Konuk Yazarlar

kurtulus kayali

 

Prof.Dr. Kurtuluş KAYALI[i]

Özet

Bu çalışmanın konusu Türkiye’de toplumu anlama ve açıklama ve toplumsal hayattaki işlevleri açısından belli sosyologlar, sosyal bilimciler ve siyaset bilimcileri tarihi, eleştirel ve mukayeseli bir yaklaşımla ele almaktır. İsim olarak vermek gerekirse Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes, Mümtaz Turhan, Sabri Ülgener, Erol Güngör ve Şerif Mardin gibi sosyologlar; Tarık Zafer Tunaya, Ergun Özbudun gibi siyaset bilimciler; Behice Boran, Bülent Ecevit, Mehmet Ali Aybar, Samet Ağaoğlu ve Celal Bayar gibi siyasetçiler ve bunların Türk düşünce hayatında ve Türkiye siyasetinde etkililikleri üzerinde durulmuştur. Bu şahsiyetler birbirlerinin görüşlerine etkileri, birbirlerinden farklı yanları, Türkiye’nin ve dünyanın meselelerinin farkındalıkları açısından ele alınmıştır. Bu açıdan bakıldığında 1960’lı yılların siyaset bilimcileri ve sosyologları 1980’li-2000’li yılların siyaset bilimci ve sosyologlarına kıyasla toplumla daha çok ilgilidirler.

Anahtar Sözcükler: Türk düşünce hayatı, sosyolog, siyaset bilimci, siyasetçi, Türk entelektüeli.

THOSE WHO UNDERSTAND THE SPIRIT OF THE SOCIETY ARE SOCIOLOGISTS WHO ARE NOT PECULIAR SOCIOLOGISTS AND SERIOUS INTELLECTUALS WHO ARE IN THE CENTER OF POLITICAL LIFE

Abstract

The subject of this study is to deal with the sociologists, social scientists and political scientists who are crucial in terms of understanding and explaining the Turkish society and their functioning in social life, by using a critical and comparative approach. Namely, sociologists such as Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes, Mümtaz Turhan, Sabri Ülgener, Erol Güngör and Şerif Mardin, political scientists such as Tarık Zafer Tunaya, Ergun Özbudun and politicians such as Behice Boran, Bülent Ecevit, Mehmet Ali Aybar, Samet Ağaoğlu and Celal Bayar as well as their effects on Turkish intellectual life and political life were analyzed in the study. The comparisons were made in regard to their similarities and differences in their ideas and their awareness about topics in Turkey and the world. It is concluded that political scientists and sociologists of the 1960s are much more concerned with the society in contrast to political scientists and sociologists of the 1980s and 2000s.

Keywords: Turkish intellectual life, sociologists, political scientists, politicians, Turk intellectuals.

 

*****

 

1960’lı yılların sosyologları, siyaset bilimcileri çok daha belirgin olarak Türkiye’yle ilgiliydi. 1980’li, 2000’li yılların sosyologları ve siyaset bilimcileri ise daha çok dünyayla ilgililer. Siyaset bilimciler zaman içinde kendilerinin sosyolog olarak anılmasını tercih etmişlerdir. 1960’lı yılların siyaset bilimcileri de göreli olarak sosyologlardan daha fazla Türkiye ile ilgilidirler. Bu çerçevede bakıldığı zaman onların özellikle yakın dönem siyasetine dair ilgileri vardır. Siyaset merakı olan sosyologlar da o dönemde Türkiye’yle ilgilenmişlerdir. Burada somut örnekler üzerinde durmak da mümkündür. Genel anlamda sosyologlar göreli olarak daha bir apolitiktir siyaset bilimcilere göre.

1960’lı yıllar Türkiye’sine bakıldığı zaman somut konularla ilgili metinlere yönelmenin izlerini bulmak mümkündür. Nermin Abadan Anayasa Hukukuna Göre 1965 Seçimlerinin Tahlili’ni, Muammer Aksoy Demokrat Parti ve Partizan Radyo kitabını, Cem Eroğul Demokrat Parti (1970) metnini, Mümtaz Soysal Dinamik Anayasa Anlayışı’nı (1969) yazmıştır. Hemen hepsinin, dolaysız anlamda siyaset üzerine uğraştığı görülmektedir. Anılan dört akademisyenin üçü anayasa hukukçusu diğeri de hukuk fakültesi mezunudur. Belki de, İstanbul Üniversitesi de nazar-ı dikkate alındığında Tarık Zafer Tunaya’nın metinlerine dikkat etmek anlamlı olur. Onun tam da 1960 yılı dolaylarında yazdığı, Siyaset İlmi serisi başlığı altında çıkan kitapları Hürriyetin İlanı (1957), İslamcılık Cereyanı (1962) ve Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri (1960) metinleri tarihe yönelmekte ve benimsenmiş örtük yaklaşıma göre farklı bir tarihsel perspektif sunmaktadır. Tarık Zafer’in o dönemde yazdığı Anayasa Hukuku kitabı da genel mahiyette bir bakış açısını benimsemektedir. Onun yazdığı bu kitaplar önceden anılan kitaplara göre dönemin yaygın sol zihniyetinden daha uzak kitaplardır. Aynı politik çizgide olmasa da yazdığı makaleler bağlamında Hüseyin Nail Kubalı’nın metinleri de ciddi ve farklı bir yerde durmaktadır. Döneminde ona yönelik eleştiri Tarık Zafer’e yönelik eleştirinin de sınırını aşmıştır. Bülent Tanör’ün metinleri ise bir anlamda Siyasal Bilgiler Fakültesi kaynaklı metinlerle uyumludur. Bu onun dolaysız siyaset ilgisinden de kaynaklanmaktadır. Bu anlamda en öne çıkan metni de 1961 Anayasasına Göre Düşünce Özgürlüğü (1969) başlıklı kitabıdır. Aslında 1960’lı yılların siyasi ortamı dönemin düşünsel ortamını şekillendirmiş görünmektedir. Bu durumu Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne, onun başka akademisyenlerine de bakarak anlamak kabildir. Özellikle düşünsel açıdan etkili olanlar siyasetle daha bir iç içe geçmiş olanlardır.

