Konuk Yazarlar
Ahmed Yesevi, Yesevilik ve Türk Müslümanlığı Tartışmaları[i]
Mehmet Zeki İŞCAN[ii]
Giriş
 
Ahmet Yesevi, Türk Müslümanlığının adı bize intikal etmiş ilk öncüsü sayılmaktadır. Onu tanımanın Türk Müslümanlığını tanımak olduğu ifade edilmiş, onun bir bakıma Türk halk Müslümanlığının bilinen ilk mübeşşiri sıfatını hak ettiği vurgulanmıştır[1].
 
Buna göre Ahmet Yesevi bir düşünür olmaktan çok bir inanç ve din adamı gibidir. Kendisine ilk Türk İslam misyoneri gözü ile bakmak mümkündür. O, Türk İslam sentezinin oluşumuna katkı sağlayan tarihi bir şahıstır. Yesevilik de İslam düşüncesi ile Türk anlayışının kültürleş­mesini temsil etmektedir.
 
Onun ya da Yeseviliğin eserlerinden biri olarak görülen “Hikmetler” de Ahmet Yesevi’ye aidiyeti sorgulansa bile Türk Müslümanlığının örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Nitekim Hikmetler’in Ahmet Yesevi’ye ait olup olmamasından ziyade Yesevi muhitlerinde gördüğü ilgi daha önemlidir[2].
 
Başka bir ifade ile “Hikmetler” Türk Müslümanlığı diyebileceği­miz bir din anlayışının anonimleşmesi olarak görülebilir. Hikmet­ler, giderek kimin söylediği belirsizleşse de “halka” mal olan, “halkı” içinde barındıran din söylemi ve Yesevi geleneğin bir ürünü olarak değerlendirilmektedir[3].
 
Hikmetler esas alınarak denilebilir ki Ahmet Yesevi, İslam’da tasav­vufu Türk dilinde ifade eden ilk kişidir. Yesevi ne söylemişse Türkçe söylemiştir. Ahmet Yesevi ve onu izleyen erenlerin en belirgin yönü, kullandıkları arı duru halk Türkçesidir. Yesevi erenlerinin Türk kültür birikiminin zenginleşmesine ve süreklileşerek bugüne değin ulaşmasına yaptıkları en büyük katkı, din dili olarak Türkçeyi yeğlemeleridir[4]. Aynı zamanda Fezailu’l Etrak ile Divan-ı Hikmet karşılaştırılırsa pek çok noktalarda ayniyetler tespit edilebilir[5].
 
Fakat Ahmet Yesevi etkisindeki Türk Müslümanlığının evliya kültü merkezli bir Müslümanlık ya da mitolojik ve geleneksel unsurlarla, hurafelerle örülmüş koyu muhafazakâr bir karakter arz ettiğini ileri sürmenin[6] birçok hatayı içinde barındırdığı ifade edilmelidir.
 
 
Türk Müslümanlığı evliya kültü merkezli değildir
 
Divan-ı Hikmet yakından incelendiğinde, şahıs(evliya, şeyh, âlim vs.) karizmasından kitap, eser, sünnet, hikmet karizmasına doğru bir değişimin izlerini takip etmek mümkündür.
 
Divan-ı Hikmet’in gayesi, “Hak Kelamı” ile birlikte mey-i aşkın otağına girip binlerce destan söylemek[7]; Kur’an okuyup amel kılmak, şeyh olmak çok zor olduğu için rehber belleyerek şer’i yolda yürümek[8], gerçek bir pir-i mugan olan Hak Muhammed Mustafa’ya ve onun sünnetine sarılıp ümmet olmayı sağlamaktır. Pir-i Mugan, Hak Mus­tafa’dır. Ona ümmet olmak gerçek müritliktir[9].
 
Yine Divan-ı Hikmet’te ortaya konulan anlayışa göre gerçek pir, bu kitapta yazılan hikmetlerdir. Hikmetler pir-i kâmildir, kudretli bir pirdir. Bu hikmetleri okuyan kişiler, Ahmet Yesevi’nin oğulları ve talebeleri makamındadır. Hikmetler, canların iman ile çıkmalarının kuvvetli bir vesilesidir[10].
 
