Konuk Yazarlar

Prof.Dr. Ali Osman GÜNDOĞAN ile söyleşi

Konuşan: İkbal VURUCU

 

Günümüze ve tarihe baktığınızda milliyetçiliğin nasıl bir ihtiyacın ürünü olduğunu söyleyebiliriz? 

Milliyetçiliğin öncelikle doğal bir durum olduğunu, insan olmanın tabiatıyla ilgili olarak mensubiyet, bağlanma ve sadakat hislerini tatmin etmede önemli bir duygu olduğunu düşünüyorum. Bu, sadece bir ihtiyaç olarak düşünülebilir mi, doğrusu kestirmek zor gibi geliyor bana. Çünkü ihtiyaç, bir tatmini gerekli kılar. Tatminden sonra ihtiyaç da ortadan kalkar. Ama milliyetçilik anlık bir tatmin değildir. Ayrıca milliyetçilik de ilk cümlede söz konusu ettiğim hususlarda önemli bir tatmin sağlar ama milliyetçilik bir ihtiyaçtan da öte bir şey olarak, insanın varlık yapısıyla ilgili olarak ortaya çıkar diye düşünüyorum. Genelin mutluluğu, refahı, huzuru, güveni tek tek her fert için de mutluluk, refah, huzur ve güven sağlayıcıdır genelde. Milliyetçilik, aralarında ortaklıklar bulunan ve bu ortaklıkların teminatı olan ortak bir tarihin ürünü fertlerde doğal bir dayanışma sağlayıcıdır. Mesela “niçin bazı insanlar bazı konularda ortak hareket eder?” Elbette dayanışma içerisine girmek için çok çeşitli nedenler vardır. İşçi sınıfı dayanışmasından tutun da bir tarikat, cemaat dayanışmasına kadar pek çok dayanışma biçiminden bahsedilebilir. Ama milliyetçilik kaynaklı dayanışma biçimi, menfaat kaynaklı değil, ideal kaynaklı bir dayanışma biçimi sağlar. Bu bakımdan milliyetçiliğe ters gibi duran Rus komünizmi bir Rus milliyetçiliği olarak fiili bir durum kazanmıştır. Fert, içinde yaşadığı topluma göre zayıftır ve kendisinin gücü, önemli ölçüde içinde yaşadığı toplumun gücüyle doğru orantılıdır. Bu bakımdan fert, ister istemez baktığı zaman içinde kendisini de gördüğü toplumsal birliklere iştirak eder ve içinde bulunduğu toplum tarafından da temsil edilmeyi bekler. İşte içinde doğup büyüdüğü millet iradesi bir biçimde ferdin iç dünyasında güçlü bir biçimde yer etmiştir. Kendisinde gördüğü ve yaşadığı bu güç-kuvvet ile millet iradesinin kaynaşmasını istemesi, millet iradesinin en güçlü bir biçimde ifade edilmesi, ferdin isteyebileceği en önemli isteklerden biridir. Bu istek, milliyetçilik dediğimiz hissiyatın ve fikrin kaynağını oluşturur, diye düşünüyorum.

Milliyetçiliğin tarihi süreç içinde oynadığı rolün bireyin hayatı açısından pozitif bir katsının olduğunu söyleyebilir miyiz? 