Dönem açısından farklı sayılabilecek bir siyaset bilimci anayasacı Ergun Özbudun’dur. Ergun Özbudun o dönemde Maurice Duverger’nin Siyasi Partiler (1970) kitabını Türkçeye çevirmiştir. Gene aynı dönem Duverger’nin anılan kitabından da etkilenen Siyasal Partiler başlıklı, başka teorik Batılı kitaplardan da izler taşıyan metni yazmıştır. Dolayısıyla teorik Batılı metinlere en açık kitapları o yazmıştır. Gene aynı dönemde Meksika tek partisi ile Türk tek partisini karşılaştıran bir makale yayınlamıştır (1969). Dönemin siyaset bilimcilerinde böylesi bir evrensel perspektif görülmemektedir. O sıralar Özgür İnsan dergisinde fazla sayılabilecek sayıda makalesi yoktur. O dönemde siyaset bilimci olarak bilinenler arasında siyaset biliminin teorik meseleleriyle ilgilenen iki siyaset bilimci ise Şerif Mardin ve ondan o dönemlerde çok etkilenen Metin Heper’dir, ki ikisinin de Türkiye ilgisinin Ergun Özbudun’dan çok daha yoğun olduğu rahatlıkla söylenebilir. Aslında daha sonra farklı bir konumda, farklı ilgi alanlarına yönelmiş olanların İlter Turan ve Ersin Kalaycıoğlu’nun Türkiye’yle ilgisinin Ergun Özbudun’dan daha fazla olduğu söylenebilir. İkisinin de siyasetle Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin anılan öğretim üyelerine göre daha teknik şekilde ilgilendikleri fark edilir. İlter Turan’ın tam da 1970’li yılların başlarında yayınlanan kitabının adı Cumhuriyet Tarihimiz’dir (1973). Dönemin özellikleri açısından Şerif Mardin’in metinleri de Tarık Zafer’in metinleri kadar Osmanlı dönemine dairdir ve bu anlamda önemlidir. Ancak sözü edilen dönem açısından Tarık Zafer Tunaya ve Şerif Mardin’in metinleri hiç de etkili ve dolayısıyla önemli görünmemiştir. Aslında Türkiye’yle hepten ilgisiz gibi görünen Maurice Duverger’nin Siyasal Partiler kitabını da Türkçeye Ergun Özbudun çevirmiştir. O kitap da Türkiye’ye dair yorumu bağlamında Türkçede yayınlanmasından yirmi yıl sonra işlevsel olmaya başlamıştır. Kemalist dönemin eleştirisine yönelik cevap bir ölçüde Duverger’nin bu metninden beslenmiştir. Aslında o dönem önemli eserler vermiş ve fakat etkili olmamış sosyal bilimcilerin metinlerinin önemine dikkat çekmek gerekmektedir. Yukarıda isimleri anılan bu entellektüellerin özellikle interdisipliner çalışma yaptıkları şeklinde bir genelleme rahatlıkla yapılabilir. Belki de Türkiye’yle bağlantısız gibi görünen akademisyenlerin Türkiye ilgisi çok daha yoğundur. Geçen zaman bunu kanıtlayacaktır.

1960’lı yılların iki politik figürünün yaklaşım tarzlarının da dönemin siyasete dolaysız bağlantılı sosyal bilimcilerinden daha derinlikli olduğunu söylemek daha doğru bir tahlil olur. Bu siyasetçiler olarak Bülent Ecevit ve Mehmet Ali Aybar’ın isimlerini anmak gerekmektedir. Bu genelleme açısından bunların belki bir dönemden sonra siyaseten pragmatist bir tutum aldıkları tarih kesitini dışarıda tutmak lâzımdır. Dönemin siyaset bilimcileri ve sosyologları da genellikle CHP Parti Meclisi ya da TİP Bilim Kurulu üyesidirler. Tabii daha da çok siyaset bilimcileri. Aslında sözü edilen akademisyenlerin metinleri Forum ve Yön dergilerinde yayınlanmaktadır. Zaten dönemin önemli Forum yazarları siyasetin merkezi yerlerinde bulunmaktadırlar. Genel olarak belirtildiği zaman örneğin Bülent Ecevit’in entelektüel olarak Mülkiye Cuntasının mensuplarından daha gelişkin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hatta söylenebilecek hususlardan biri Bülent Ecevit’in örneğin Kemalizm değerlendirmesinin İdris Küçükömer’in yaklaşımlarıyla ondan habersiz, ondan bağlantısız akrabalığının düşündürücülüğüdür. Ondan öte Ecevit’in Kemal Tahir’in metinleriyle de, Ulus’ta tefrika edilen romanı Kurt Kanunu ve üzerine yazı yazdığı Devlet Ana’yla da bir düşünsel akrabalığı vardır. Aslında Deniz Baykal açısından bu bağlantıyı kuracak analiz Türkiye’nin Toplumsal Analizi başlıklı kitaptaki "sağ sosyolojik güç" "sol sosyolojik güç" kavramlarına dayanan tahlilidir. Benzer bir düşünceyi Aybar’ın yaklaşımlarına dair söylemek de mümkündür. Bu noktada verilebilecek örneklerden biri Mehmet Ali Aybar’ın "Türkiye Sosyalizmi" üzerine metinleridir. Orada muhatabıyla neredeyse günün hava durumunu Marx’a Engels’e gönderme yaparak anlattığıyla matrak geçerek, onu tiye alarak tartışmayı gerçekleştirmiştir. Ayrıca onun örneğin Althusser ilgisi, Batı Marksizmi ilgisi, Avrupa Komünizmi ilgisi Türkiye’deki sosyal bilimcilerden öncedir ve çok daha derinliklidir. Batılı düşünür ve siyasetçilerden de mekanik bir şekilde etkilenmiş değildir.[1] Bir de diğer yönü itibariyle Aybar bizim Marksist akademisyenlerden daha fazla ve daha eleştirel olarak Stalin ve Lenin ve onların düşünceleri üzerinde durmuştur. Ayrıca bu eleştirellik çerçevesinde Marx’ın metinlerine dönmüştür. Aslında Marx’ı, diğerlerini, Stalin’i ve Lenin’i eleştirerek okuyan Marksist akademisyen Türkiye’de o dönemde yok gibidir. Dolayısıyla bu anlamda Aybar’ı ve Ecevit’i bütünüyle farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Ecevit’in Marx Türkiye’de yaşaması halinde toplumu sınıfsal anlamda farklı tahlil edeceğine dair bilgece bir değerlendirmesi de vardır. Onların Türk toplumunu tahlil etmek ve ileriye dönük dönüştürmek düşünceleri vardır. Aybar da Ecevit de Türk toplumunun özelliklerini doğru olarak bildiklerini, fark ettiklerini ve toplumu parlamento aracılığıyla, seçim yoluyla değiştirebileceklerini düşünmüşlerdir. Bu nedenle de yoğun bir şekilde eleştirilmişlerdir. Bülent Ecevit de o dönemdeki Allende’nin iktidara gelmesi sürecinde eleştirilerek Büllende olarak anılmıştır. Ecevit o dönemdeki yazılarında, sonradan Atatürk ve Devrimcilik (1970) olarak yayınlanan kitabında düşüncelerini Türkiye’de demokratik değişimin önü açık olduğu için Türkiye’de darbeyle toplumu değiştirmenin gereği yoktur şeklinde ifade etmiştir. Bizim sosyal bilimciler Ecevit’i siyasal pratiği toplumu değiştirme noktasına geldiği için bir süre sonra olumlu olarak değerlendirilmiştir. Ancak ona mukabil Aybar sosyal bilimciler tarafından o dönemde hiçbir şekilde ciddiye alınmamıştır. Türkiye’nin Leninist solu Aybar’ı Taha Akyol kadar dahi ciddiye almamıştır.[2] Behice Boran’ın çevresinde ve MDD yayın organlarında hiç de az olmayan sayıda sosyal bilimci olmasına karşın Aybar’ın yanında neredeyse hiçbir akademisyen yer almamıştır. Diğerlerinden farklı olarak Aybar üç cilt halinde TİP’in tarihini yazmış, ayrıca teferruatlı olarak birisi kitap biçiminde olmak üzere Leninizm ve Stalinizm eleştirisi yapmıştır. Aslında Aybar’ın yazdıklarında yaşanan dönemin fotoğrafı bariz olarak vardır. Daha sonraki dönemin akademisyenlerinin, akademisyenler ötesinde siyasetçilerin önemlice bir kesimi de 1960’lı yıllar Aybar’ının üzerinde durduğu meselelere bakış tarzını önemsemişlerdir. Tabii üzerinden on yıllar geçtikten sonra. İletişim Yayınlarının Mehmet Ali Aybar’ı önemsemesi somut olarak budur. Hakkını teslim etme eylemi Küçükömer ve Şerif Mardin’in hakkını teslim ettikten gene yıllarca sonradır.

