Konuk Yazarlar

Doğru bir tarih öğrenmek için nasıl ve nereden başlamalıyız? Tarihi, eskilerin ve galip devletlerin efsanelerinden nasıl kurtarabiliriz ya da böyle bir düşünce doğru mu?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR : Elbette doğru. Galip tarih, emperyalizmin anahtarıdır. Hele bizim gibi memleketlerde tarihle beraber bir de resmî tarih vardır. Resmî coğrafya, resmî sosyoloji, resmi sosyal psikoloji, resmî matematik olmadığı gibi resmî tarihin de olması mümkün değildir. Bana göre resmî tarihin olduğu yerde tarih yoktur. Bazılarının istediği şekilde meseleleri görmemiz, öyle bilmemiz istendiği için “resmî tarih” diye bir kavram ortaya atılmıştır. Bu bir çeşit hakikati örtme biçimidir yani.    

Son yıllarda Türkiye’de popüler tarih romancılığı var. Bu anlamda yazılan eserlere nasıl yaklaşmalıyız? Bu sahada üretilen eserleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Bunlar aslında romancının tarihî romandan ne anladığına bağlı. Adam romancı olduğunu söyleyip “Her türlü kurguyu yapmakta serbestim. Çünkü yazdığım romandır ve hakikatle bir alakası yoktur.” diyor. Eline Kanuni Sultan Süleyman’ı alıyor, onun hayatıyla hiç de alakası olmayan şeyleri peş peşe ona yüklüyor ve anlatıyor. Okuyan insanımız da bunun kurgu olduğunu bilmiyorsa veya ihtimâl vermiyorsa, orada bir felaket başlamış oluyor. Şimdi bir tane romancıya “Sen neden böyle düşünüyorsun?” diyemezsin. Roman telakkisi böyle… Ama bana sorarsanız, tarihî romanda, eğer tarihe mâl olmuş kişilerden bahsediyorsanız, tarihî olaylarla aynen örtüşmelidir. Vermek istediğiniz havayı arzu ediyorsanız, bunlarda tarihe mâl olmayacak seviyedeki insanları, hayalî kahramanları romana katabilir ve bu havayı verebilirsiniz. Ama bizde böyle bir sorumluluk mevzu bahis olmadığı için tarihî roman dendiği zaman şahsen benim aklıma palavra geliyor. Aslında hakikatle hiç alakası yok.          

Özellikle diziler, filmler ve belgeseller üzerinden tarih algısı oluşturulmaya, bazı tarihî değerler yıpratılmaya çalışılıyor. İstanbul’un fethine işgal diyenlerden, Ulubatlıyı bir Hollywood karakteri gibi gösterenlere, kadar. Bazı film ve belgeseller üzerinden tarih algısı deforme edilerek çarpıtılmaya çalışılıyor. 

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Bizim çocukluğumuzda Türkiye’nin Avrupa’ya açılması tabii idi. Bunun aksi yadırganırdı. Hatta 1960’lı yıllarda bir meclis konuşmasında Adalet Partili muhafazakâr bir milletvekilinin “Müslümanlarla alışveriş yapmak laikliğe aykırıdır” diye bir konuşması var. Fakat son dönemlerde Allah’a şükür bunlar aşıldı. Manevî mirasımız zaman zaman gündeme geliyor. Ben böyle tarihimizi kötüleyenlerin son derece safiyane bu işleri yaptıklarına kani değilim. Bakarsanız onları destekleyenlerin yabancı güçler olduklarını görürsünüz. Bugün dünyada 1,5 milyar Müslüman olduğu söyleniyor. İşte onlara deniyor ki “Sizin, İslâm’ın bayraktarlığını yaptığını iddia ettiğiniz büyükleriniz, Kanuni ve onun hayatı budur. Bu hayatın İslâm’la hiç bir alakası var mıdır?” Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin İslâm dünyasında kazandığı itibar bu şekilde bombardıman altına alınmak suretiyle yıpratılıyor. 