Divan-ı Hikmet’te sahte dervişlerden, elde tespih, gönülde hile, fikirde maddiyat taşıyan şeyhlerden söz edilerek bunlara ihlasın yöneltilmemesi gerektiği ifade edilmektedir[11]. Tespih tanesi elde olmasına rağmen dillerde gıybetin, ibadetlerde riya ve kibrin hâkim olabileceği belirtilmektedir[12]. Artık hocalardan, mollalardan, yahşilerden izzet git­miştir[13]. Bunlar, özlerini ulu tutmakla birlikte gönülleri kibir ve benlik dolu şeyhler haline gelmişlerdir. Bu gibi “zalimlere” hizmet etmek, Kur’an’ın anlamını doğru okumamak demektir[14].
 
Hikmetler’de “şeyhim” diye pir edinilmesi, şeyhlerin; “bana gaipten haber ulaştı” diye çırpınmaları, insanlar arasında sürekli dolaşıp mürit aramaları, “bana mürit olun” diye insanları sıkıştırmaları da kıyasıya eleştirilmektedir. Bunların şeriata uygun olmadığı, tarikat diye insan­lara dinde olmayan şeylerin öğretildiği, “hakikat benim” iddiasıyla bö­bürlenmeler yaşandığı belirtilmektedir[15].

Sahte âşık, sahte sufi gördüm yerdim

Riya kılan şeyhi gördüm bizar oldum

Zerre payı değdi bana hasta oldum
Hak yolunda sermest idim huşyar oldum[16].
 
Hikmetler’de ahir zaman şeyhleri, iman-amel bilmeyen, manadan yoksun, ilimsiz, dünyada “kulaksız ve kuyruksuz eşek”, ahirette de kara yüzlü mahlûklar olarak tasvir edilmektedir. “Yüce” oldukları kabul edil­mekle beraber dünya malı yığan bu insanlar, sadece cehennemi hak etmektedirler. Bu tür insanlara uyanlar da yarın kıyamet gününde sor­guya çekilecektirler:
 
Ey müminler işte şeyhin beyanını Ben söyleyeyim güzel dinleyin ayanını Kıyamette yüklenir mürit günahını Sırat üzre titreyip sallanıp durur imiş[18].
 
Hikmetler kitabına göre şeriat asıldır. Tarikata şeriatsız girenlerin imanını şeytan alacaktır[19]. Ama bu durum bir tür şeriatçılık olarak görülmemelidir. Kanaatimize göre şeriat üzerinde durmak, disiplini, kurallı yaşamayı ve “logosun hâkimiyetini” “velinin hâkimiyeti” kar­şısında öncelemek içindir. Burada karizmatik lider kültünü eleştirme maksadı bulunmaktadır. Nitekim:
 
“Kim şeriatı bilmeden şeyhim dese, veliliğini, kerametini söylese, ruhulemin olsa bile batıldır”
 
denmektedir. Özü bu tür batıl inançlardan korumak gerekmektedir[20]. Çünkü “şeyhim” diye bir başka bina tesis etmeye çalışmak, imandan ayrı kalmaya sebebiyet verebilir[21].
 
Hikmetlerde “âlim” de eleştiriden nasibini almaktadır: “Şüphesiz hakkıyla alimler bilir” ayetini kendi otoritesi için kullanan, abası yoksa alim değil zalimdir. Gerçek alim, az gülen çok ağlayandır. Âlim odur ki şeriatle yola çıkar, tarikatın pazarında yerini alır, muhabbet derya­sından inciler devşirir. Âlimin özü mahzundur, gönlü kırıktır ve asıl işi meşakkattir[22].
 
