Medeniyet Tasavvuru; Evet ama, nasıl?

Mustafa TEZEL

Türkiye’de, son zamanlarda “medeniyet tasavvuru” kavramı çok sık telaffuz edilir oldu, ancak “altı doldurulmadığı takdirde” pek çok şey gibi bu konunun da “sulandırılması” muhtemeldir. Yazık olur, buna izin verilmemeli. Bu da, ancak, fikrî çalışmaların yanısıra, “medeniyet tasavvuru” çerçevesinde yazılanların/söylenenlerin kuvveden fiile aktarılmasını sağlayacak “müşahhas” çalışmaların da yapılmasıyla olur.

Batı’nın, “aydınlanma” döneminden itibaren sâhip olduğu önemli bir farklılık/ayrıcalık, hemen her sahada (hukûk, felsefe, iktisat, târih, sanatın her dalı vs.) ‘ekol’ler/’okul’lar vücûda getirebilmiş olmasıdır. Böylece, asgarî müşterekte birleşen insanlar, bir disiplin içerisinde, belli konulardaki sorulara “aynı zâviyeden bakmak suretiyle” cevaplar aramaya çalışmışlar ve bulunan cevaplar, sonraki dönemlerde Batı Medeniyetinin gerçekleştirdiği atılımlarda basamak vazifesi görmüştür. Meselâ, iktisat ilminin kurucusu olarak kabûl edilen “klásik iktisatçılar”ın görüşleri sorunları açıklamada yetersiz kalmaya başlayınca, bu defa benzer ilkelerden hareket etmekle birlikte “öncekilerin düşüncelerine eleştiriler yönelten ve sorunlara farklı açıklamalar getiren” yeni düşünce akımları (neo-klasikler, sosyalistler, Keynezyen iktisatçılar, “marjinalist” ve “moneterist” akımlar vs) ortaya çıkmıştır. Bu durum, Batı’nın düşünce dünyâsını ve ufkunu geliştirirken, sorunlara ─”genel denge”nin kurulabilmesini mümkün kılan─ “sistemli/kapsamlı çözümler” üretilebilmesini sağlamıştır.

Medeniyetimizin, ─modernleşme döneminde─ en büyük eksikliklerinden birisi, kanâatimce, özellikle de “milli cereyanlarda”, fikrî çalışmaların “düşünce okulu” vasfını kazanamamasıdır. Ziya, Gökalp, Nurettin Topçu, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Âmiran Kurtkan Bilgiseven, Sabri Ülgener….. Bu kıymetli düşünürlerimizin hepsi de kendi alanlarında son derece değerli çalışmalar yapmışlardır. Ancak, bu çalışmalar toplumda hak ettiği ilgiyi yeterince görmemiştir. Bunun önemli sebeplerinden birisi, çalışmaların münferit, birbirinden bağımsız, kişisel (ya da, kısmen, küçük guruplar şeklinde) yapılmasıdır. O vakitlerde, siyâsî şartların da etkisi ile, belki başka türlü yapılması da mümkün olamamıştı…

“Fikrî çaba”ların “düşünce okulu” vasfını kazanabilmesi için, iki hususun çok önemli olduğunu düşünüyorum; 

Birincisi, “düşünce üretimini” sürekli besleyecek, canlı tutacak ve “kişilere bağımlı olmadan” devâmını ─yâni, kurumsallaşmasını─ sağlayacak “düşünce okulları geleneği”nin oluşturulması… Meselâ, yukarıda bahsedilen kıymetli düşünürlerimizin çok değerli çalışmaları, kendilerinden sonra “aynı doğrultuda” devam ettirilememiştir. Belki, Mümtaz Turhan’ı bundan biraz müstesnâ tutabiliriz, Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar gibi öğrencileri vasıtasıyla, açtığı çığır nispeten sürdürülebildiği için… Buna karşılık, meselâ Nurettin Topçu için aynı şeyleri söylemek oldukça zordur.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde, milletçe “varolma” kavgası verdiğimiz o muhataralı günlerde, başta Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura olmak üzere, o dönemin münevverlerinin, üstelik de kısıtlı imkánlarla, Türk Ocakları çatısı altında, ne kadar etkili bir fikrî çalışma ortamı vücûda getirdiklerini biliyoruz. Cumhuriyetten sonra, muhtelif sebeplerden ötürü bu durumun devam ettirilememesi, belki de bizim 20. yüzyıldaki en büyük talihsizliğimizdir.