Partiyle bağlantılı entellektüellerin küçümsenmemesi gereğini Demokrat Parti içinden gelen entellektüeller açısından da ciddiye almak gerekmektedir. Bunların yazdıklarının bazıları 1960’lı yıllarda ve sonrasında kaleme alınmıştır. Üç entellektüel derken kastedilenler Samet Ağaoğlu, Celal Bayar ve Fuad Köprülü’dür. Bunların yazdıklarının yüz yıllık modernleşme süreciyle bir bağlantısı vardır. Dönemin siyaset bilimcilerine göre çok daha geniş sayılabilecek bir tarih perspektifleri vardır. Fuad Köprülü için izahtan vareste olması gereken bu durumun Celal Bayar ve Samet Ağaoğlu’nun yazdıklarıyla da bağlantısı bulunmaktadır. Celal Bayar’ın Ben de Yazdım başlıklı metni kendi ekseninde bir tarih yazma denemesidir. Bu denemenin yazıldığı döneme getirilen izdüşümü vesilesiyle bir bölümü ayrıca Başvekilim Menderes başlığı altında da kitaplaştırılmıştır. Çalışmasının bu kısmında 1924 anayasasını savunma düşüncesine yaslanarak 1961 anayasasının oluşturduğu bürokratik güç odaklarının milli iradeyi engellediği şeklinde bir anlayış vardır. Nitekim Doğan Avcıoğlu da Celal Bayar’ın konu hakkındaki yaklaşımıyla İdris Küçükömer’in değerlendirmeleri arasındaki paralelliklerden söz etmiştir. Kemal Tahir ise Ben de Yazdım metninin ilk cildi üzerine bir değerlendirme, daha geniş kapsamlı bir değerlendirme yazmıştır. Benzeri bir genelleme denemesini, hatta onu aşan bir tahlil sentezini Samet Ağaoğlu’nun yazdıklarında, yakın dönem açısından Demokrat Partinin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri (1972) başlıklı kitabında da görmek mümkündür. Bu metindeki yaklaşımları daha sonra yazdıklarından daha sınırlı olarak Demokrat Partiye yönelik eleştiri getirmiştir. Bu eleştirinin boyutlarının genişliğini daha sonra yayınlanan, ölümünden sonra yayınlanan Kayseri Cezaevi anılarında da görmek mümkündür. Samet Ağaoğlu’nun gerçekleştirdiği dönem ve lider tahlilleri siyasete hapsolmuş sağcı ve solcu yazarların metinlerine göre siyasete çok daha mesafelidir. Zaten yazdığı portreler Babamın Arkadaşları ve Aşina Yüzler kitapları Türkiye’nin siyaset hayatına insan eksenli daha geniş ve daha esnek bakışının da bir işaretidir. Eserleri insan eksenli daha geniş bakış açısından öte Türkiye’nin modernleşme sürecinin tahlili mahiyetindedir. Samet Ağaoğlu’nun siyasal çerçeveli izlenimleri yanında edebiyat alanındaki anıları da daha kapsayıcı sayılabilecek tahlillerinin dayanağı olmuştur. Onun 1960’lı yılların ortalarında Meydan dergisindeki temel metinleri eleştirileri ve daha sonraki dönemde Sovyet Rusya İmparatorluğu başlıklı kitabı daha geniş perspektifli bir bakış açısını sunmaktadır. Hatta 1960’lı yıllarda Türk sol düşüncesi içinde temel figürlerden biri olacak olan Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam metnine yönelik eleştirel mahiyetteki yazılarının önemi ancak zaman içinde anlaşılabilecek gibi görünmektedir. Burada anılan üç entelektüelin metinleri genel anlamda sol görüşlü aydınlara göre daha bir tarihle iç içe geçmiştir. Nitekim 1960’lı yıllarda aralarında bu üç siyasetçinin yazdıklarının da bulunduğu metinlerin bir kısmının tarihsel boyutu vardır ve Türkiye’nin siyaseti üzerine ciddi düşünceleri içermektedir. Bunun nedenleri üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekmektedir. Bu metinler özellikle siyaset bilimcilerinin metinlerine göre Türkiye gerçekliklerine daha bir değmektedir.

Sosyologların da bir biçimde Türkiye gerçekliğinden kopuk olduklarını tekraren not etmek lazımdır. Sosyologların Türkiye gerçekliklerinden kopuklukları onları daha çok teorik meselelerle uğraşmaya sevk etmiştir. Siyaset bilimcilerin de sosyolog olmaya tabiri caizse savrulmaları onları da zaman içinde daha çok teorik meselelerle uğraşmaya yöneltmiştir. Bu anlama gelmek üzere Türkiye’de kendini sosyolog olarak niteleyenlerin çoğunun önceleri bir ölçüde Türkiye’nin somut gerçeği üzerinde odaklaşırken zaman içinde daha bir somutla bağlantısı kurulamayan/ kendi kuramadıkları soyutlamalara yönelmeleri fark edilmektedir. Bunun mebzul miktarda örneği vardır. Bir başka temel yönelim de Türkiye’de sosyal bilimcilerin zaman içinde daha bir tarihsel geçmişe yönelmeleridir. Tabii meseleyi doğru anlamanın birinci şartı sosyal bilimler ve sosyoloji alanındaki uzmanlık iddialarını çok ciddiye almamaktadır. Hatta uzmanlık alanlarının başka oldukları düşünülenlerin sosyoloji uzmanlarından daha ciddi sosyologlar oldukları da söylenebilir. Bu anlamda siyasetçi olarak nitelenen aydınların daha bir sosyolog olarak görülmesi geçerli ve gerçekçidir. Hem sağda, hem solda olanların.