Burada İslami bir hüviyete sokularak yaşatılmak istenen Şaman geleneğinin eleştirisi söz konusudur denebilir[23]. Ama aynı zamanda “hikmetlerin” totemik ritüellerle kutsanmış hayat biçimini sınırladığı, büyüyü bozduğu, en azından kutsallık arayışına sistematik, kurallı, ve sorumluluk getiren cevaplar verdiği söylenebilir. Böylece var olan kut­sallık arayışı insanilikle uzlaştırılmaktadır.
 
“Ata” ya da “bab” kelimelerinden hareketle Türklerin karizmatik li- derci bir din anlayışına sahip olduğunu iddia etmek, Türk geleneğine de yabancıdır. Çünkü genel olarak Türklerde lider, “eşitler arasında öncelikli” biridir. Burada karizma, liderde değil törededir. Lider töreye uygun hareket etmelidir. Atalar kültü ile “evliya kültünü” bir tutmak mümkün değildir. Çünkü atalar kültünde “ataları” töre temsil eder.
 
Hikmetler, evliya merkezli değil Allah merkezli bir din anlayışını temsil etmektedir.
 
“Allah deyip içine nur doldurmazsan Vallah billah sende aşkın nişanı yok”
 
beytinin gösterdiği gibi Allah içe dolan bir ışık, iç âlemin aydınlanışı olarak görülmektedir.
 
Hikmetlerde “settarımsın, melikimsin, gaffarımsın, rahmanımsın” şeklinde niyazların epey bir yekûn tuttuğu söylenebilir[24].
 
“Rahmanım, Melikim; ara yolda kaldım ben işte” örneğinde görül­düğü gibi seslenişler hep rabbedir[25].
 
Bir ve Barım Allah, ışık salar ve gafletler yok olur.
Can, gönül, akıl, şuur Allah der.
Entel Hadi O’dur[26]
 
Bir ve Var olan karşısında “ben” diyen “şeyh-i zaman” olmamalıdır. Entel Hadi, entel Hak kalpte yer tutmalıdır. Önemli olan budur. Bu zikri şuur dokusu haline getirmeyene “şeyh” denmesi onun cehennem­lik olduğunu gösterir.
 
Hikmetlerde bütün yalvarışlar Allah’adır. Açık bir muvahhit söylem söz konusudur:
 
“Ey Sultanım sensin kulun sığınağı, Bana sen gereksin";
“Vaizlere minber gerek bana sen gereksin" [27].
 
Özet olarak Hikmetler’de Türk anlayışı ile Islami inanç esasları­nın bir araya gelmesi evliya kültü çerçevesinde olmamıştır. Daha çok dervişliğin erdemliğine ilişkin methiyeler, dünya gidişatından yakın­malar, ruh yaşamı, ruhun bekası, cennet ve cehennem akideleri, kişisel ve toplumsal nitelikteki erdemler, (azla yetinmek, aşk, alçak gönüllük gibi) yoluyla olmuştur[28].
 
 
Türk Müslümanlığı hurafelerle örülmüş bir Müslümanlık değildir
 
Hikmetler’i esas alarak Türk din anlayışının hurafelerle örülmüş koyu muhafazakâr bir anlayış olmadığı da ifade edilebilir. Çünkü hik­metler her değerin en iyisinden yapılan bir karışım, bir sentez gibidir. Hikmetlerde aşk, muhabbet şarabı, ene’l-hak, sünnet, namaz, Kur’an’a tabi olma aynı sıklıkla ve aynı düzlemde ifade edilir. Peygamber sün­netinin yanında âşıkların sünneti yer alır.
 
“Arş üstünde namaz kılıp dizim büktüm,
Hızır babam hazır olup kıldı şefkat"[29],
“Miraçta Hak Mustafa ruhumu gördü”[30],
“On sekizde kırklar ile şarap içtim, yüz bin türlü meleklerle yüzleştim’[31],
“Otuz birde Hızır babam mey içirdi’[32]
 
mısralarında ortaya konan düşünceleri, hurafe olarak nitelemek müm­kün değildir. Bunlar mitoloji de sayılamazlar. Çünkü birçok kere ahlaki bir nasihatle tamamlanırlar. “Hızır babam hazır olup kıldı şefkat” de­nilir, fakat “şefkat”ten erdemler elde etmenin gereği vurgulanır. “Şevk şarabını içmek[33]” tok gözlü olmanın nedeni olarak gösterilir. “Miraç sırasında Hak Mustafa ruhumu gördü” mısrası da “meleklerden ders almak”, “mana peşinden koşmak” anlamına gelir. “Hızır babadan mey içmek”, nefisteki kötülüklerin bertaraf edilmesi gereğinin bir girizgâhı olarak sunulur.
 
