hakan POYRAZ[ii]

 

Doğu Doğu ’dur, Batı da Batı Olmaz asla ikisinin vuslatı[iii] [1]

Günümüzde Doğu ile Batı’nın arasındaki sınırların yeniden çizilmesi yalnızca Doğulu insan için değil, benzer sebeplerle olduğu kadar tarihsel sebeplerle de Türk insanı için çok daha elzem görünüyor. Tarihsel sebepler dendiğinde ilk akla gelen vakıa Batı’nın sınırlarını fiilen çizmiş olduğumuzdur. Batı’yı, Batı Avrupa’ya sıkıştıran, Doğu’yu Batı’ya taşıran bir millet olarak Batılı da bizimle olan hesaplaşmasını sürdürüyor alttan alta: “Mamma li Turchi! ”

Bu yazının konusu medeniyetler çatışmasının aktörleri üzerinde Şarkiyatçılığın etkileridir. Söz konusu çatışma iki unsura irca edilir: Doğunun Batı’yla ve Batı’nın Doğu’yla çatışması... Burada bizi ilgilendiren mesele, Batı’nın Doğu’yla çatışmasında kullandığı Şarkiyatçı bakışı bizim de kendi insanımıza ve kültürümüze yöneltiyor oluşumuzdur.

Mesele

Bir tarafta yaşadığımız, medeniyet tercihimizin dayatması neticesi tarihimizle günümüz arasına sıkışıp kaldığımız ortadadır. Bu gerilimi bir kimlik meselesi olarak idrak ediyoruz, hiç olmazsa okuryazarımız bunu böyle dillendiriyor. İki arada bir derede kalmanın gerilimi yaşadıklarımız; ayrılışlar, kopuşlar ve travmalar.

Doğulu olduğumuz kadar, yönümüzün hep Batı’ya dönük olduğu da tarihsel bir vakıa. Geçmişte sınırları tayin ettiğimiz zamanlarda, bu bir kimlik meselesi olarak karşımıza çıkmıyordu. Oysa bugün kimliğimizi nasıl inşa edeceğimiz başlı başına bir problem. Kendi tarihsel kimliklerinin farkında olanlar içinse neredeyse bir trajedi.

Toplumsal hareketimiz hep Batı’ya doğru; Batı’ya hâkim olmaya, dünyanın geri kalanını düzeltmeye doğru. Bir zamanlar Batı’nın temsil ettiği şey, bizim dışımızda kalan dünyanın gerisiydi, “kızıl elma”ydı. Artık değil. Yeni olan da bu. Bizim kızıl elmamız yok artık. Ancak, yine Batı’ya dönük yüzümüz... Bu yönelim Türk tarihinin hâkim unsurlarından birisi üstelik. Bu nedenle de nereye ve niçin yöneldiğimiz kimliğimizin bir parçası aslında. Kimlik bir taraftan nereye yöneleceğimizi tayin ediyor, diğer yandan kat ettiğimiz yolun sonuçları tarafından biçimlendiriliyor (Poyraz, 2005:2).

Bu meseleden dolayı, burada Doğuluyu teşrih ederken kullanılan Şarkiyatçı tavrın, Doğulularca da benimsenmesinin kimlik tartışmasındaki neticelerine değinmek istiyoruz.

İlkin Şarkiyatçı tavır alışla birlikte, kendimizi Batılının bizi gördüğü gibi görmeye başlıyoruz. Batılının kendi kimliğini dayadığı insan modelini öğreniyoruz ilk iş. Ardından bu modele benzememiz gerektiğine inandırılıyoruz. Deniyor ki, “ancak bu takdirde Doğulu insan Batılı insanın tarihte kazandığı değeri elde eder, insanlık idealini gerçekleştirebilir”. Başka türlü dendikte “Doğulu, Batılının tarihsel tecrübesini evrensel bir kanun gibi kabul etmelidir; Batılının bu akli, insani ve estetik ölçütlerini yani Batı medeniyet değerlerini kabullenmelidir, işte o zaman Batılı olmayan dünyada yaşayan insan öncesi varlıkların insanlaşması (!), medenileşmesi (!) mümkün olur.” Şarkiyatçı tavırla kendisini eleştiren Doğulu sayesinde Batı, ötekine insan hakları ve kültürel haklar gibi güncel politik meselelerde olduğu kadar, daha derin ve temelli ayrılıklarda da kendi çerçevesini dayatıyor.