Günümüzde de, “Türk düşünce ve kültür hayâtının yeniden canlandırılması” konusundaki çabaların yetersiz kaldığı açıktır.  Medeniyetimizin yeniden ihyâ ve inşâ edilmesini amaçlayan “medeniyet tasavvuru” gayretlerinin “nâfile çabalar” olmaktan kurtarılabilmesi, ancak ─yeniden─ “gelenekli düşünce okullarının/ekollerinin oluşmasına zemin hazırlayacak canlı bir kültür ve düşünce iklimi vücûda getirilmesi” ile mümkün olacaktır. Bu iklimin nasıl oluşturulacağı konusunun ─ciddiyetle─ tartışılması gerekmektedir. Bu konunun nirengi noktası, bu tür girişimlerin “devlet”ten ve/veya “devlet ile bağlantılı kurum ve kuruluşlardan” tamâmen ve illâki “bağımsız” olarak gerçekleştirilmesi, konusudur. Zîrâ, devletin güdümünde “medeniyet tasavvuru” yapılamaz. Türk Modernleşmesinin önemli sorunlarından birisi, bu “devlete bağımlılık” olgusudur. Aydın/münevver, konumu itibâriyle “eleştirel” olmalıdır. Eleştirel olabilmenin ilk şartı ise, bağımsızlıktır. Halbuki, Türk Modernleşmesinin bâriz özelliklerinden birisi, İkinci Meşrutiyet ile Cumhuriyet arasındaki dönemde vücut bulan istisnâî tavırlar biryana bırakılırsa, umûmiyetle “tepeden inmeci” ve “ceberrut/jakoben” karakterli olmasıdır. Bu dönemde, devletle ilişkili aydın zümre, toplumumuzun/medeniyetimizin karşı karşıya bulunduğu meseleler hakkındaki tahlillerini ve sunduğu çözüm önerilerini toplumun dikkatine sunmak ve bu konuda yapılması gerekenler hususunda onu “iknâ” etmeye çalışmak yerine, toplumu “tepede kurgulanan” bir takım değerler çerçevesinde “biçimlendirmeye” çalışmıştır. Bu mütehakkîmâne tavır, toplumun, yapılan müspet girişimlere de “şüphe” ile bakmasına ve dolayısıyla bunların da ─umûmiyetle─ başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştır. Hür düşünceli bir münevverân zümresi oluş(turul)madan, medeniyetimizin yeniden ihyâ ve inşâından sözedilebilmesi, abes olur.     

Kanâatimce, “medeniyet tasavvuru” konusunda önem arzeden “ikinci” husus da şudur; bir medeniyet tasavvuru “masa başında” yapılamaz, mutlaka söylenenlerin/yazıların uygulama imkânı bulması, uygulama esnâsında tespit edilen eksikliklerin/aksaklıkların/sorunların değerlendirilmesi, bu sorunlara yeniden çözümler üretilmesi ilh… gerekir. Bizim hicrânımız şudur ki, yaklaşık iki asırdan buyana, yâni “kendi medeniyetimize olan güvenimizi yitirdiğimiz” ve “çâreyi başka kapılarda aramaya başladığımız” zamanlardan beri, düşünenler “kendi kabuğuna” çekilir, bir şeyler yazar, söyler… Etrafındaki bir avuç insan, onları okur, dinler… Fakat, bu fikîrler çoğu zaman uygulama imkânı bul(a)maz. Uygulama gücünü elinde bulunduranlar ise, “aslâ başkalarından akıl almazlar”. Masa başında bir şeyler plánlanır; tartışılmadan, derhál uygulamaya geçilir; olmazsa “silbaştan” yapılır vs… Böylece, “tatbikat” ve “tasavvur” ayrı mecralarda ilerler.

Tatbik imkánı bulamayan bir görüşün/düşüncenin, ne kadar değerli olursa olsun, kendisini geliştirebilmesi mümkün değildir. Zîrâ, uygulama esnâsında, “tasavvur/tahayyül” safhasında düşünülemeyen pek çok sorun ve olayla karşılaşılır. Bu yüzdendir ki, meselâ sanayi alanında, bir proje yapıldığında, derhál üretime geçilmez. Önce, bir “ön ürün (prototip)” yapılır, bu ürün en ağır kullanım şartlarında yeterli bir süre denenir, bu süreçte ─proje aşamasında düşünülemeyen─ pek çok aksaklık ve/veyâ eksiklik tespit edilir, bu sorunlar giderilir, bütün bu çalışmalar sonucunda ürün tatmin edici bir mükemmelliğe eriştikten sonra ancak, seri üretime geçilir. Mükemmelleştirme süreci, yine de sona ermez. Üretilen ürünün kullanımı esnâsında ortaya çıkan sorunlar kaydedilir, bunların sebepleri araştırılır, çözümler üretilir ve böylece, mükemmelleştirme (inovasyon) süreci duraksız devam eder…