Hikmetlerde “erenler denizine düşmek” dünya ihtiraslarından kur­tulma anlamında sembolik bir ifadedir. Çünkü bunu; “Erenler dün­ya demedi, dünya gamı yemedi, haktan özgeyi demedi” dizeleri takip etmiştir[34].
 
Vahdaniyet deryasına girmek, “yuhibbuhum” şarabını içerek “veyu- hibbunehu” libasını giymek, şeriatın kisvesi, tarikatın Burak’ı ile cezbe ve coşku âlemine gitmek, fenafillah deryasına batarak bekabillah gev­herinden almak[35], şevk şarabını içip ruha kanmak[36], Hikmetler’in en önemli mesajlarıdır. Bunlarda da maksat âşık olmayı zahitliğe tercih etmektir. Hikmetler’de muhabbet şarabı, raks ve sema vurmak, aşk hançeri ile şevk ateşi içinde bağrın kebap olmasından dem vurulmakta, ama bunlar, cefanın bir vefası olarak zikredilmektedir[37].
 
Elbette modern dönem öncesi bazı hayat ve anlam biçimlerinde mitos ile logos aynı anda mevcuttur ve ikisi birbirinin tamamlayıcısı olarak görülür. Her birinin kendine ait bir yeterlilik alanı vardır. Bazen ikisi de vazgeçilmezdir. Fakat Hikmetler söz konusu olduğunda kariz­manın söze, hikmete verildiği ifade edilebilir. Eğer mitos, logosu tehdit ederse hikmet, logos lehine mitosa bir müdahale haline gelebilmektedir.
 
Türk Müslümanlığının bazı özellikleri
 
Bütün bunlardan sonra Hikmetler’de temsil edilen Türk İslam zihniyetin mahiyeti konusunda bazı şeyler söylemek mümkün hale gelmektedir.
 
Ahmet Yesevi veya Yesevi din anlayışı, “tevhit” ağacının her dalında­ki meyveden almak isteyen bir anlayıştır. Bu yüzden aşktan, muhabbet şarabından, gözyaşından, namazdan, şer’i yolda yürümekten aynı düz­lemde bahsedilmektedir.
 
Hikmetlerde “zahit kul”, “âşık kul” karşılaştırılması yapılır. “Âşık kul” bir dindarlık modeli olarak “zahit kula” yeğlenir. Çünkü “zahit kul”, namaz kılar ve karşılığında huri bekler. Aşık kul ise canan için candan geçer[38].
 
Hikmetler’de “enelhak” ve “lamekân” kelimeleri çok fazla geçme­sine rağmen açılımları, manaları üzerine fazla durulmamıştır. Enel- hak, sadece candan geçip sevgiliyi sevmek, hak kokusu almak üzere anlamlandırılmıştır[39].
 
Bu din anlayışında aşksız yürüyen zahitler, taatinden mağrur olan­lar, “âlimlerden öğrendiklerimizle amel kıldık” diyerek kendi öznellik­lerini görmezden gelenler, tespih, tehlil ile vakit geçirip gözyaşından habersiz olanlar kıyasıya eleştirilir. Allah için gözyaşından daha büyük bir armağan olmadığından dem vurulur[40].
 