Böylece, kültürel kimliğimizin aynaya düşen görüntüsüne bir yabancının suretiymiş gibi bakıyoruz. “Biz adam olamayız! Avrupa bizi adam eder. ” edebiyatı böyle bir bakışın neticesidir. Bu bakış içselleştirilmiş bir Şarkiyatçılıktır. Dolayısıyla bizim açımızdan bakıldıkta, Şarkiyatçılık tartışması kimlik tartışmasından ayrı düşünülemez.

Aşağıdaki satırlar bu Şarkiyatçı bilgeliğin örnek cümleleridir:

“Avrupalının akıl yürütmeleri sağlamdır; olguları açıklarken belirsizlikten kaçınır; mantık dersi almamış olabilir, ama doğuştan mantıkçıdır; doğası gereği kuşkucudur, bir önermenin doğruluğunu kabul etmezden önce kanıt ister, eğitimli zekası bir mekanizmanın parçası gibi işler. Öte yandan Şarklının aklı pitoresk sokaklara benzer, simetriden yoksundur. Akıl yürütmesi baştan savma betimlerle doludur. ” (Sait, 2004).

Bu tek yanlı bakıştaki anlayışsızlığa isyan etsek de, aslında biz de böyle görürüz Batıyı, dahası Doğuyu da.

“Doğulu insan, ne kendisini ‘autunom’ bir varlık olarak görmekte, ne de ona o gözle bakmaktadır... Doğulu kendisini ‘autonumive ‘induvidualite’den yoksun saydığı için, o kendisini bir araç olarak görüyor... Kendisini bir araç olarak gördüğü için her şey ona angaryadır; onda kendini işini sevme, kendisini bütünüyle işine verme diye bir şey yoktur. O alabildiğine işinden kaçar veya kaçmaya bakar. Bu yüzdendir ki, Doğu ’da örneğin bir belediye işçisinin başında bir işçi başı bulunur. Hiç çalışmayan bu insan, akşama kadar, bazı hâllerde akşama kadar çalışan insandan daha üstün bir gündelik alır; ve hatta isterse işçiyi işinden eder” (Mengüşoğlu, 1983: 185-86).

Kendimizi Batılının bizi gördüğü gibi, Batılıyı da onun kendisini gördüğü gibi görüyoruz. Hilmi YAVUZ’un “Modernleşme, Oryantalizm ve İslam” adlı eserinde yer alan “Nişantaşı ’ndaki İspanyol, Ümraniye ’deki Kızılderili ” yazısı bu çarpık bakışın çarpıcı bir eleştirisidir.

Özetleyerek aktaralım:

İspanyollar, Amerika kıtasına ilk ayak bastıklarında yerli halkın ruhlarının olup olmadığını tartışırken, Kızılderililer de savaşta ölen îspanyollara ait cesetlere bakarak bu sakallı ve miğferli beyaz yabancıların Tanrı olup olmadığını anlamaya çalışıyorlarmış. Her ikisi de birbirleri insan saymama noktasında simetrik bir bakışa sahipler: birisi ötekini insandan aşağı bir varlık olarak görürken, öteki onu insandan üstün bir varlık olarak görüyor.

Batılılaşmış bir kısım insanın, geleneksel kimliği savunanların “öteki ” karşısındaki tavrı, Ispanyol’un Amerikan yerlisi karşısındaki tavrına benzer (Yavuz, 1999:73-74). Yavuz’un Ümraniyelisi modernleşmeye karşı direnen kimliktir; Nişantaşılısı ise Avrupa kimliğidir. Kendini Avrupalı gören Nişantaşılının nazarında, yol kenarlarında ağaç altlarında pijaması ile piknik yaparak görüntü kirliliği oluşturan, plajlarda donla denize giren Ümraniyeli, “insandan daha aşağıdır. ” Madalyonun öteki yüzü ise kendini Batılılaşmış olarak gören bu insanların Batı karşısındaki tavrı: Burada durum tersine dönüşür. Kendi yerli halkını insandan daha aşağı gören Nişantaşılı, Batı’da Ümraniyeliye dönüşür.