Bu noktadan kalkıp bir değerlendirme yapıldığı zaman süreç içinde düşünceler değiştiği için önemsenen sosyologların değiştiği, daha önce önemsenmeyen sosyal bilimcilerin daha bir ciddiye alındıkları görülür. 1980’li yıllarda, 1960’lı yılların ortalarında daha önce önemsenmeyen iki sosyal bilimciye fazlasıyla önem verildiği görülmektedir. Bu iki sosyal bilimci Şerif Mardin ve Tarık Zafer Tunaya’dır. Hatta bunlardan çok daha önce İdris Küçükömer’in öneminin farkına varılmıştır. Bu durum bariz olarak siyasal anlamda düşünsel farklılaşmaktan kaynaklanmıştır. Küçükömer’i Türkiye’nin yakın dönem tarihinin ciddi tahlilcisi olarak daha çabuk görmek dünyaya onun gibi, teorik olarak onun gibi bakmaktan dolayıdır. Şerif Mardin ve Tarık Zafer’in metinlerinin önemini fark etmek ise esnek bakma eğiliminin oluşmasından kaynaklanmıştır. İkisinin de itici olmaması düşünsel ortama bütünüyle uyum sağlamalarından değil, başat düşünsel ortamla dolaysız temaslarını kurmalarından dolayıdır. Çoğu zaman iki entelektüel de yanlış anlaşılsa da daha fazla yanlış anlaşılan Tarık Zafer Tunaya’dır. Tarık Zafer Tunaya’nın çoğu zaman yazdığı kitaplardaki teknik teferruat önemsenmiştir. Bir akademisyen de büyük marifetmiş gibi Tarık Zafer’in on küsur noktada teknik teferruat yanlışını bulduğunu ifade etmiştir. Şerif Mardin’in de çalışmalarının en gelişkini kitaplarının ilk ikisi değildir. Tahlil eksenli metinleri çok daha ciddidir. Tarık Zafer’in de örneğin İslamcılık Cereyanı metni dönemin çoğu metninden çok daha tahlili mahiyettedir. Söz konusu metinle Şerif Mardin’in Din ve İdeoloji kitabı arasında bir altı ya da yedi yıllık fark vardır. Şerif Mardin’in kitabının önemsenmesinde söz konusu kitaptaki Kemalizme yönelik eleştirisinin de payı vardır. Ancak rahatlıkla söylenebilir ki Tarık Zafer’in İslamcılık üzerine kitabının yayınlandığı dönemde din sosyolojik bir olgu olarak değil genelde ceza hukuku konusu olarak anlaşılmıştır. Çetin Özek’in 100 Soruda Türkiye’de Gericilik kitabı, hele ondan önceki Ceza Hukuku Açısından Nurculuğun İç Yüzü kitabı ile Muzaffer Sencer’in Dinin Türk Toplumuna Etkileri Tarık Zafer’in kitabına göre daha siyasal daha doğrusu bizatihi siyasal kitaplardır. Tabii Muzaffer Sencer’in kitabının bir ölçüde farklı olduğunu kabullenmek gerekmektedir. O da belki bir ölçüde Tarık Zafer’in kitabından beslendiği için. Tarık Zafer Tunaya’nın metni ise sosyolojik çözümlemeler içeren bir metindir. Burada üzerinde durulması gereken husus Türkiye tahlilinde Tarık Zafer’in metninden neredeyse hiç yararlanılmamasına mukabil Şerif Mardin’in metninin de neredeyse yayınlandıktan bir yirmi yıl sonra dikkat çektiğinin görülmesidir. Aslında değişik çevrelerde yaklaşım biçimleri de zaman içinde değişmiştir. Bir zaman sonra Şerif Mardin’in metinleri hakkında olumlu değerlendirme yapılan çevrelerden birinden "ilmihal düzeyinde bile İslamı bilmiyor" şeklinde bir değerlendirme, daha doğrusu bir saptama gelmiştir. Aslında Tunaya ve Mardin’in çalışmalarının tarihsel ve sosyolojik boyutu ve onların metinlerinde dinin sosyolojik tahlili dönemin, onların çağdaşları sosyologların yaklaşımlarından daha ciddidir. Daha doğrusu bunun tartışılacak bir yönünün olmadığı apaçık ortadadır.

Nitekim dinin o dönemde ciddi sayılabilecek tartışması Roger Garaudy’nin yazdığı Sosyalizm ve İslamiyet metninin Türkçeye çevrilmesiyle olmuştur. Söz konusu metin Tunaya ve Şerif Mardin metinlerinden çok daha ciddi olarak tartışılmıştır. Bir çerçevede konu değerlendirildiği zaman açıkça görülebileceği gibi Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli’nin bile Kemalizme olağanüstü yakınlıklarına ve yatkınlıklarına rağmen daha sosyolojik sayılabilecek tespitler yaptıkları görülmektedir. Ancak bu hususta yaptıkları yorumlara göre zaman içinde, öncesinde ve sonrasında yüz seksen derece ters tahlil yaptıklarını da görmek mümkündür. O dönemde Yön dergisinden kaynaklanan bu tartışmada, anında ve ileriki aşamalarda Şerif Mardin ve Tarık Zafer’in yaklaşımları gündeme gelmemiştir. Ve hatta Doğan Avcıoğlu’nun yayınlanmasına vesile olduğu Niyazi Berkes’in düşüncelerine de gönderme yapılmamıştır. Bu aşamada Sabri Ülgener’in düşüncelerinin hiç gündeme girmemesinin anlaşılabilir bir tarafı vardır. Benzeri bir nitelemeyi o tarih kesitinde yayınlanan Hüseyin Hatemi’nin İslâm Açısından Sosyalizm (1967) başlıklı metni için de söylemek mümkündür. Sorunu bununla bağlantılı olarak Türkiye’nin toplumsal yapısı üzerine yayınlanmış temel metinler açısından da ifade etmek mümkündür. 1960’lı yılların sonlarında yayınlanmaya başlayan Türkiye’nin toplumsal yapısına dair hemen tüm metinler siyasal boyutu, siyasal tercihi çok daha öne çıkmış metinler olarak tezahür etmiştir. Dolayısıyla siyaseten köşeli yerde duranların metinleri çok daha fazla etkili olmuştur. Onlar önemli olarak telakki edilmiştir. Ancak Türkiye’de dönemi, zihniyeti yorumlamak bakımından bu tarz siyasal anlamda köşeli metinler yararlı görülmemelidir. Burada örneğin çok sınırlı olarak söz edilecek olursa Doğan Avcıoğlu’nun, İsmail Cem’in ve örneğin Emre Kongar’ın metinleri Türkiye’nin sosyal yapısını çözümlemek amacıyla yönelinen yapıtlar olmayıp tabiri caizse hükümet programı sunan ve tartışan yapıtlar olarak tezahür etmiştir. Hatta onlara dair yazılan metinler de, örneğin Hikmet Özdemir ve Gökhan Atılgan’ın metinleri, hemen her metinlerinde görüldüğü gibi meseleyi hükümet programı çerçevesinde değerlendiren çalışmalardır. Bunun nedeni tarihsel olandan daha çok siyasete önem vermekten kaynaklanmaktadır. Problem sosyal yapı analizinden ziyade siyasetle ilgilenmekten dolayıdır. Bu nedenle de örneğin Berkes’in üzerinde durmaktan ziyade Behice Boran ve Doğan Avcıoğlu ile ilgilenilmiştir. Tabii daha da önemli olan Avcıoğlu’nun sosyal tahlilleriyle değil siyasal tercihleriyle ilgilenilmiştir. Doğan Avcıoğlu da Niyazi Berkes de düşünsel anlamda Kemalizme yakın ve yatkındır. Ancak Avcıoğlu ile neredeyse salt Kemalist olması ve onun Türk siyasal hayatına yansıması bağlamında ilgilenilmiştir. Sosyologların, siyaset bilimcilerin de düşünsel tahlillerinden daha çok siyasal tercihleri gündeme getirilmeye çalışılmıştır. Zaten onlar da buna teşnedir.