İlk soruya verdiğim cevapta da belirttiğim hususlara ek olarak, ferdin doğumundan ölümüne kadar geçen süre içerisinde yaşadıkları, ortak bir kültürün mahsulü olan değerlere uymak veya uymamak biçiminde geçer. Bu değerler içerisinde yerel ve evrensel olanlar olduğu gibi en fazlasını da milli olanlar, sadece o millete has olanlar oluşturur. Şimdi fertte içselleşmiş olan bu değerlerle insan, doğal olarak aynı değerlerle donanmış fertler arasında kendisini daha güvenli hisseder. Aynı zamanda aynı değerler manzumesi içerisinde diğer insanlarla ilişkilerinde kendisini ve özellikle manevi yönünü çok daha rahat bir biçimde gerçekleştirebilir. Aslında her insan, varlık şartı gereği yalnızdır ve kendi kendine yeter bir durumda değildir. Kendisini gerçekleştirmek isteyen ve kendi yalnızlığından kurtulmak isteyen fert, muhakkak surette kendi dışına, kendini aşan toplumsal gerçekliğe açılmak zorundadır. Bu toplumsal gerçekliklerden birisi ve en önemlisi de millettir. Ferdin kendi dışında ve kendisini aşan toplumsal gerçeklikler arasında kendisiyle uyum halinde olan da kendi milletidir. Millet, kendi kendine yetmeyen ve kendisini kendi yalnızlığı içerisinde gerçekleştiremeyen ferdin zorunlu olarak dâhil olduğu ve onu, biyolojik-doğal bir varlık olmaktan manevi bir varlık olmaya doğru hazırlayan bir realitedir. Ferdi, daha üst bir realite olan millete bağlayan duygunun adı da milliyetçiliktir. Fertler, kendileri açısından bakıldığında gelip geçici de olsalar, onların kalıcılığını sağlayan nesiller ve manevi mahsuller, bir milletin ve o milletin güçlü bir devletiyle mümkün olabilmektedir. Yoksa geçicilik ve yok olup gitmek düşüncesi, kesinlikle tahammül edilebilir değildir. Millet, din, insanlık gibi realitelere bağlanmak, bir bakıma gelecekte de yaşamak ve kendimizi onlar vasıtasıyla gelecekte yaşatmak anlamına gelir. Millete iştirak, kendisini daha üst amaçlara adama ve bu amaçlar için çalışma ferdi, sadece bir nicelik olmaktan çıkarır ve onu şahsiyet sahibi bir varlık yapar. Şahıs olmak, niteliklerle donanmış bir fert olmaktır. Bu, millet ve milliyetçiliğin hayata geçirilmesi demek olan manevi fiiller dolayısıyla ferdin ontolojik ve epistemolojik garantisini de oluşturur.

Yine günümüzde ve tarihi sürece baktığımızda hallerinden ya da farklı milliyetçilik durumlarından bahsedebilir miyiz?

Türk milliyetçiliğinin çağcıllarından ayrışan yönleri var mıdır? Mesela İslamiyet’in Türk milliyetçiliğinin gelişiminde oynadığı rol nedir? 

Elbette milliyetçiliğin türlü biçimlerinden bahsetmek mümkündür. Aslında bunların kesin olarak birbirlerinden ayrılması ve milliyetçilik ile onlar arasındaki farkın ifade edilmesi gerekir. Çünkü milliyetçilik çoğu zaman tarihin de yargılayıp bir kenara attığı bazı fikirlerle karıştırılabilmektedir. Mesela Alman milliyetçiliği, ırka dayanan ve kendi dışındaki milletleri hiyerarşik olarak alt seviyede gören ve küçümseyen bir milliyetçilik olarak faşizmdir. Materyalist bir dünyanın çok da anlamlı olmadığı, dünyaya sadece kendilerinin anlam katacağını düşünen, bundan dolayı da her fiili meşru gören sonuçları olmuştur. Milliyetçi olanlara faşist denilmesi aslında, başkalarını hesaba katan milliyetçi düşünce ve hisler için son derece inciticidir. Yukarıda Rus komünizminin aynı zamanda bir Rus milliyetçiliği olduğunu söyledim. Almanların tutumuyla Rusların tutumu arasında fark son derece yok gibidir. Çünkü ruhçu bir milliyetçilik, kendisini daha üst amaçlara bağlar ve manevi bir otorite tarafından kontrol edilmeyi de beraberinde getirir. Bizde özellikle Nurettin Topçu’nun savunduğu coğrafyaya bağlı Anadolu Milliyetçiliği ve Sosyalizmi var. Bugün toplumun büyük bir kesimi, kendisini milliyetçi olarak tanımlar. Ama milliyetçilik tasavvurlarımız arasında da farklar var. Nitekim ulusalcılık ve milliyetçilik bazı durumlarda birlikte anılıyor. Oysa bunlar da farklıdır. Etnisiteye bağlı olarak yapılan milliyetçilik belirlenimleri tamamen yanlıştır. Millet realitesi etnisiteyi aşar ve millet manevi bir birlik olarak tezahür eder. Milliyetçilik, millet realitesindeki manevi havaya duyulan muhabbet, bu havayı güçlendirme fikri ve arzusudur. Türk milliyetçiliği, elbette Aydınlanma ile başlayan, milli dillerin önem kazanması ile güçlenen ve burjuvazi ile milli ekonomilerin gündeme gelmesiyle etkilenen Batıdaki milliyetçilik akımlarından etkiler taşımıştır. Ancak Batı devletlerinin ve milletlerinin tarihi ile bizim tarihimiz arasındaki fark oradaki milliyetçilikler ile bizdeki milliyetçiliğin de farkını ortaya koyar. Alman milliyetçiliği bunun en bariz örneğidir ve bizim tarihimizin biriktirdiklerinden öyle bir milliyetçilik çıkmaz. Zira bizim millet tasavvurumuz, içine estetik, ahlaki, dini müştereklikleri dâhil eder. Bu müştereklikler üzerine yoğun bir şekilde durmayan, Türk Milliyetçisi olmak için çok gerilerde demektir. 