Peki, Fetih 1453 filmini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Bu filmi izleyenlerde bir gram akıl varsa İstanbul’u fethedenin Fatih Sultan Mehmed değil, Macar Urban olduğunu düşünür, idrak eder. O büyük topları döken, surları yıkan Macar Urban! Peki, mesele böyle mi? Tarihî hakikate baktığınız zaman Macar Urban sadece bir tane top dökmüştür. O top da deneme atışında patlamış ve Macar Urban da topun başında ölmüştür. Şimdi o topları döken Sarıca Muslihiddin diye bir zattır. Aynı zamanda Rumeli Hisarını da yapan kişidir. İkincisi orada Ulubatlı Hasan, bir Hollywood yıldızına benzetiliyor. Bilebildiğimiz kadarıyla yüz bine yakın insan fethi mübin gerçekleştiği zaman surlara hücum ediyor. Şimdi bu yüz bin insan arasında bir tarama yaparsın ve Ulubat’tan gelen Hasan adında birisini bulamazsan, işte o zaman “Ulubatlı Hasan, uydurmadır” dersin. Sonra benim bildiğim doğruysa İstanbul’un fethinden sonra Ulubatlı Hasan hakkında konuşmalar yapılmış ve yazılar yazılmış bir kahramandır. Ama biz tabii “Bilgileri çarpıtırsam milleti şaşırtacak şeyler ortaya atmış olurum.” diye bir düşünceyle beraber böyle şeyler söylendiğine kaniyim. Yani öyle araştırılmış, denenmiş şeyler değil bunlar. Düşün! Bu film içinde İstanbul’un fethi var ama bir tane mehter müziği yok. Akşemsettin Hazretleri için bir tipleme yapılmış, sakallı ve göbekli bir tip. Oysa Akşemsettin Hazretleri köse bir adamdır. Bunun için böyle filmlerin hakikatle alakası yok; bunlar “Piyasadan ne kaparım” düşüncesindeler. Çünkü bir tarihî film çevirmek büyük bir emek, büyük bir masraf, büyük bir araştırma sonucu yapılabilir.

Bu işin doğrusu nasıl yapılır ya da nasıl olmalı sizce?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Peygamber Efendimiz’in hayatını anlatan bir film var; Çağrı. Ben bu filmi Köln’de Hristiyanlarla beraber izledim. Filmde hiçbir uydurma kurgu yok. Çünkü film İslâm Peygamberinin hayatını anlatıyor. Zaten filmde yazıyor “El-Ezher Üniversitesi profesörlerinin onayından geçmiştir” diye. Şimdi tarihî romanların, tarihî filmlerin etkili olması, inandırıcı olmasına bağlıdır. O matinede benden başka Müslüman da yoktu. Benim bir gözüm perdede, bir gözüm de izleyicilerin üzerindeydi. Herkes büyük bir huşu ile filmi seyretti. Çıkarken pek çoğunun gözü yaşlıydı. Arkamda bir Alman diğerine “Ya hu, biz niye bu Müslümanlara düşmanız? Bunların Müslümanlık dediği temiz, hurafe karışmamış Hristiyanlıktır.” diyor. “O Hazma var ya” diyor. Aslında Hamza (r.a) diyecek de, diyemiyor. “O Hazma, tam bir aziz olacak hayata sahip kahraman” diyor. Bunu şunun için söylüyorum, bizim tarihî romanlarımızın filmlerden hiçbir farkı yok, çünkü kıymeti yok. Bu filmlere bir de tarihçiler danışmanlık ediyor. Zaten işe ilk olarak tarihçilerden başlamak lazım.