Siyasal anlamda köşeli olmayan tahlilleri açısından Şerif Mardin, Hilmi Ziya Ülken, Sabri Ülgener ve Erol Güngör’ün metinleri üzerinde durulmamıştır. Bu entelektüeller açısından en siyasete açık olanı Erol Güngör’dür. Erol Güngör’ün yazdığı metinler de entellektüel olarak Sabri Ülgener’i genel anlamda ve Hilmi Ziya’yı belli bir çerçevede öne çıkaran metinler olarak tezahür etmiştir. Hilmi Ziya’nın ve Sabri Ülgener’in metinleri o dönemlerde özellikle sol çevrelerde yankı yapmadığı gibi ilgi de uyandırmamıştır. Onun belki de basılmasına vesile olduğu Aydınlar İzmler kitabı daha sonra da sol kültür çevrelerinde dikkat çekmemiştir. O kitaba yönelik olarak dolaysız eleştirel bakış yanında olumlayan değerlendirmeler yapılmamıştır. Sabri Ülgener sol kültür çevrelerinde belirgin olarak iktisatçı olduğu için önemsenmiştir. Aslında mesela Ahmet İnsel’in Türkiye Toplumunun Bunalımı kitabı da Türkiye’nin yakın tarihinin Marksist yorumunun Şerif Mardin eksenli bir farklılaştırılma denemesidir. Aslında dört akademisyenin Türkiye’de sosyal bilimlerin genelde değerlendirilmesi konusunda kapsamlı sayılabilecek bir çabaları vardır. Bu çabalar da sınırlı metinler çerçevesinde kalmamıştır. Bu noktada Erol Güngör’ün "Türkiye’de Sosyal İlimlerin Gelişmesi" (1973) başlıklı makalesi kapsayıcı bir değerlendirme mahiyetindedir. Bu kısa metinde Türkiye’de oldukça sosyal bilimlerin gelişim serüveni uzun tarih kesitinde değerlendirilmiştir. Hem de kapsayıcı bir şekilde değerlendirilmiştir. Ancak bir çevrede gelişen Türkiye’de sosyal bilimlerin gelişimi literatürünün içinde Erol Güngör’ün söz konusu metni değerlendirme açısından üzerinde durulmaya değer görülmemiştir. Hatta Bahattin Akşit’in Türkiye’de sosyoloji literatürünü değerlendiren, daha doğrusu değerlendirmekten öte envanterini çıkarmayı deneyen bilinen makalesi – ki hem Türkçesi hem İngilizcesi vardır - Türkiye’de yapılan sosyoloji tezlerinin hemen hepsine, bilumum hurda teferruata gönderme yaparken Erol Güngör’ün metnini görmemiştir. Burada herhangi bir metni görmemekten söz edilmemekte, kritik bir metnin öne sürdüğü önemli tartışma noktalarının atlandığı anlatılmaya çalışılmaktadır. Zaten metinde bütünsel bir değerlendirme denemesi görülmemektedir. Bunda başka nedenler yanında meseleyi sosyoloji alanına sınırlamak şeklinde bir tutumunun da etkisi vardır. Aslında daha genel anlamda hiç kimsenin aklından Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin 1970 yılında gerçekleştirilen ve 1971 yılında yayınlanan Türkiye’de Sosyal Bilimlerin Gelişimi başlıklı kitabının temel düşünsel ekseni ile Erol Güngör’ün "Türkiye’de Sosyal İlimlerin Gelişimi" başlıklı makalesindeki temel fikriyatı karşılaştırmak geçmemiştir. Erol Güngör’ün metni tarihsel olarak daha erken dönemlere de uzanmaktadır. Aslında düzenlenen seminerdeki Şerif Mardin’in sosyal bilimler alanındaki darlık, darlıktan öte kapalılık ve bağnazlık konusunda belirttikleri ile Erol Güngör’ün bazı tespitleri arasında paralellikler vardır. Kitaptaki metinlerin çoğu önemli sayılabilecek şekilde neredeyse sadece değişik sosyal bilim dallarının dar alanlarının içinde kalmıştır. Zaten Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin çalışmaları da Türkiye’de sosyoloji çalışmalarının şekillenmesinde kritik öneme sahip olmuştur. Erol Güngör’ün bir başka yaklaşımı da özellikle Ziya Gökalp sosyolojisine yönelik eleştirellik çerçevesinde gelişmiştir. Bir başka mecrada, başat mecrada Ziya Gökalp eleştirisi Taha Parla’nın Ziya Gökalp’ın Sosyal Düşünceleri metninde 1980 yılında yazılıp 1989 yılında yayınlanan metninde şekillenmiştir. Nereden bakılsa iki metin arasında bir on yıl, Türkiye’de işlevselleşmesi açısından bir yirmi yıl fark vardır. Türk Sosyal Bilimler Derneği kaynaklı ya da başka mecrada seyreden Ziya Gökalp tahlilleri olumlu değerlendirmeler, temelde olumlu değerlendirmeler içermektedir. Aslında sonradan eleştirel noktaya gelen mecra meseleye siyaset eksenli bakmakta, Erol Güngör’deki yaklaşım daha akademik bir mahiyet arz etmektedir. Özellikle mesele sosyoloji içinde değerlendirildiği zaman Ziya Gökalp üzerine metinler son dönemdeki siyasal farklılaşma dışında genellikle eleştirel olmayan tekerleme halindeki methiyelerle sürüp gitmiştir. Erol Güngör’ün eleştirel düşünceleri fark yaratmamış görünmektedir. Aslında Erol Güngör tipik bir muhafazakâr aydın imajı vermemektedir. Onun döneminde etkin olmuş, kendisini de etkilemiş Mümtaz Turhan’a göre somut Ziya Gökalp meselesine yaklaşımı bakımından farkı vardır. Bu noktada örneğin İstanbul İktisat Fakültesi’ndeki Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun akademisyen öğrencilerinden de farkı vardır. Erol Güngör Mümtaz Turhan’ın kimi düşüncelerini sürdürürken aynı zamanda onun bazı düşüncelerine dirençli bir bireysel kimliği de temsil etmektedir. İstanbul İktisat Fakültesi İçtimaiyat kürsüsü ise neredeyse Fındıkoğlu’nun mirasını tevarüs etmiş ve fakat kısmen de olsa onunla hesaplaşamamıştır. Tevarüs ederken benimseme yönünden Erol Güngör’ün Mümtaz Turhan’a yönelik ciddiye alışını gösterememiştir. Aynı zamanda Fındıkoğlu kadar kapsayıcı metinler yazmamıştır/ yazamamıştır. Erol Güngör Fındıkoğlu’nun Amiran Kurtkan sonrası öğrencileri kadar siyasete yakın durmuş, bir dönemde 1974’te Ortadoğu gazetesinin başyazılarını yazmış, ancak söz konusu başyazılar bile onun soğukkanlı akademik kimliğini zedelememiştir. Erol Güngör’ün islam meselesini sosyolojik boyutta değerlendiren son iki kitabı da İstanbul İktisat’ta ve İstanbul Sosyoloji’de görülemeyecek kadar farklı metinlerdir. İstanbul Sosyoloji’de yapılmaya çalışılan metinler arasında Cahit Tanyol’un ve Baykan Sezer’in yazdıklarını değil Hilmi Ziya Ülken’in yazdıklarını andırmaktadır. Aslında Erol Güngör’ün yazdıklarının Türkiye’de akademik alandaki darlığı aşma anlamında farklılığını memleketteki milliyetçi-muhafazakar düşünce ortamından haberdar olasına, o ortamdan beslenmesine bağlamak daha gerçekçi görünmektedir. Bu anlamda Marmara Kıraathanesine değinen değişik metinlerdeki bilgilerden kalkarak bu tür bir sosyolojik tahlil yapmak mümkündür. Başka türlüsü daha dar gruplarla bağlantı olarak belirir. Erol Güngör’ün Hilmi Ziya’dan ve Sabri Ülgener’den önemseyerek bahsetmesi ve düşünsel anlamda beslenmesi önemsenmesi gereken bir durumdur. Erol Güngör’ün söz konusu iki entelektüelle çakışan bir yönü de kendi cenahındaki akademisyenlerden ve aydınlardan çok daha fazla Batı literatürüne aşina olmasıdır. Mümtaz Turhan’dan temel farkı da Türkiye’nin düşünsel ortamından beslenmesi ve Türkiye gerçeğine çok daha açık olmasıdır.[3]