Yesevi geleneğini ifade eden Hikmetler’de din, zalimlerin değil, mukte­dirlerin değil, yolda kalmışların, mazlumların, gariplerin dinidir. Hikmet­ler’de Resul, garip, fakir ve yetimleri sorup onların izini sürmektedir. Yine Hikmetler’de “gönül incitenler”, katı yürekli olarak nitelendirilir ve kâfir de olsa kimsenin incitilmemesi gerektiği ifade edilir. Resul garipleri, yetimleri soran, gariplikte sıkıntı çekmiş biridir, il il gezip yetim arayan biridir.[41]
 
Yesevi ve erenleri, gariplerin gönlünü kazanmak için, dünyaya ta­pan soysuzlardan yüz çevirirler. Gönlü kazanılması gerekenler dünya nimetlerinden yararlanmayan yoksullar ve gariplerdir.[42] 
 
Yesevi’nin din anlayışına insan sevgisi ve hoşgörü tamamen hâkimdir:
 
“Sünnet imiş kâfir de olsa verme zarar
Gönlü katı olandan, gönül incitenden Allah şikâyetçidir
Allah şahit! Öyle kula siccin hazır
Bilgelerden işittiğim söz buduk"[43]
 
Divan-ı Hikmet’te cimrilik, tamah, açgözlülük ve nefsani arzular reddedilmekte; sabır, kanaat ve nefsin dizginlenmesi övülmekte; hırs ve ihtirasın insan hayatına verdiği zararlar anlatılmakta; hoşgörü, tevazu ve sevgi örnek davranışlar olarak tavsiye edilmektedir. Yalan ve riya eleştirilerek, dürüstlük ve açık sözlülük yüceltilmektedir. Hikmetlerde ideal insan tipi, âbid olduğu kadar âkil, âkil olduğu kadar âlim olan kişidir. Dikkat edilirse bütün bu motifler, sosyal hayatı meydana getiren davranış modellerini ihtiva etmektedir[44].
 
Hikmetlerde “ümmet bilincine” çok önemli yer verilmektedir. “Ah bir ümmet olsam!” feryadı birçok yerde gerçek bir feryat şeklinde yük­selmektedir[45]. Hz. Peygamber’e gönüldaş olmak için sünnetine sıkı sarılmak gerekmektedir. Muhammed’in has ümmeti olmak bir gaye­dir. “Sünnetlerin muhkem tutup ümmet oldum” mısraında ümmete aidiyetle sünnete uyma arasında ilişki kurulmaktadır.
 
Fakat aynı zamanda, “Muhammed’in bilin zatı Arap’tır, Tarikatın yolu bütün edeptir” denmek suretiyle Hz. Muhammed’in Arap olma­sının dinin de Arap olmasını gerektirmediği, dinin yolunun tamamen ahlaktan ibaret olduğu adeta vurgulanmak istenmiştir. Arapça ile Arap örf ve âdeti arasında ilgi bilindiğinden;
 
“Hoşgörmez âlimler dediğiniz Türkçeyi Ariflerden işitsen açar gönül ülkesini Ayet hadis anlamı Türkçe olsa uygundur Anlamına yetenler yere koyar börkünü[46]" denilmekte ve Türkçe bir din dili olarak benimsenmektedir.
 
Yine “sünnetlerini sıkı tutup ümmet oldum” denildikten hemen sonra “yeraltına yalnız girip nura doldum” mısraı gelmektedir. Burada ümmet olabilmek için sünnete uymanın önemi vurgulanırken aynı za­manda içsel ışığı yakalamada “yalnızlığın” ve “yeraltının” önemine temas edilmektedir. Peygamberin sünneti önemlidir, fakat âşıkların sünneti de esas alınmalıdır[47].
 
Hikmetler’de aklın hâkimiyeti, kalbin hakikati bulmadaki payı ve şeriatın düzeni bir arada değerlendirilmekte, adeta bu yollar arasında bir sentez meydana getirilmek istenmektedir. Hikmetler akıl, inanç ve iştiyakı bir arada değerlendirmektedir. Buna göre dini yaşam sadece akait ya da sadece mücerret ahkâm değildir. Dini yaşam aynı zamanda batini bir zevk veren ruhi yaşamdır. Bu durum Hikmetler’de sosyal öznenin daha çoğulcu bir özellik sergilediğini de göstermektedir.
 