Tarihi çağlara ayırarak değerlendirme yapılırken merkeze alınan şemada ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ ve yakınçağ var. Kavimler göçü gibi olaylar üzerinden Batı dünyasının kendi hayatını şekillendiren olayların merkeze alınması bizim için ne anlam ifade ediyor? Bu tasnifi kullanmamız, buna göre bilgi üretmemiz doğru mu? Çinli birisi için bu tasnif bir işe yarar mı? Ya da Peygamberimiz'in doğumu bizi hiç mi etkilemiyor ki tarih devirleri arasında bunu bulamıyoruz?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Şimdi ilk çağ, Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi veya Batı Roma İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden kalkması olarak telakki ediliyor. Yani tarih olarak milattan sonra 395 veya 476 yılları. Şimdi o tarihleri göz önüne getirin; gazete, televizyon ve radyo yok. Roma’nın ikiye bölünmesinin, bir Çinlinin, bir Hindistanlının, bir Güney Afrikalının hayatında ne etkisi olabilir? Hatta bu insanların Roma’nın varlığından haberi olup olmadığı bile tartışılır. Ama Roma’nın ikiye bölünmesinin Avrupalıların hayatında etkisi çoktur. Roma’nın tarih sahnesinden kalkması Avrupalıları alakadar eder. Avrupalılar kendileriyle alakadar olacak bir hususu alıyorlar bütün insanlığın ilk çağını sona erdirmiş gibi tavır takınıyorlar. Ortaçağ ve diğer çağlara baktığımız zaman da bunların hepsinin Avrupalıların hayatlarında birer nirengi noktası olduğunu görüyoruz. Kendileri için önemli olan noktaları bütün insanlık için önemliymiş gibi gösterip, insanların geçmişlerini esir alıyorlar. Bir insanın geçmişini esir aldın mı geleceğini istediğin gibi şekillendirebilirsin. Cengiz Aytmatov’un ünlü bir eseri vardır Mankurt diye. O eserde bir Çinli, bir Türk'ü esir aldığı zaman, başına yaş bir deri geçirir. Deri kurudukça kafayı sıkar, kurudukça kafayı sıkar, bir noktaya gelir ki Türk, karşısındakini kendisinin efendisi zanneder ve onun kölesi olur. İşte bu metodu Avrupalılar bütün insanlığa uygulamak için bir tarih anlayışı seçmişlerdir. Tabi bu hiç bizim tarihimize uymamaktadır. Mesela Avrupalılar için Ortaçağ karanlık bir dönemdir. 

Aynı dönemde İslâm Coğrafyası'nda durum nasıldı? Tarihî devirleri nasıl ele almalıyız?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: İslâm coğrafyasına baktığınız zaman Ortaçağ aydınlık bir dönemdir. Gazâlî’nin, İbn Sina’nın, Birunî’nin, Farabî’nin Avrupa’yı ayağa kaldıran eserleri yazdıkları dönemdir. Şimdi ben yetkili bir insan olsam Osmanlı'yı ele aldığımız zaman orada da bu çağlara benzer tasniflemeler var; kuruluş devri, yükselme devri, duraklama devri ve gerileme devri diye. Onun yükselme devri dediği devre bakıyorsun, o devirde Osmanlı’da bürokrasi, sanat, kültür hareketleri, gerileme devrinden çok daha ileridir. Şiir ve mûsikî çok daha ileri; bir tek toprağın genişlemesi ifadesiyle olabilir ki bu da doğru değildir. Mesela duraklama devri dediğimiz IV. Mehmet devrinde, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra bile fütuhat devam etmekte. Ben yetkili olsam, tarihi, kendi tarihimizi anlatırken, o tarihte olayları yönlendiren miğferi esas alırım. Kanuni'ye kadar bizim tarihimizi yönlendiren padişahlık makamıdır. Kanuni’den sonra bu saraya dönüyor, saray dönemi başlıyor ve bu dönem 1750 - 1800’lere kadar devam ediyor. Demek ikinci dönem saray dönemi oluyor. Üçüncü dönem Yeniçeri dediğimiz “istemezuk” dönemi. Çünkü Yeniçeriler paşaları alıp idam ediyorlar, sadrazamları ve padişahları öldürebiliyorlar. 1826’da Yeniçerilik kaldırıldıktan sonra “karanlık devir” başlıyor. Zaman geliyor Abdülaziz, zaman geliyor Abdülhamit Han, zaman geliyor bunları deviren kumandanlar devlete hâkim oluyor. Gücün kimde olduğu belli olmayan bir dönemdir bu dönem. O anda, mekanizmayı ele geçirenin karakterine, imkânlarına ve şahsına bağlı bir hâl alıyor. Onun için Osmanlı Tarihi’ni ben yazsam Kanuni’ye kadar padişahlık, 1750’lilere kadar sultanlık dönemi, 1750–1826 arası Yeniçeri dönemi, 1826’dan sonrasını da karanlık dönem olarak değerlendiririm.   