Belki de Şerif Mardin’in temel farkı onun Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine dosyalardan, kitaplardan, özellikle Batılı kitaplardan kalkarak yönelmesidir. Zaten kendisini bu noktaya getiren de eğitim sürecidir. Türkiye’nin akademik atmosferiyle bir yönü itibariyle olumlu bir başka yönü itibariyle olumsuz bir ilişkisi vardır. Dışarıdaki eğitiminden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde olmasını bir şanssızlık, Forum çevresinde olmayı ise bir şans olarak telakki etmiştir. Ancak akademik gelişimini daha çok şanssız mecrada sürdürmüştür. Yurtdışı çalışmaları Şerif Mardin’e nefes aldırmış görünmektedir. Said Nursi çalışmasının başka türlü gelişmesi zaten mümkün değildir. Şanssız mecrada seyrettiği için bazı metinlerinin akademik, akademik olandan daha önemli olarak düşünsel etki yapması zaman almıştır. Bu anlamda Din ve İdeoloji kitabının (1969) yankı yapmaması önemli bir husustur. Ondan öte en kritik metinleri, özellikle sosyolojinin, Türkiye’de sosyolojinin gelişimi açısından en kritik metinleri görmezden gelinmiştir. Onun 1974’de kaleme alınan Türkiye’de ve Ortadoğu’da Sosyoloji metni makalelerinin derlenerek yayınlanmasının üzerinden otuz yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen halen çoğaltma olarak durmaktadır. Bu metinde Türkiye’de sosyoloji değerlendirilirken temel olarak, daha doğrusu esas olarak Hilmi Ziya Ülken’in çıkardığı, daha doğrusu çıkarmaya, 1940’ta çıkarmaya başlayıp, 1960 yılına kadar çıkardığı ve 1967 yılına kadar süren Sosyoloji dergisi incelenen metin olmuştur. Bırakın 1974 yılını, 1980’li yıllarda bile Hilmi Ziya sosyolog olarak, ciddiye alınacak bir sosyolog olarak anılmamaktadır. 1980’li yılların başlarında genel anlamda, 1970’li yıllarda dar anlamda Emre Kongar Türk sosyoloğu deyince en fazla Ziya Gökalp ve Mübeccel Kıray’ı öne çıkarmaktadır. Özellikle modernist çevrelerde Hilmi Ziya’nın yazdıkları hiç kaale alınmamaktadır. Gülseren Ülken yıllar önce Hilmi Ziya’yla niye hep sağcılar ilgileniyor? diye sormuştu. Hilmi Ziya’nın hem dünya ahvaline hem Türkiye’nin ahvaline dair endişeleri vardır. Modernist cenahın Hilmi Ziya ilgisizliğinin benzerini en azından bir süre milliyetçi – muhafazakar cenahta da görmek mümkün. Bunun en net işaretini de Cemil Meriç’in Hilmi Ziya’nın ölümünden hemen sonra Ortadoğu gazetesinde yazdığı adeta sövgüye varan eleştirisinde görmek mümkün. Aslında modernistin ve muhafazakârın tavrı birbirine benzer. Hatta benzer olmanın ötesinde özdeş. Ancak takriben aynı tarihte, 1974 yılında Şerif Mardin’in anılan yazısında ve Erol Güngör’ün Ortadoğu gazetesindeki "Hasbi İlim" başlıklı yazısında Hilmi Ziya Ülken’in düşünsel ciddiyetinin altı çiziliyor. Erol Güngör’ün hasbi ilime verdiği önem ortadadır. Dönem sağda solda ilmin, bilimin hasbisi olmaz, taraflısı olur teranesinden geçilmiyor. Aslında uzun yıllar sonra, Cemil Meriç’in Hilmi Ziya’dan "fikir Don Juan"ı olarak bahsetmesinin kimler açısından geçerli olduğunu ciddi bir şekilde düşünmek gerek. Hilmi Ziya’nın milliyetçi muhafazakâr kesimde ilgi görmesinin, daha doğrusu yankı yapmasının başta gelen sebebi de Tarihi Maddeciliğe Reddiye (1951) kitabının yazarı olmasıdır. Kaldı ki söz konusu kitap da tipik antikomünist bir kitap olmayıp Türkiye’de milliyetçi – muhafazakâr kesim tarafından ciddiye alınmış ve fakat yeterince ne kelime, neredeyse hiç irdelenmemiştir.

Şerif Mardin’in bir başka dikkati çeken yanı gene aynı makalesinden görülebileceği üzere, Türkiye’de sosyolojinin 1940’lı yıllardaki şekillenişi konusunda söyledikleridir. Sözü edilen metninde kendi yaklaşımına göre Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın akademik çalışmalarının nerede durduklarını da yorumlar. Onun yorumundan bağımsız olarak söylenmek istenen konuyu ideolojik anlamda önemseyenlerden yıllarca önce, daha doğrusu onyıllarca önce Şerif Mardin’in konu üzerine dikkatidir. Türkiye’de sosyal bilim, sosyoloji gelişimi açısından tartışılacaksa doğal olarak Hilmi Ziya’nın da, Dil Tarihli sosyologların da bunda önemli bir yeri vardır. Bir de burada anılan üç sosyolog Ülken, Berkes ve Boran Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme süreci üzerinde daha sonraki tarih kesitinde derinlikli olarak durmuşlardır. Sırf bu nedenle bile onların önceki dönemdeki sosyal bilim çalışmalarına dikkat etmek gerekmektedir. Şerif Mardin’in geçmiş dönem fikriyatına yönelmesi sadece bu noktalarla sınırlı kalmamakta, o, aynı zamanda Fuad Köprülü, Halil İnalcık ve Sabri Ülgener’in metinlerinden de kaynaklanarak/esinlenerek bir Türkiye fotoğrafı oluşturmaya çalışmaktadır. Onun yaklaşım tarzında değişik, farklı düşünsel metinlerden yararlanma konusunda bir çekince görülmemektedir. Onun metinlere esnek olarak yaklaşma konusunda geldiği noktaya çoğu Türk sosyal bilimcisi oldukça geç ve güç gelmiştir.

Tabii bir Erol Güngör, bir Şerif Mardin fotoğrafı Türkiye’de Türkiye’nin sosyal bilim anlayışı yüzünden farklı farklı renklere bürünmektedir. Türkiye’ye teğet geçen, daha doğrusu Türkiye’ye hiç değmeyen çalışmalar açısından önemli olan mesele Şerif Mardin’in sadece modernleşme konusunu anlamlandırma açısından teorik olarak nerede durduğudur. Genel olarak da Şerif Mardin böyle anlaşılmaktadır. Belki burada aykırı bir örnek olarak Adem Çaylak’ın kitabını görmek mümkündür. Tıpkı buna benzer bir şekilde Erol Güngör’ün özellikle yazdıklarına ve çevirdiklerine bakarak düşünsel anlamda nerede durduğu Erol Güngör konusunda hassas olan çevrelerde merak edilmemiştir. Bu husus araştırma konusu yapılmamıştır. Aslında modernistlerin ve muhafazakârların Şerif Mardin’e ve Erol Güngör’e yaklaşım tarzları Türkiye’nin düşünsel fotoğrafını verebilecek durumdadır. İkisinin de düşünsel olarak basit bir yere konumlandırılması ve aydınların etiketleme merakı konusunda Türkiye’de bir sıkıntı da yoktur, fark da.

Ancak böyle bir konumlandırma Hilmi Ziya Ülken ve Sabri Ülgener konusunda zor görünmektedir. Hem ilgi eksikliği hem de yaklaşımlarının basit olmaması nedeniyle karışık bir durum söz konusudur. Onların metinlerinin anlaşılması da zordur. Onlar açısından Batılı teorik modellere açık olmama gibi bir niteleme de söz konusu değildir. Ülken ve Ülgener de ülke sorunları üzerine ciddiyetle düşünmüşlerdir. Onların Şerif Mardin ve Erol Güngör gibi Türkiye’nin güncel siyasal ayrıştırılmasında oturtulacak yerleri net değildir. Ama artık mesele teorik modellere açık olmanın ötesinde belirli teorik yaklaşıma göre bulunulan yerdir. Bir de memlekette belli bir yaklaşım tarzının dışındaki hemen her şey, her entellektüel eğer geçmişte kalmışlarsa, hele geçmişte kalmışlarsa rahatlıkla eşitlenmektedir. Türkiye’nin bir yirmi yıllık yeni tesis edilmiş düşünce geleneği içinde her düşünür rahatlıkla milliyetçi – muhafazakâr olarak nitelenebilir. Milliyetçi ve Kemalist sıfatı herkese yapıştırılabilir ve yakıştırılabilir. Komünist, geçmiş dönemin komünist entelektüellerine bile. Nitekim TİP’in ellinci yılı, seçime girip 15 milletvekili kazanmasının ellinci yılı vesilesiyle çıkan dergide de Mehmet Ali Aybar’ın milliyetçi ve Kemalist sıfatından arındırılması için ızdırap çekilmekte ve bu ızdırap da derde deva olmamaktadır.

Zaman içinde hem ufku evrensele açık hem de kendi ülkesinin sorunlarına duyarlı, bu sorunların özgün çözüm yolları olduğunu düşünen entellektüeller azalmaktadır. Azalmaktan öte bitmektedir. İnsanlar daha Türk düşünce aleminde gezinmeden eline kalem aldığında Türk düşüncesinin iptidailiğinden söz etmektedirler.[4] Son dönem Türk düşünce hayatı hem dünyadaki düşünsel gelişmelerle çeşitliliği içinde esnekçe ilgilenmemekte hem de bir teorik çerçeve içinde memlekete hiç bakmadan memleket sorunlarının anlaşılabileceğini ve çözümlenebileceğini sanmaktadır. Şimdi her dönem revaçta olan yaklaşım çerçevesinde memleket sorunları çözümlenmektedir. Şerif Mardin’in Literatür Dergisinin Türk Sosyoloji Tarihi (2008) sayısında da belirttiği gibi Türkiye’de mesele bir batılı düşünür üzerinde odaklaşmaktadır. Şerif Mardin’e göre de söz konusu düşünürler farklı farklı şekillerde algılanmaktadır, anlaşılmaktadır. Aslında Türkiye’nin fotoğrafı tam da Şerif Mardin’in 1970 yılındaki Türkiye’de Sosyal Bilimlerin Gelişimi seminerinde belirttiği gibidir. "Türkiye’de aydınlar kütle halinde düşünce değiştirmektedir. Türkiye’nin aydın çevrelerinin Anadolunun ‘gerici’ muhitlerinden farkı yoktur." Aslında Türk sosyalistleri, tabii burada aydın olanından bahsediyorum. Lenin’in "ezilen ulus milliyetçiliği" konusundaki yaklaşımına yönelik hassasiyetinin binde birini onun "gerçek somuttur" hususundaki sözleri söz konusu olunca taşımamaktadır.

Aslında makalenin başından beri anlatılmak istenilenleri bir köşe yazarı birkaç cümlede burada anlatılanlardan çok daha iyi bir biçimde ve veciz olarak anlatmaktadır. Yazdığı yazılarda farklı metinlerden yararlanarak düşünce geliştirmenin gereğinden söz etmektedir. Kendisi de örneğin edebiyatta, doğal olarak düşünce eksenli edebiyat alanında Kemal Tahir, Peyami Safa ve Tarık Buğra’dan süzüp getirdiği bilgilenme ve yorumlarla kapsamlı, derinlikli ve orijinal değerlendirmeler yapmaktadır. Aynı zamanda da İdris Küçükömer ve Sabri Ülgener’in yaklaşımlarının Türkiye’sinin değme aydınlarından daha gelişkin bir değerlendirmesini gerçekleştirmektedir. Ve günümüz Türkiye’sinin gerçekçi bir fotoğrafını sunmaktadır. "…. (yaklaşımların) kullandığı, dayandığı, yorumladığı, var ise katkı eklediği düşünce değerlerini, bildiğiniz zaaflarına rağmen görebilmektir aslolan. Onları göreceksiniz, siz de, meselelerinizin çözümü için onlardan yararlanarak kendi düşüncelerinizi üreteceksiniz. Düşünceyi taklit, taklitlerin en kötüsüdür. Düşünerek benimsenmiş bir düşünce zaten taklit değildir; ama ‘düşünen düşünmüş, ben de alır taşırım’ derseniz düşünce mankeni olursunuz ve o düşünceyi içselleştirip kendiniz için yararlı hale getiremezsiniz, düşünmeden yaşamanın yoksullukları ve terslikleri peşinizi bırakmaz."[5]

Netice-i Kelâm, memleket aydın kılığında mebzul miktarda ‘konu mankeni’ ile dar kafalı siyasetçi, siyaset bilimci ve sosyolog ile dolu.

 

 

KAYNAKÇA

Abadan, Nermin (1966), Anayasa ve Siyaset Bilimi Açısından 1965 Seçimlerinin Tahlili, Ankara, Ankara Üniversitesi S.B.F. Yayını.

Aksoy, Muammer (1960), Demokrat Parti ve Partizan Radyo, Ankara, Forum Yayınları.

Akyol, Taha (t.y.), Leninsiz Komünizm, İstanbul, Hasret Yayını.

Bayar, Celal (1965), Ben de Yazdım, İstanbul, Baha Matbaası.

Bayar, Celal (1969), Başvekilim Adnan Menderes, İstanbul, Truva Yayını.

Çakır, Osman (2008), Nevzat Kösoğlu İle Söyleşiler – Hatıralar Yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi, İstanbul, Ötüken Yay., 2008, s.396-97.

Eroğul, Cem (1970), Demokrat Parti (Tarihi ve İdeolojisi), Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi.

Duverger, Maurice (1970), Siyasi Partiler, Çev. Ergun Özbudun, İstanbul, Bilgi Yayınevi.

Ecevit, Bülent (1970), Atatürk ve Devrimcilik, İstanbul, Tekin Yayınevi.

Garaudy, Roger (1965), Sosyalizm ve İslamiyet, İstanbul, Yön Yayını.

Güngör, Erol (1982), "Türkiye’de Sosyal İlimler", Dünden Bugüne Tarih-Kültür- Milliyetçilik, Ankara, Mayaş Yayını, s. 32-49.

Hatemi, Hüseyin (1967), İslam Açısından Sosyalizm, İstanbul, Hareket Yayını.

İnsel, Ahmet (2007), Türkiye Toplumunun Bunalımı, 2.b., İstanbul, Birikim Yayını.

Koçak, Kıvanç (2015), "Aybar’la İlgili Tanıklıklar ve Söyleşiler: Türkiye’ye İki Boy Büyük Gelen Adam: Mehmet Ali Aybar", (Artun Ünsal’ın Konuşması), Birikim, No: 316-317, (Ağustos – Eylül 2015).

Mardin, Şerif (1969), Din ve İdeoloji, Ankara, Ankara Üniversitesi, S.B.F. Yayını.

Özek, Çetin (1964), Ceza Hukuku Açısından Nurculuğun İç Yüzü, İstanbul.

Özek, Çetin (1968), 100 Soruda Türkiye’de Gerici Akımlar, İstanbul, Gerçek Yayınevi.

Selim, Ahmet (2015), "Normalleşmekten Korkmayalım", Zaman, 27 Eylül 2015.

Sencer, Muzaffer (1999), Dinin Türk Toplumuna Etkileri, İstanbul, Sarmal Yayınevi.

Soysal, Mümtaz (1969), Dinamik Anayasa Anlayışı, Ankara, Sevinç Matbaası, Sosyoloji Konferansları, No: 52 (2015-2) / 463-481 481

Tahir, Kemal (1967), Devlet Ana, Ankara, Bilgi Yayınevi,

Tahir, Kemal (1969), Kurt Kanunu, Ankara, Bilgi Yayınevi,

Tunaya, Tarık Zafer (1957), Hürriyetin İlanı, İstanbul, Arba Yayınları.

Tunaya, Tarık Zafer (1960), Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul, Arba Yayınları.

Tunaya, Tarık Zafer (1962), İslamcılık Cereyanı, Cumhuriyet Yayınları.

Tunaya, Tarık Zafer (1982), Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, İstanbul, Ekin Araştırma-Eğitim Yayınevi.

Turan, İlter (1973), Cumhuriyet Tarihimiz, İstanbul, Çağlayan Kitabevi.

Ülgener, Sabri F. (1983), Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, Ankara, Mayaş Yayını.

Ülken, Hilmi Z. (1951), Tarihi Maddeciliğe Reddiye, İstanbul, Türk Sosyoloji Cemiyeti Yayını.

------------------------------------------------------------------

Kaynak:

Sosyoloji Konferansları, No: 52 (2015-2) / 463-481, DOI: 10.18368/IU/sk.19829

 

Dipnotlar

[1] Kıvanç Koçak, "Aybar’la İlgili Tanıklıklar ve Söyleşiler: Türkiye’ye İki Boy Büyük Gelen Adam: Mehmet Ali Aybar", (Artun Ünsal’ın Konuşması), Birikim, No: 316- 317, (Ağustos – Eylül 2015), s.92. "1970’lerin sonunda Avrupalıların farkına vardıkları bir şeyleri Aybar, 1940’larda 1950’lerde savunuyordu. Marksizm - Leninizmin nasıl bürokratikleşmeye gittiğini (…) aslında iktidarda olanın arkasını partiye dayamış parti bürokratları olduğunu (…) yıllar önce söylemişti. (…) Genelde aydınlarımızı, fikirlerimizi, her şeyimizi Batı’dan ithal ediyoruz. İlk defa Batı’dan ithal etmediğimiz bir düşünce adamı geldi karşımıza; klasik, geleneksel düşünce sistemlerimizin dışında. "Burada ilk olmak dışında Aybar’ın abartılması söz konusu değil. Ancak tipik Türk sosyalistinin havsalası yerli bir entellektüelin özgün düşünce sahibi olabileceğini almıyor. Hem Avrupa Komünizminin özü Mehmet Ali Aybar’da Avrupa’da şekillenmeden önce de var. Hem de Avrupa Komünizmi o dönem Türk sosyalistinin ilgisi dahilinde değil. İnceleme gereği duymadan eleştirel bakıyor.

[2] Taha Akyol daha Aybar’ın Leninizm kitabı yayınlanır yayınlanmaz kitap hakkında olumlu sayılabilecek sathi değerlendirmeler içeren bir metin yayınlamıştır. Bkz. Taha Akyol, Leninsiz Komünizm, Hasret Yay., İstanbul, t.y. Leninist solun tepkisi de suçlayıcı mahiyette dışlayıcı bir tutum olmuştur. Kendini o dönemde sosyalist olarak niteleyip de Leninist olmayan aydın yok gibidir. Sosyoloji Konferansları, No: 52 (2015-2) / 463-481 469

[3] Aslında tarihsel anlamda MHP tarzı, ona yakın, ona yatkın milliyetçilikle yolu kesişen ve kesinlikle bu ekseni aşan üç ciddi entelektüelden bahsetmek mümkündür. Bunlar tarih sırasıyla Dündar Taşer, Erol Güngör ve Nevzat Kösoğlu’dur. Bunların üçünde de tarih perspektifi olağandışı geniş olup topluma daha geniş bir çerçeveden bakma eğilimi vardır. Nevzat Kösoğlu’ya yapılan nehir söyleşi kitabı da bu alanda yazarın ufkunun genişliğini gösteren bir çerçeve çizmektedir. Yaptığı bir saptama da hem gerçekçi görünmekte, hem de bariz bir medeni cesaret örneği sunmaktadır. "Bizim camianın özelliği; bunu biraz üzülerek ve sıkılarak söylüyorum kalem kudretinden mahrum olmasıdır. Ve bir şeyi yazdığı zaman da korkak davranmasıdır. Birçok müstear isimler kullanmışlardır. Kendini ortaya koyup da adıyla bir şey yazmıyor." (397) Osman Çakır, Nevzat Köroğlu İle Söyleşiler – Hatıralar Yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi, Ötüken Yay., İstanbul, 2008, s.396-97. Tabii burada somut olaylar üzerine değil, düşünsel anlamda sınırda gezinen düşünceler kast ediliyor. Aslında onun söylediği önemli hususlardan biri de bilinen bilgilerden kalkarak yeni yorumlar yapılabileceğidir. Kendi metinlerinden birinin, açık, hepsini örtük olarak bu türün örnekleri arasında göstermektedir. (Bkz. age. S.340) Aslında bu metinde anılan düşünce adamları açısından aynı şekilde düşünmek gerekmektedir. Zaten yaratıcı düşünce biraz da budur. Yoksa Türkçede ve başka dillerde düşüncenin zerresini içermeyen mebzul miktarda orijinal çalışma vardır.

[4] "Bu uzun metin, diğer her şeyden çok, Türk düşüncesinin kimi bakımlardan ‘iptidai’ kalmasına yol açan sebeplerin ne olduğuna dair son derece kişisel bir merakın ürünü olarak doğdu." Metni okuyunca insanın hakikaten sadece bazı bakımlardan mı? diye sorası geliyor. Yazar neredeyse ne kelime her bakımdan demek istiyor. İnsanın Batı düşüncesine de – Türk düşüncesine de bu kadar dar bakmasını anlamak mümkün değil. Kaldı ki yıllarca önce Hilmi Ziya Tanzimat, Meşrutiyet ve hatta Cumhuriyet dönemi düşünce hayatının sathiliğinden bahsetmişti. Ancak yazarın açıksözlülüğüne saygı duymak gerekir. Türk Sağı metnindeki yazılardan çok daha kapsamlı bir şekilde yazılı metinleri incelemiş görünüyor.

[5] Ahmet Selim, "Normalleşmekten Korkmayalım", Zaman, 27 Eylül 2015.

 ------------------------------------------------

[i] Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, DTCF, Tarih Bölümü, İletişim: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22034245