Bütün bunlardan dolayı Yeseviliği temsil edebilecek yetkinlikte ol­duğu kabul edilen Divan-ı Hikmete bakıldığında, Türk Müslüman­lığının, rahat bir şeriat üzerine temellenen, dinin insancıl yayılmasını dikkate alan, şahıs karizmasından ziyade hikmetin karizmasını vurgu­layan çoğulcu bir din anlayışı olduğu söylenebilir.
 
Ahmet Yesevi’nin temsil ettiği din anlayışı, İslam’ı nas, ceza, şeriat gibi kısır, cılız ve ruhsuz unsurlara bağlamaktan çok insan ruhunu kâinata derinden bağlayan kuvvet üzerine temellenmiştir. Hikmetler’de insan ruhuna dönüş söz konusudur.
 
Buradan hareket etmek suretiyle “Nakşilik daha çok şehirli ve Sünni muhitlerde yayılmış, Yesevilik ise konar-göçer Türkler arasında faaliyet göstermiştir. Bu sebeple zamanla bu iki tarikat arasında farklılıklar gelişmiştir”[48] tezinin çok isabetli olmadığı ifade edilebilir. Ruha dönüş ve çoğulculuk, konar-göçerliği aşan bir gelişme çizgisi olarak kabul edilebilir.
 
Ahmet Yesevi’nin din anlayışının köklerini de hesaba katarak dü­şünecek olursak, Hikmetleri, adı ne olursa olsun, herhangi bir mez­hebin, meşrebin, tarikatın dar sınırlarına hapsetmenin bir haksızlık olduğunu düşünebiliriz. Hele hele onu, farklı bir dil olan “melamet”ten yola çıkarak “gulat” çizgiye indirgemeye çalışmak, tam anlamıyla bir kadirbilmezlik olacaktır[49].
 
Hikmetlerde bir mezhep şuuru bulmak pek mümkün değildir. Hik­metleri heterodoksi ya da ortodoksi ikilemi içinde değerlendirmeye tabi tutmak gereksizdir. Çünkü inanç esasları üzerine temellenmiş bir yapı bulunmamaktadır. Hikmetler bir inanç kitabı değil bir ahlak ki­tabıdır. Türk Müslümanlığı bu açıdan bir akide İslam’ı değil bir ahlak İslam’ıdır.

 