Milliyetçilik, güçlü bir tarih şuuruna ihtiyaç duyar. Tarih, fert olarak kendimizin olduğu gibi milletin de en kurucu unsurudur ve millet, tarih tarafından belirlenir. Tarih içerisinde oluşan ise o milletin tabiata kattıklarıdır, kültürdür. Bunların başında da, her kültür ve medeniyeti aşmakla birlikte tarihin en önemli tarafını inançlar oluşturur. İnançlar, en sistematik bakımdan dinde ifade edilir. Din, fert olarak her birimizin ve bütün bir milletin içinde bulunduğu var oluş alanlarının başında gelir ve bu alanlar içerisinde de en güçlü var oluş alanını oluşturur. Dinin, esasları dışında fenomenler olarak kendisini gösterme ve fertlerde etik, estetik değerler oluşturma bakımından milletlere göre de farklılığı vardır. Mesela bizde bu manada güçlü bir tasavvuf geleneği önemli bir biçimde ön plana çıkar. Bu, millet iradesi ile dini iradenin birleşmesi ve sonlu olan dünya düzeni içerisinde millete sonsuzluk iradesini göstermesi bakımından dini iradenin manevi rehber olması demektir. Bizde milliyetçilik meselesi hem bir ahlak hem de bir inanç meselesi olarak kaynağını bu zemine dayandırır. Türklerin İslamiyet’i yaşama ve yorumlama biçimi ile diğer Müslüman memleketlerdeki dini yaşayış karşılaştırıldığında, önemli ölçüde rafine hale gelmiş estetik bir imanın milletin kültüründe oynadığı rol görülebilir. Bizim milliyetçilik anlayışımızda din, milletin kendisini sınırlayan fizik ve biyolojik dünyanın ötesine geçmede en etkili faktör olmuştur. Çünkü din, milletin önemli dayanaklarından biridir. Ben, bir Türk düşüncesi için din ile olan ilişkinin muhakkak gözden geçirilmesi, dinin dinamik bir vaziyet alabilmesi ve inançlara zindelik kazandırabilmesi için insani ve akli vasıflara hitap eden yönünün geliştirilmesi gerektiği görüşündeyim. Bugün için din ile ilgili konularda, Türkiye’de gelişen dindarlığın ahlaki muhtevasını kaybetmiş olması ve çevremizdeki yaşanan barbarca tutumlar nedeniyle gidişatın, dinin aleyhine olduğunu düşünenlerdenim. Bu durum, millet iradesi ile dini irade arasında kapatılması imkânsız uçurumların doğmasına da neden olabilecek bir seviyeye doğru gitmektedir. Türk milliyetçiliği, sadece kendisine hitap ederek var olamaz. Mesajın daha evrensel boyutta olması gerekir. İşte din, başka yollar da olmakla birlikte bunu sağlar.

Bir düzenin kurulması ve varlığını devam ettirmesi için size göre amil olan etkenler nelerdir? 

Çok kısa olarak söylemek gerekirse, bir düzen muhakkak surette en büyük erdem olarak adaleti görmeli ve ahlaki bir temele dayanmalıdır. Bu düzenin, öteki olarak nitelendirilen başka’sını dikkate alması, bütün insanlığa hitap edebilecek evrensel mesajlar sunması gerekir. Bu, özgürlüğün vazgeçilmez bir şart olduğunu kabul etmek anlamına da gelir. 