Bizim kendimize has bir tarih metodolojimiz var mı? Bu konudaki eksiğimiz neden kapatılmıyor? Siz bu konuda bir eser yazıp, açığı kapatmaya çalıştınız, sizin dışınızda neden bu konuyla ilgilenilmiyor? 

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Tarih metodolojisiyle alakalı benim bildiğim kadarıyla merhum Zeki Velidi Togan biraz ilgilenmiştir. Ondan sonra hiç kimse ilgi duymamıştır. Hâlbuki tarih emperyalizmin anahtarıdır demiştik. Biz eğer hür olmak istiyorsak kendi değerlerimizi değerlendiren, kendi tarihimizi bizzat kendi açımızdan ele alan metinler yazmamız lazım gelir. Aksi takdirde bize dikte ettiriliyor “Sen böyleydin, senin değerlerin şöyleydi” diye. İngilizlerin bir tarihçisi vardır Arthur Sharaton diye. Onun “Mimar Sinan Biyografisi” diye bir eseri vardır.  Yanlış hatırlamıyorsam 208. sayfasında der ki “Türk tarihiyle uğraşan bütün Avrupalıların ortak bir amacı vardır. O da Türklerin tarihleriyle olan bağını koparmaktır.”Şimdi bakın bizim tarihimizle kim ilgilenmiş, Hammer. Bizim tarihçilerimizin büyük kısmı ondan kopya çekerler. Hammer 1529 yılında Kanuni’ye karşı Viyana’yı savunan bir albayın evinde doğup onun himayesinde büyüyen ve onun beslemesi olan bir adamdır. Koyu bir Katolik, koyu bir German’dir. Şimdi bu adam bizim tarihimize ne kadar önyargısız yaklaşabilir?                     

Cumhuriyetle birlikte yeni bir tarih ve yeni bir toplum inşa edilmeye çalışıldı. Türk kavramına farklı bir anlam yüklendi. Batı antropologlarının ırk temelli tanımı üzerinden yeni bir kurgu yapıldı. Buradaki ana amaç neydi sizce?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Bana göre Türk tek bir kavmin adı değildir. Türk töreye girmiş, değişik Turanî kavimlerin ortak üst adıdır. Orta Asya’da İslâm öncesinde ve sonrasında kurulan devletlerimize baktığımız vakit ya devleti kuran beyin adıyla anıldığını -mesela Selçuklular gibi- veya devleti kuran boyun adıyla -Göktürkler, Uygurlar, Hunlar gibi- anıldığını görüyoruz. İlk defa Türkiye 873 senesinde Macaristan’da kurulan devlete denmiştir. O devleti Kıpçaklar, Peçenekler, Uzlar ve Tuna Kürtleri kurmuşlardır. Değişik Turanî kavimler o devleti kurdukları için, bir tek boy üstlenmediği için devlet ortak Türkiye üst adıyla anılmıştır. İkinci olarak Türkiye 14. yüzyılda Memlüklüler’in -ki onlar Kafkasyalı Çerkez’dir- kurulmasında Kıpçaklar, Peçenekler ve Uzların da büyük payı olduğu için, değişik Turanî kavimlerin onu kurduğu kabul edilmiştir. Bizim bazı tarihçilerin dediği doğru değildir. Osmanlı Devleti'ni Osman Bey kurduğu için, Osmanlılar devletlerine Osmanlı Devleti dememişlerdir. Osmanlıların nezdinde o devletin adı Devlet-i Âliyye’dir. Ama İstanbul fethedildikten sonra devlete Devlet-i Âliyye’ye Almanlar  “Die Türkei” demişlerdir. –çünkü Osmanlıyı kuran Oğuzlar ve Oğuzlarla beraber Kürtler aynı zamanda Çepniler ve değişik Turanî kavimler kurduğu için böyle demişler-  Elbette biz sadece tarihte geri kalmadık. Hangi ilim dalını ele alırsak alın, hepsinde geri kaldığımızı görürsünüz. İlim dünyası da birleşik katlar gibidir. Ben burada bir kötülük aramıyorum ama biz milletçe savrulmuşuz. Yani vakit bulup tarihçi, sosyolog, filozof yetiştirememişiz. İspanyalıların bir filozofu var, adı şu an aklıma gelmiyor. Ona diyorlar ki, “İspanyolların Almanlar gibi niye bir filozofu yok?” O da “Nasıl olsun ki, biz günün yarısını ne olacak bu İspanya’nın hâli diyerek geçiriyoruz. Geride bize yarım gün kalıyor sadece.” diyor. Dolayısıyla biraz da sükûnettir ilmin ortamı. Biz ona pek kavuşamadık ve tabi tarih böyle devamlı güçlü olan devletlerin fazla başvurduğu bir husus değildir. Gücünü kaybetmiş milletlerin analiz ve teşhis masasıdır. 