Dipnotlar

[1] Bkz. Ahmet Yaşar Ocak, “Anadolu Sufiliğinde Ahmed-i Yesevi ve Yesevilik”, Yesevilik Bilgisi, haz. Cemal Kurnaz Mustafa Tatçı, Milli eğitim Bakanlığı Yay., Ankara 200, s. 466.
“İlk öncü”, “İlk mübeşşir” ifadeleri abartılı ifadeler olarak değerlendirilebilir. Yörü- kan’ın ifade ettiği gibi, din neşri Müslüman olmaktan çok ayrı bir iştir ve bu işin imkân sahasına çıkması, tebliğ edilen din esaslarının, vazıh, gayri şahsi ve aleni olmasına, mübeşşirlerin de kültür üstünlüğüne sahip hâkimiyet tesis etmiş veya muhiti hazırlamış olmasına bağlıdır. Bu şartların bulunduğu yerde Müslümanlık intişar kabiliyeti bulur. Nitekim Hazarların, Şimal Bulgarlarının, Oğuzların ve Selçukluların, Karahanlıların kütle kütle Müslüman olmaları, bu şartlar altında vukua gelmiştir. Bu ulusların ülkelerinde Ahmed Yesevi’nin ve halifelerinin ha­reketleri ve menkabeleri, Müslümanlığın yayılmasından en az üç yüz sene sonra başlar. Bkz. Yusuf Ziya Yörükan, Anadolu’da Alevilik ve Tahtacılar, eklerle yayıma hazırlayan: Turhan Yörükan, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002, s. 477.
[2]    Bkz. Mustafa Kara, Yesevi Kültürünü Günümüze Ulaştıranlar ve Cevahiru’l-Ebrar min Emvaci’l-Bihar, İlim ve Sanat, sayı: 35-36, 1993, s. 14.
[3]    Bkz. Onur Bilge Kula, Anadolu’da Çoğulculuk, ve Tolerans, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2011, s. 52.
[4]     Onur Bilge Kula, Anadolu’da Çoğulculuk ve Tolerans, s. 53.
[5] Mübahat Türker Küyel, “Yesevi Portresi”, Erdem, cilt: 7, Sayı: 21, s. 871, 875.
[6]    Bkz. Ahmet Yaşar Ocak, “Ahmet Yesevi ve Türk Müslümanlığı”, Yesevilik Bilgisi, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., Ankara 2000, s. 180.
[7]    Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, Hazırlayan: Hayati Bice, T.D.V. Yay., Ankara 2009, s. 377.
[8]    Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 348.
[9]    Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 69.
[10]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 427-430.
[11]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 335.
[12]  Hoca Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 257.
[13]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 343.
[14]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 387.
[15]  Bkz. Mertol Tulum, “Hikmetlere Göre Yesevilik ve Orta Asya Kültür Tarihi Bakımından Önemi”, İlmi Araştırmalar, sayı: 7, İstanbul 1999, s. 212.
Tulum şu sonuca ulaşmıştır: “Hikmetler tahlil edildiğinde görülür ki, bunların hemen hemen bütününe türlü ifadelerle yansımış ve sinmiş olan ruh, dolayı­sıyla Yesevilik tarikatının esasını teşkil ettiğinde şüphe bulunmayan öz, şeriate ve Ehlisünnet mezhebine tam bağlılıktır”. Bkz. Hikmetlere Göre “Yesevilik ve Orta Asya Kültür Tarihi Bakımından Önemi”, s. 207.
[16]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 67, 316.
[17]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 102-105
[18]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 309.
[19]  Hoca Ahmed Yesevi, Divan, s. 244.
[20]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 186.
[21]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 158.
[22]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 204.
[23]   Bkz. Mertol Tulum, “Hikmetlere Göre Yesevilik ve Orta Asya Kültür Tarihi Bakımından Önemi”, ilmi Araştırmalar, sayı: 7, İstanbul 1999, s. 205.
[24]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 318-320.
[25]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 310.
[26]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 79.
[27]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 128.
[28]   Bkz. Mahmut Tezcan, “Ahmet Yesevi’nin Türk Din Antropolojisindeki Yeri”, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Cilt: 26, 1993, s. 3-5.
[29]   Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 67, 316.
[30]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 69.
[31]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 71.
[32]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 74.
[33]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 63
[34]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 180.
[35]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 261.
[36]  Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 275.
[37]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s.321-322.
[38]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 305.
[39]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 88.
[40]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 326-331.
[41]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 63.
[42]  Bkz. Onur Bilge Kula, Anadolu’da Çoğulculuk ve Tolerans, s. 55.
[43]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 65.
[44]  Bkz. Hüseyin Akyüz, “Eğitici Bir Şahsiyet Olarak Ahmet Yesevi”, Atatürk Üni­versitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı: 1, 1994, s. 23-24.
[45]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 85.
[46]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 181.
[47]  Bkz. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet, s. 86, 91.
[48]  Bkz. Ayhan Pala, “Yesevilikten Bektaşiliğe Türk Müslümanlığı”, Erdem, Atatürk Kültür Merkezi Araştırma Dergisi Hoca Ahmet Yesevi Özel Sayısı, cilt: 7, Sayı: 21,Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1995, s.856-859.

*****

[i] Mehmet Zeki İŞCAN, “Ahmed Yesevi, Yesevilik ve Türk Müslümanlığı Tartışmaları”, I. Uluslararası Hoca Ahmed Yesevi, Sempozyumu Bildirileri, Editör: Prof. Dr. Ahmet KARTAL, ISBN 978-9944-237-55-0, Baskı Tarihi Nisan 2017, Sf. 325 - 336
 
[ii] Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

32790162