İşte, Batı Medeniyetini farklı kılan diğer özelliklerden birisi de, bu tasavvur/uygulama ameliyeleri arasındaki sıkı ilişkidir. Batı, Rönesans ile birlikte, hayâtın her alanında (iktisat, hukûk, siyâset, teknoloji vs.), deyim yerinde ise, düşe-kalka gelişti. Herhangi bir konuda ortaya atılan bir fikîr, çoğunlukla tatbik imkânı buldu; uygulama sırasında tespit edilen sorunların halli için gösterilen çabalar sonucunda, daha iyileştirildi… Ve, bu sorun-çözüm-sorun-çözüm…. silsilesi, günümüze kadar, pek fazla aksamadan sürdürülebildi.

Batı Medeniyetini, bütün sorunlarına rağmen, hâlâ güçlü bir şekilde ayakta tutan, işte bu “uygulama”, “denetleme/sorgulama/kritik etme”, “değerlendirme”, “sorun çözme” ve “tekrar denetleme/değerlendirme” şeklindeki “mükemmelleştirme” sürecinin kesintiye uğramadan sürdürülebilmesidir. Bizim medeniyetimizde, hâlihazırda en fazla eksikliği hissedilen hususlardan birisi, budur. Medeniyetimizde, bir kaç asır öncesinden itibâren, muhtelif sâiklerin tesiriyle, “anlama, tahlil etme, değerlendirme, çözüm üretme, uygulama, tekrar değerlendirme…” süreci kesintiye uğramıştır. Bu yüzden de, sorunlara, medeniyetimizin umdeleri çerçevesinde, bütüncül çözümler üretmek yerine, günübirlik, birbirinden bağımsız/kopuk, çok zaman yekdiğerini etkisizleştiren (nötürleyen) çabalarla, olduğumuz yerde patinaj yapıp duruyoruz. 

İzah etmeye çalıştığım hususları müşahhaslaştırmaya çalışayım; XV. asrın sonlarında, yeni ticâret yollarının keşfi ile birlikte, iktisâdî sistemin parametreleri değişmeye başladı. Emek ve toprak faktörlerinin “başat” olduğu eski dönemin parametreleri yetersiz kaldı. Batı, pozitivzm ve Protestanlık gibi hamlelerle, yeni dönemin gerektirdiği zihniyet dönüşümünü gerçekleştirdi ve buna dayanarak da “yeni dönem”e uygun müesseselerini kurdu. Yapılanların ne kadar isâbetli olduğu, insanlığa mutluluk getirip getirmediği, tartışılabilir. Kanaatimiz müspet yönde olsa idi, bugün bu hususları tartışıyor olmazdık.

Bizim medeniyetimiz ise, aynı dönemde, soylu bir davranışla, “insanın insana tahakkümüne izin vermemek” konusunda direndi. Şu var ki, ─sözkonusu amaçtan sapmamakla birlikte─ yeni dönemin gerektirdiği müesseseleri oluşturmakta ve bunun için gerekli zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmekte “başarısız” oldu. Hâlâ çekmekte olduğumuz sıkıntıların kaynağı budur. Meselâ, “fâiz” konusuna ilişkin itirazlara cevap(lar) üreten Batı, yeni dönem için çok önemli olan “sermâye birikimi” sorununun çözülmesini sağlayacak ─bankacılık, mâlî piyasalar, menkûl kıymetler vb.─ kurumları/araçları/yöntemleri ihdas ederken, biz “medeniyetimizin değerleri çerçevesinde, kalıcı çözümler” geliştiremedik, “para vakıfları” kurmak gibi “palyatif/geçici” tedbirlerle sorunu çözmeye çalıştık, ama olmadı. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde, yeterli nazârî/felsefî birikim olmamasına rağmen, Cumhuriyeti kuranlar, ─belki de, sezgileri ile─ bu sorunu teşhis ettiler ve daha sonra “karma ekonomik sistem” olarak iktisat literatürüne giren uygulamaları başlattılar. Kezâ, sonraki dönemlerde, aynı amaç doğrultusunda, “özel emekli sandıkları”, “yardımlaşma ve dayanışma sandıkları” vs. kuruldu.