Öyle ki, kendimizi medeni ve çağdaş olarak kurarken, Batılı değerleriyle kuruyoruz. Çünkü inanıyoruz ki Batı uygarlığını yaratan akıl, Doğu’da tatildedir. Şark kafası, Doğulu kafa hastalıklı, irrasyonel, bağlanışlar içinde iken Batılı kafa, aydınlık, kritik edici olarak birbirlerinin antitezini oluşturur. Batı’ya yönelmek, uygarlığa, tekniğe, çağdaşlaşmaya ve bunların hepsini gerçekleştiren akla, aklın aydınlığına yönelmektir. Batılı değerler, Avrupalı insanda somutlaşır. Aydınlamacı çağdaşlaşma projesinin bizi getirdiği yer, aşağı yukarı burasıdır. Bu ise yine Hilmi YAVUZ’un tespitiyle, çağdaşlaşma falan değil, düpedüz Şarkiyatçılaşmadır (Yavuz, 1999).

Kimliğin Coğrafyası

Tarihsel durumun dışında kalan ve iç toplumsal süreçlerin oluşturup hazırladığı daha örtülü bir Şarkiyatçılıktan da söz edilebilir şüphesiz. Bu örtülü tavır alış noktasında konunun tam merkezindeyiz. Batılılaşma maceramız Şarkiyatçılığın nasıl içselleştirildiğinin de hikâyesidir. Bu süreçte oluşan Doğu-Batı ayrımı; çatışmalar; bu ayrım üzerinden oluşturulan kimlikler; hepsi dünyamızda bir kimlik çatışmasına dönüşüyor.

O zaman soruyu şöyle soralım: Bu kimlikler oluşturulurken kullanılan coğrafya kavramları bizim anlam dünyamızda neye delalet eder?

Lügatler diyorlar ki, Doğu güneşin gökyüzüne yükseldiği, Batı da kaybolduğu istikamettir. Orient” kelimesi Latince güneşin yükselmesi demek olan “oriri” fiilinden gelmektedir. İtalya’nın doğusunu adlandırmak için kullanılan “levant”, yine Latince “levare ”den; doğmak yükselmek anlamında kullanılıyor. Grekçe “Anatolia ” ise güneşin doğduğu, yükseldiği yer demektir. İngilizce “east”, Germen dilindeki “austo”dan geliyor ve güneşin doğuşuyla alakalı bir sözcüktür. Almanca “ast” doğu götürüyor. Işığın yerküre üzerindeki hareketi, Dünya’nın iki yanından birini aydınlık, diğerini karanlık yapıyor. Bir taraf aydınlıksa diğeri karanlıkta. Karanlıktakiler ışığa doğru yürüyor. Sanki medeniyetlerin tarihi de böyle.

Peki böyle bir sabitleme mümkün müdür? Coğrafya üzerinden oluşturulmuş bu kimlik ne kadar sahici? Doğu ve Batı muhayyel coğrafyalar değil şüphesiz, bir gerçekliğe işaret ediyorlar. Ama sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği sorunlu. Muhayyel olmamakla beraber, muğlak bir coğrafyadan söz ediyoruz. Sınırlar Balkanlardan mesela Bosna’dan mı, Türkiye’den mi, İran’dan mı, Hint’ten mi başlıyor?

Coğrafyanın bir işareti olsa bile ayrım coğrafyada değil, zihinde başlıyor. Ayrım Batılı ve Doğulu kimliklerle, yani zihniyette. Bu nedenle dünyanın en doğusunda kalan ve “Doğu Kıtası ” gibi bir ad taşıyan Avustralya neden en batıdaki İspanya’dan daha Batılıdır. Yine kimlik oluşturmada tarihin rolünü düşünecek olursak bu ayrımının coğrafyadan daha çok tarihsel olduğunu söyleyebiliriz. Fakat tarih de sorunlu: Endülüs’ün tarihsel gölgesi ve dolayısıyla İslam medeniyetinin izleri, İspanya’yı hâlâ Doğulu yapmaktadır. Eğer öyleyse neden İbn Rüşd Batılı durur, İbn Arabî Doğulu? İkisi de zamandaştır ve zamanlarının en Batı’sından, Endülüs’ten olmalarına rağmen. Hatta mitoloji dahi böyle görünür, böyle algılanır: Apollon ne kadar Batılıysa Diyonizos da o kadar Doğuludur.

Doğulu ve Batılı deyimlerinin coğrafî bir mensubiyete değil, kimliğe dair atıflarda bulunduğu, kimlikleri zihniyet dünyası ile ilişkilendirdiği ve kimlik oluşturma çerçeveleri olduğu aşikardır. Coğrafyası müphem ama aidiyet ekseni keskin bir çerçeve...

Şarkiyatçılık, Batılının Doğuyu Batılı zihninin kalıpları içinde inşa etmesidir. Bu inşa ile Doğu, Batı olmayandır. Karşıttır. Kimliğini şekillendirmenin bir yolu da karşıtından kendini ayırmaktan geçer. Batılı, yalnız karşıtını kurmaz, karşıtını şekillendirirken bir yandan da iki noktayı ısrarla vurgular: Aydınlanmacı akıl ve teknolojik üstünlük. Dolayısıyla karşıtı olan Doğu akıldışı ve gelişmemiş olacaktır. Doğu sefaletin, yoksulluğun, tembelliğin, despotizmin, düzensizliğin, karmaşanın mekânıdır, Batılının gözünde. Bu mekânın sahibi Doğulu, riyakar ve güvenilmezken, Batılı da aklın aydınlığında kurduğu bilim ve teknoloji ile oluşturduğu evrensel değerlerin sahibidir.

Doğu ve Batı, fiziki coğrafya terimleri değildir, burada, daha çok bir zihniyete, davranış özelliklerine, dünyayı idrak şekillerine atıfta bulunan bir ayrımı gösteren sözcüklerdir. Bu terimler ile belli zihniyetler yeniden ve dönüştürülerek inşa ediliyor, bir kimlik oluşturuluyor. Bu nedenle Doğu ile Batı’nın ötesinde kendi medeniyet dairemizin farkındalığı ile davranmadıkça bu bölünük kimlik ve çatışan medeniyetler arasında kalacak gibi görünüyoruz.

Kaynaklar

ARMAĞAN, M (1998) Hayali Doğudan Hayali Batıya, Doğu Batı, Sayı: 2.

MENGÜŞOĞLU, T (1983) Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, (3. basım), İstanbul.

POYRAZ, H (2005) Geçmiş ve Gelecek Arasına Kimlik, Turan, Sayı: 3.

SAİT, E (2004) Şarkiyatçılık, Çev: Berna Ünler, Metis, (4. baskı), İstanbul.

YAVUZ, H (1999) Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Yay., İstanbul.

---------------------------------------------

[i] Türk Yurdu; Temmuz 2006 - Yıl 95 - Sayı 227 

Bu makaleye yapılacak atıflarda yukarıdaki kaynağın mehaz gösterilmesini önemle rica ederiz.


[ii] Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.

[iii] Geleneak üzerine yazdığı yazılardan tanıdığımız Mustafa Armağan, Doğu ve Batı söz konusu olduğunda Rudyard Kipling’in bu şiirinden alıntı yapmanın gelenek olduğundan söz eder (Armağan, 1998: 77). İlk dizesini manzum olarak çevirmeyi denediğimiz baladın devamında Kipling, dünyanın iki ucundan iki kuvvetli adamın bir araya gelmesiyle bu ayrılığın ortadan kalkacağını ifade eder. Bu dileğin, bir tarafı batılı, bir tarafı doğulu, ama iki yakası bir araya gelmeyen bizlerin anlam dünyasında bir karşılığı var. Yazımız da bu karşılık üzerine kurulu.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22055083