Milliyetçi düşüncede devlet, söz konusu ettiğim hususları dikkate almalıdır. Devlet, milletin siyasi bakımdan teşkilatlanmış hali olarak, millet ile kendi arasındaki mesafeleri yok edici olmalıdır. Milliyetçi düşüncede devlet, korku ütopyalarına göre hareket edemez ve kendisini kuran irade ile çatışma içine giremez. Milletin gücü, devletin otoritesi olarak yansımalı ve devlet, daha üst amaçlar için bir araç gibi düşünülmelidir. “Devlet-i ebed müddet”, devlet daha üst amaçlara bağlandığı zaman yaşayabilir. Bu, devletin temsil etmesi gereken bir fikre sahip olması gerektiği anlamına gelir. Devlet, muhakkak bir fikir ve bir ideal temsil etmelidir. Devletin temsil edeceği bir fikir ve ideal yoksa devlet var olma şartlarından uzaklaşmış olur. Devletin kendisi bir amaç olarak görülemez. Daha üst amaçları, daha ideal olan hedefleri gerçekleştirmek için millet fikriyatının fiili hale dönüşmesi biçiminde düşünülebilir devlet. 

Küreselleşmenin tasarımladığı dünya milliyetçi düşüncenin ve tavrın yeniden güçlenmesine yol açtığı diye bilir miyiz? Nedir küresel dünyanın bireye vaat ettikleri gerçekten onun özgürlükler ve insan hakları bireysel tercihleri önündeki engelleri kaldırır mı yoksa bireyi tüketimin bir nesnesi ve sermayenin çağdaş bir kölesi haline mi getirir? Bu bağlamda ulus devletler insanların ihtiyaçlarını karşılamak için tarihsel tecrübenin ve verili durumun ortaya çıkarttığı en rafine çözüm değil midir? Ulus devletler hangi sorunlarla karşı karşıya ve çözümü nelerdir? 

Ben küreselleşmeyi, dünyanın herhangi bir bölgesinde olup biten bir olayın bütün dünyayı anında etkilemesi olarak düşünüyorum. Bu bakımdan da küreselleşmenin iki boyutu var: Ekonomik boyut ve siyasi boyut. Her iki boyut, üçüncü bir boyutu destekliyor. O da kültürel boyut. Küreselleşme, küresel bir ekonomik ve siyasi kültür oluşturmak istiyor. Bu, kültürel ve ekonomik gümrük duvarlarının yok edilmesi anlamına gelir. Gümrük duvarlarını oluşturan ise milli devletlerdir. Öyleyse milli devletler, küreselleşmenin önündeki en başta gelen engellerdir. Demek ki onların törpülenmesi, güçsüz hale getirilmesi gerekir. Bunun için de küreselleşme, kendisine karşıtmış gibi görünen ama nihayetinde küreselleşmeye hizmet eden bir post-modern durum icat etti. Post-modernizm de, yerel olanı, ferdi olanı, alt-kültür unsurlarını, farklı olanı gündeme getirmek suretiyle milli devletler içerisinde bulunan farklılıkları harekete geçirmeye çalıştı. Bunu da küreselleşmenin de vasıta olarak kullandığı bireysel haklar, özgürlükler, talepler bağlamında yapmak istedi. Milliyetçilik, milli devlet içinde birlik düşüncesini savunduğu için küreselleşmenin post-modernizm ile birlikte tahrik etmeye çalıştığı farklılıklar, çoğulluklar düşüncesine elbette bir tepki duymak zorundaydı. Milliyetçilik, emperyalizmin her türüne karşı olmak zorundadır. Küreselleşme, içinde gizli-açık bir emperyalizm ruhuna sahiptir. Küreselleşmenin aktörleri, devletler-üstüdür. Yapmak istedikleri, dünyanın en ücra köşesindeki bir ürünü bile bütün dünyaya sunmak ve tüketimi teşvik etmektir. Dünyanın 85 zenginin varlığı, 3.5 milyar insanın varlığına denktir. 12 milyar insana yetecek bir yıllık üretim yapan şirketler, tüketimi özendirmek suretiyle ihtiyaçtan fazlasını tüketmeye teşvik ederler. Bu, sermayenin belli ellerde toplanması ve dünya nüfusunun fakirleşmesi anlamına gelir. Hiçbir milliyetçi düşünce, böyle bir adaletsizliği ve sömürüyü kabul edemez. Elbette bu durum, milliyetçi tavır alışların önemli ölçüde güçlenmesine de etki etmiştir. Fakat küreselleşme, konformist fertler oluşturmak bakımından son derece yeteneklidir ve kullandıkları başta medya araçlarıyla dinamik bir tavır alışı da atıl bir duruma dönüştürmeyi başarabilmektedir. Bundan dolayı da kozmopolitliğin yaygınlaşması ve içinde yetiştiğimiz değerlerle olan münasebetin zayıflaması dediğimiz bir durum da yaygınlaşmaktadır. Bana göre bu gidişatın sonu, nihilizmdir. Değerlerin değersizleşmesi. Çünkü küreselleşme, ferdin konforuna hitap etmekte, onu bağımlı bir varlık haline dönüştürmektedir. Bu konfor, beraberinde zihinsel konforu da getirir. Bana göre bu konformizm, en büyük tehlikedir. 