Ne yazık ki, bu konulara hiç bir zaman “medeniyet tasavvuru” zâviyesinden bakılmadığı için, yapılan çalışmaların kıymeti bilin(e)medi, bunlar geliştirilmeye çalışılmadı. Meselâ, Özal döneminin ilk yıllarında, ele aldığımız mevzu bakımından söyleyecek olursak, son beş yüzyıllık târihimizin en önemli girişimlerinden birisi gerçekleştirildi; “zorunlu tasarruf uygulaması” başlatıldı. Eğer, bu uygulama devam ettirilebilse idi, yapılan hesaplamalara göre, şu an “fon büyüklüğü”  ─en az─ 250 milyar doların üzerinde olacaktı ─ki, halen (kamu-özel dâhil) dış borcumuzun 400 milyar doların biraz üzerinde olduğu düşünülürse, bu fevkalâde bir durum idi. Burada şu hususu ─önemine binâen─ tekrar vurgulamamızda yarar var; ülkemizde, en azından yarım asırdan buyana, sürdürülebilir bir kalkınma hızının sağlanabilmesi için, millî gelirin en az 1/4 ‘ünün tasarruf edilmesi gerekmektedir. Hâlbuki, reel tasarruflar bunun ancak yarısı kadardır. Bu yüzden de, ister kamu, isterse özel sektör tarafından yapılsın, yatırımların finansmanı için gerekli kaynakların önemli bir kısmı yurt dışındaki finans kuruluşlarından temin edilmektedir. Bu durum, yalnızca uygulamadan/ülke yönetiminden kaynaklanan bir zaafiyet değildir. Batı medeniyetinin geliştirdiği tasarruf araçlarına seçenek olabilecek ve insanımızı “tasarruf etmeye yönlendirecek” araç ve yöntemler geliştirilemediğinden, bunu sağlayacak “zihniyet dönüşümü” sağlanamadığından, insanımız ya “değerlerine sırtını dönmek” yâhut “takiyye yapmak (ikiyüzlü davranmak)” veya “dünyâ nimetlerinden elini-eteğini çekmek (pasifist tavır)” durumunda kalmakta veyâhut da ─gelirin, toplumun farklı kesimleri arasında el değiştirmesi sonucunu doğuran (gelir transferi); millî gelirde herhangi bir artışa yol açmayan; bu yüzden de, gelir dağılımını bozan ve toplumun ahlâk anlayışı üzerinde “bozucu” yönde tazyik yapan─ “spekûlâtif” yatırımlara (döviz, altın, gayrimenkûl vb.) yönelmektedir. Tasarruf açığı sorunu, ülkemize mahsus değildir, medeniyet dâiremizdeki bütün ülkeler için sözkonusudur. Şu kadar ki, petrol, doğal gaz vb. tabii kaynaklardan kaynaklanan “olağanüstü gelirleri” olan ülkeler, tasarruf açığını bu gelirlerle karşıladıkları için, sözünü ettiğimiz sorunu pek fazla hissetmemektedirler.

İşte, “zorunlu tasarruf” vb. uygulamalar yukarıda bahsedilen sebeplerden ötürü büyük önem taşımakta idi. Ancak, daha önce de bahsedildiği gibi, bu konular “medeniyet meselesi” olarak telákki edilmediği için, sözkonusu çalışmaların önemi yeterince anlaşılamadı. Dolayısıyla da, meselâ “zorunlu tasarruf” girişimi, hebâ edildi. Tabii, bunda ard niyet de sözkonusu olabilir. Zîrâ, sistem düzgün çalışsa idi, devlet, tamâmiyle bu “fon”dan “uzun vâde” ve “mâkûl fâiz hadleri” üzerinden borçlanabilecekti. O takdirde, bankalar, mudilerden topladıkları kaynakları devlete “satma” imkânını kaybedeceklerinden, bu kaynakları sanayicilere kredi olarak vermek isteyecekler, bu sebeple de ─kredi arzı artacağı için─ fâiz hadleri düşecek, vâdeler uzayacak, ─mâliyetler düşeceği için─ yatırımlar artacak, bunlara bağlı olarak da vergi gelirleri, istihdam ve ihracat miktarı yükselecek… Uygulamanın muhtemel müspet neticelerine ilişkin zinciri bu şekilde uzatmak mümkündür. Bunlar gerçekleşmiş olsaydı, herhálde ülkemiz ─her bakımdan─ daha iyi durumda olurdu. 