Peki, bu noktada ne yapmalıyız sizce?

Mehmed Niyazi ÖZDEMİR: Bugün başımıza gelen felaketlerin kaynağı şudur: Süper güç olacağım demekle süper güç olunmaz. Bugün Türkiye 780 bin metrekare ve 75 milyon nüfusa sahip bir ülke. Bu kilometre ve bu nüfusla biz süper güç olamayız. Ama bu çekirdeği muhafaza edersek Türk Dünyası Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Rusya’da kalan Tuva ve diğer Türkleri pergelin bir ayağı, İslâm dünyasını da bu çekirdeğin etrafında pergelin diğer ayağı olarak kabul edersek ortaya bir süper güç çıkarma şansımız olabilir. İşte bunu Avrupalılar da bildiği için, ne zaman biraz kalkınmaya başlasak “vurun abalıya” diye bağırıyorlar ve o zaman başımıza bir tokmağın indiğini görüyoruz.     

 

------------------------------------------------------ 

KİMDİR?

Dr. Mehmed Niyazi ÖZDEMİR. 1942 yılında Akyazı’da doğdu. İstanbul Haydarpaşa Lisesi’ni ve İ.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi (1967). Almanya’da Marlburg, Bonn ve Köln Üniversitelerinde Türk Kamu Hukukunda "Temel Hürriyetler" konusunda doktora yaptı. Uzun yıllar Almanya’da kaldıktan sonra 1988 yılında yurda döndü. Zaman ve Tercüman gazetelerinde günlük fıkralar yazdı. Ufuk Çizgisi, Bayrak, Genç Akademi, Türk Yurdu, İnsan, Nizâm-ı Âlem ve Kâinat dergilerinde makaleleri yayınlandı. Ayrıca yurt dışında da bazı dergilerde makaleleri yayınlandı.  

 

ESERLERİ:

Varolmak Kavgası / Bayram Hediyesi  / Çağımızın Aşıkları 

Ölüm Daha Güzeldi / İslam Devlet Felsefesi / Türk Devlet Felsefisi  / Yazılmamış Destanlar / Medeniyet Ülkesini Arıyor. 

İki Dünya Arasında / Çanakkale Mahşeri / Türkiye'nin Meseleleri 1-2  / Plevne / Kanije / Daha Dün Yaşadılar  / Doğunun Ölümsüz Çocuğu  /  Türk Tarih Felsefesi

Yemen! Ah Yemen! / Dâhiler ve Deliler / Medeniyetimizin Geleceği ve Analizi / Millet ve Türk Milliyetçiliği / İthâfât (Erol Ülgen ile birlikte)

Kaynak :

http://www.mostar.com.tr/koseDetaylar.aspx?id=1423

 

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

25955691