Özgürlük, içimizden ve dışımızdan bizi esir edici kuvvetlere karşı “hayır” diyebilme güç ve iradesidir. Küreselleşme, böyle bir özgürlük vaat etmiyor bize. Tam tersine post-modernizm ile “ne yaparsan gider” düşüncesini körüklüyor, bunu da hak-özgürlük ve talep kavramlarına indirgiyor. Oysa özgürlük, sorumluluk ile birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır. Ahlaki boyutu yok eden bir dünyevi konformizm, insani olan için büyük bir tehlike oluşturuyor. Milli devletler, bu tehlikenin farkında olmaları gereken devletler olduğu için kendilerini mümkün mertebe bu türlü küreselleşmeci bağlantılardan uzak tutmak zorundadırlar. Bu, dünyadan uzak ve tarihin dışında olmak anlamına gelmez. 

Evrensel değerlerle (demokrasi, insan hakları, bireysel haklar ve özgürlükler gibi) milliyetçi düşünceyi uzlaştırmak mümkün değil mi? Türk milliyetçiliği batıdaki örnekleriyle mukayese edildiğinde böyle bir bakış açısı geliştirme potansiyeline sahip değil mi?

Yine milliyetçiliğin dayanışmacı dünya görüşüyle bireyin talepleri arasında bir bağ kurmak, bireyselliği törpüleyemeyen devlet algısı inşa etmek mümkün değil mi? 

Sağlıklı bir milliyetçi düşünce, evrensel olan ve kaynağında etik ilkeleri barındıran değerlerle çatışma içerisinde olamaz. Çünkü milliyetçilik, tarihten beslendiği değerler ile evrensel olduğunu düşündüğü değerler arasında bir geçişin olduğunu da kabul eder. Yeter ki bu evrensel değerler insan tabiatına uygun ve etik bir zemine dayansın.  Türk milliyetçiliğini evrensel değerler olan demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi kavramlarla ilişki kurmasını sağlayacak çok uygun bir kavram var: Şahıs. Şahıs, niteliklerle, değerlerle yüklü bir fert demiştim. Yani milliyetçilik, insanı ferdiyetçiliğin doymak bilmez bencilliğinden kurtaran ama onu içinde yaşadığı toplumun da bir gölge fenomeni haline düşürmeyen toplumculuk arasındaki orta noktada bulunur. Şahıs, kendisi kalarak topluma iştirak eder ve toplumla olan ilişkisi hem kendisini hem de toplumu geliştirici mahiyette bir ilişki olur. Personalizm (şahsiyetçilik), insanları, şeyler arasında herhangi bir şey olarak görmez. Onları da şahsın kendisini gördüğü gibi somut bir var oluşa sahip, özgür birer özne varlığı olarak görür. Şahıs özgürlüğün, adaletin, hakkın, şuurluluğun, eşitliğin sadece kendisi için bir imtiyaz olmadığını, bunların kendisi gibi bütün şahısların ortak hakkı olduğunu bilir. Bence milliyetçilik, kendisini geliştirecek kavramlara dayanmalıdır. Bizde bu manada şahsiyetçilik düşüncesiyle milliyetçilik pekâlâ birlikte düşünülebilecek kavramlardır. 

Her insanın nihai hedefi, kendisini tanımak olmalıdır. Fert olarak bakıldığında böyle olduğu gibi millet olarak bakıldığında da durum değişmez. Kendini tanımak, kendine sınır çizmektir. Sınır çizebilmek, sınırın öte tarafında olan ile aramızdaki farkı bilmeye bağlıdır. Eğer başkası dediğimizi bilmezsek, kendimizi tanımamız da mümkün olamaz. Bu bakımdan kendini tanımak ve bilmek isteyen her insan gibi her millet de kendi dışındakini tanımak maksadıyla ona açılmalı ve onunla diyalog kurmalıdır. Başkasıyla diyalog kurabilmek, onun varlığını kabul etmek ve ona saygı duymakla mümkündür. Milliyetçi, bu bakımdan başka milletleri tanımak ve bu suretle kendi ontolojik ve epistemolojik hakikatini kavramak için onlara açık olmalıdır. Milliyetçilik bir yönüyle muhafazakâr olmakla birlikte bahsettiğim yönüyle dinamik ve açık bir toplum anlayışına sahiptir. Ben bu hususun ele alınmadığı, göz ardı edildiği ve bundan dolayı da bugün söz konusu olan kavramlarla milliyetçiliğin ilişkisinin kurulamadığı görüşündeyim. 

Bugün Türkiye’de çok-kültürlülük, yurttaşlık, eşitlik, demokratlık, hoşgörü gibi norm ve değerler ulus-devletlerin ve milliyetçiliğin karşıtlığına konumlandırılmaktadır. Oysa bu değerlerin uygulamaya sokulduğu Batı devletleri dahi ulus-devlettir. Neden Türkiye’de birlikte yaşamanın bu önemli kavramları hep ulus-devlet karşıtlığında ele alınmaktadır? Burada temel sorun nedir? 

Bir önceki sorunuzun son kısmına verdiğim cevap bu sorunuzda bahsettiğiniz kavramlarla milliyetçiliğin ve milli devletin hiç de karşıt olarak konumlandırılamayacak şeyler olduğunu açıkça ifade ediyor. Özellikle Avrupa’da bu kavramlar ile oradaki devlet anlayışı karşıt değil ama bizde karşıt olarak gösteriliyor. Bunun sebebi, bu kavramların bizde siyasi olarak kullanılması ve çağrışımlarının da hep siyasi olarak anlaşılmasıdır. Çokkültürlülük, sosyal bir gerçekliktir ama çokkültürcülük, bu sosyal gerçekliği siyasi bakımdan tanzim etmeye çalışan bir ideolojidir. Bu ideolojiye karşı olabiliriz ama sosyal bir gerçeklik olan çokkültürlü bir durumu görmezden gelemeyiz. Bizde bu sorunlar üzerinde son yıllarda bazı toplantılar yapıldı ama bu konular üzerinde söz söyleyenlerin daha çok siyasi kimlikleriyle öne çıkanlar olduklarını görüyoruz. Milliyetçi düşünceye sahip olan akademisyen ve entelektüellerin bizi derinden etkileyen ve ilgilendiren bu konular üzerinde çalışma yapmasını teşvik etmek gerekiyor. Maalesef milliyetçi camiada da, bu konular üzerinde yazan ve konuşanlar hakkında hemen “stotükocu milliyetçi siyaset dışı” konuşulduğu için dışlama refleksiyle karşılaşabiliyoruz. Ben, sosyal gerçeklik olarak karşımıza çıkan durumları anlamak için zihinsel bir yoğunluk ve çaba göstermek zorunda olduğumuzu ve milliyetçiliğin, yukarıda söz konusu ettiğim başkasını tanımak zorunda olmasını hiçbir gerekçe ileri sürmeden kabul etmesi gerektiğini düşünüyorum. Günümüzde milliyetçilik, ancak başkalarıyla birlikte yaşar. Bu ahlaki ve siyasi olgunluk, milliyetçilik konusundaki spekülasyonların da sona ermesi anlamına gelecektir. Bizde temel sorun, milliyetçi düşünceye sahip olanların genelde dünyanın tartıştığı ve bizim de tartışmak durumunda olduğumuz siyaset felsefesinin kavramlarına karşı mesafeli oluştur. Hoşgörü, bireysel hak ve özgürlükler, insan hakları gibi hususlara mesafeli davranmak ve bu kavramların milli devlet için zaaflar oluşturacağını düşünmek yanılgısını terk etmek gerekiyor. Aksi takdirde bu konular, tam da sorunuzda belirttiğiniz gibi milliyetçiliğin karşı olduğu kavramlarmış gibi sunulabiliyor.     

Türk Milliyetçiliğinin güçlü bir tarihsel ve akademik birikimi var. Buna rağmen akademik, siyasi ve toplumsal saha da bu birikimi yansıtılamadığı eleştirisi var. Bu fikre katılıyor musunuz? 

Bu fikir, son derece doğru bir fikirdir. Milliyetçilik meselesi, siyasi bir mesele olarak düşünüldüğü vakit karşısında elbette muhalif siyasi düşünceleri de varlığa davet edersiniz. Ama milliyetçilik, aynı zamanda siyasi bir meseledir de. Belki asıl mesele, milliyetçiliğin siyasetin uygulama biçimlerinden birisi olan partileşme içine dâhil olması ve parti biçiminde temsil edilmeye çalışılmasıdır. Bu, bence milliyetçiliğin bir fikir ve ideal olarak mükemmeliyetçi tavrıyla particiliğin çatışmacı ve kusurlu tavrının çelişmesi anlamına geliyor. Bundan da milliyetçilik zarar görüyor. Ayrıca kendisini milliyetçi olarak tanımlayan akademik ve entelektüeller arasında dayanışma olmayışı, milliyetçi kadroların daha evrensel düşünmemeleri, siyasi olarak kendilerini reaksiyon içinde bulmaları teorik olarak gelişememelerine ve yer yer de savrulmalara neden olmaktadır. 

Hocam, yukarıdaki soru bağlamında milliyetçi düşüncenin eskisi gibi fikir üretemediği, kendini yenileyemediği gibi eleştiriler sürekli dile getirilmektedir. “Milliyetçi düşünce”nin varlığının göstergesi nelerdir? Hangi kriterlere göre biz bir milliyetçi düşüncenin varlığından, gelişmişliğinden veya geri kalmışlığından bahsedebiliriz? 

Fikir üretememe, sadece milliyetçiliğe has bir durum değil bence. Aslında dünyamız aynı sıkıntıyı yaşıyor. Zira artık eskisi gibi derinlikli filozof yok, dünya çapında romancı çıkmıyor, eserleri klasikler arasına girebilecek ressam, müzisyen gibi sanatkârlardan bahsetmek zor görünüyor. Bu durum, dünyanın içinde bulunduğu şartlarla yakından ilgili gibi geliyor bana. Çağımızın en önemli özelliği hız ve değişimi yüceltmesi ve kutsallaştırması. Oysa “düşünmek için durmak” lazım. Düşünmek, düşünce konusu üzerine yoğunlaşmayı gerektirir. Yoğunlaşma, kendini ona vermedir. Ben, bütün dünyanın olduğu gibi kendimizin de “aşkı” kaybettiğini düşünüyorum. Bunun için de bir şairin dediği gibi aşkı yeniden keşfetmek lazım. 

Milliyetçilik, öncelikle sağlam bir Türk düşünce geleneğine ihtiyaç duyar. Güçlü bir milli edebiyat, sanat ve düşünce geleneği ve bu gelenek içerisinde yetişmiş güçlü düşünür, yazar, sanatçı ve filozoflara ihtiyaç duyar. Çünkü bir milletin ruhu, eserlerde yansır. O eserler, işlenmiş bir dil ve kavramsal düşünüşün varlığına bağlıdır. Eser yoksa ruh ya gizlidir ya kısırdır ya da yoktur. 

Hocam bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. 

Ben teşekkür ederim. 

 

Kaynak : 

Sayın İkbal VURUCU tarafından Prof.Dr. Ali Osman GÜNDOĞAN ile gerçekleştirilen bu mülâkat, 2023 Dergisi'nin 160. sayısında (15 Ağustos 2014) "Milliyetçilik Evrensel Değerlerle Çatışma İçerisinde Olamaz" başlığı ile yayımlanmıştır.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20708289