Yukarıda verilen misâllerde vurgulandığı üzere, medeniyetimizin ana sorunlarına ilişkin konulara “sistemsel” yâni “medeniyet zâviyesinden” çözüm bulma arayışları ile “medeniyet tasavvuru” kavramlarının örtüşmesinin sağlanamaması (─ki, bunun sebeplerinin ayrıca tartışılması gerekir), “tasavvur” kavramının umûmiyetle “havada” kalmasına yol açmaktadır. Başka bir anlatımla, toplantılarda, konferanslarda, seminerlerde, kitaplarda, makalelerde ilh …. ─özellikle son dönemlerde─ “yeni bir medeniyet hamlesi” ve/veya “medeniyet tasavvuru” kavramlarından sıklıkla sözedilmekte, bu düşünce “umûmiyetle, Batı medeniyetine yöneltilen eleştirilerle” desteklenmeye çalışılmakta, ama meselâ ─yukarıya dercedilen konuyla ilgili olarak söylemek gerekirse─ “tasarruf açığı sorununun çözümü” yahut da “uluslararası rekabet ortamında, özel teşebbüs tarafından rekâbet gücünü zaafa uğratmadan çalışanların/müşterilerin haklarının nasıl korunacağı” gibi konular “geçiştirilmektedir”. Ahlák, yardımlaşma, dayanışma, iyi insan olmak vs… bunlar umûmiyetle temenni seviyesinde kalmaktadır. Meselâ, yeterli denetimin olmadığı bir ortamda, rakipleri “arıtma tesisi” kurmuyorsa,  “inançlı bir müteşebbis” nasıl davranmalıdır? “Aslında içime sinmiyor ama, elimden bir şey gelmiyor!” diyerek, rakipleri gibi mi hareket etmelidir, ya da “böyle çalışmak, inançlarımla bağdaşmıyor” düşüncesiyle, köşesine mi çekilmelidir? Medeniyet tasavvuru, hiç bir mâzeretin arkasına sığınmadan, sorun(lar)a “kendi medeniyetinin zâviyesinden” çözüm aramayı ─daha açık söyleyelim, boğuşmayı─ gerektirir, yâni üçüncü yolu tercih eder.

Medeniyetimizin henüz “canlı” olduğu dönemde, Biz de böyle yapıyorduk… Meselâ, “Âhilik” müessesesi, bu açıdan çok önemlidir. Selçuklu’nun inkıraza doğru sürüklendiği, asayişin bozulduğu, “devlete ait işlevleri” yerine getirecek müesseselerin büyük ölçüde devre dışı kaldığı bir ortamda, “güvenlikten, eğitime kadar” toplumun hayâtiyetini sürdürebilmesi için gerekli olan bütün faâliyetler, uzun bir müddet boyunca, tamâmen gönüllülük esâsına göre ihdas edilmiş bulunan bu müessese tarafından ifâ edilebilmiştir. Bu kaabiliyetin, yâni “sorunlara, devlet otoritesi dışında, gönüllü kişi ve kurumlar tarafından, medeniyet zâviyesinden, çözümler üretmeye çalışmak ve bu doğrultuda müesseseleşmek” yeteneğinin ─her alanda genişleyerek─ devam ettirilmesi gerekirken,  bunun yapıl(a)maması, medeniyetimizin durağanlaşmasındaki önemli âmillerden birisidir. Sebepleri elbette tartışılmalıdır.

Yukarıda anlatılan hususlar çerçevesinde, özetlemek gerekirse;

“Sığlaşmış/çoraklaşmış bulunan kültür ve düşünce iklimimize, gelenekli düşünce okullarının/ekollerinin oluşmasına zemin hazırlayacak şekilde yeniden canlılık kazandırılması,”

ve,

“Meselelere, medeniyetimizin zâviyesinden çözümler bulunması konusundaki çabaların müesses (süreklilik arzedecek) şekilde yapılabilmesini mümkün kılacak girişimlerin bir an önce başlatılması”

hususları, “medeniyet tasavvuru” gibi iddialı ve uzun soluklu bir meşgâlenin ete-kemiğe büründürülmesi bakımından son derece önemlidir. Dolayısıyla, “medeniyet tasavvuru” gibi meşakkatli bir konuyu kendisine gâile edinenlerin, “bu konularda rolünün/vazifesinin ne olması gerektiğini” belirginleştirmesi lüzumludur.

Yazar
Mustafa TEZEL

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'nden mezun olan Mustafa TEZEL, yüksek lisansını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Bölümünde yapmıştır. Çalışma hayatına bir kamu bankasında müfettiş yard... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen