Konuk Yazarlar

Yazar Hakkında

Hasan AYDIN

Postmodernizm, Dayandığı İlkeler ve Bilim Felsefesi[1]

                                                                                                           

Prof.Dr. Hasan AYDIN[2]

                                               

Posmodernizm, 1960’ların sonlarında, öncelikle Fransa’da yaygınlaşmaya başlamış, 1970’li yıllarda ABD’de taraftar bulmuş, 1980’li yıllarda tüm Avrupa ülkelerinde yaygınlık kazanmış[3] ve 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de tartışılmaya başlanmış bir düşünsel harekettir. Önceleri sanat alanındaki tartışmalarda kendini gösteren bu hareket, kısa sürede sosyoloji, tarih, teoloji, siyaset, antropoloji, psikoloji, psikiyatri, dilbilim vb. düşünsel alanlara yansımış ve insan düşüncesini ilgilendiren hemen her olguyu etkisi altına almıştır. Biz bu makalede, postmodernizmin neliği ve dayandığı temel ilkeler çerçevesinde, postmodernizm ve bilim felsefesi ilişkisine yönelik eleştirel bir bakış sunmayı ve bilim felsefesi geleneğimize, bu konuda, küçük de olsa bir katkı sağlamayı amaçlamaktayız. Hiç kuşkusuz postmodernizm-bilim felsefesi ilişkisini tartışmak için öncelikle, postmodernizmin ne olduğunu ve dayandığı temel savların neler olduğunu ortaya koymak, ardından da, anılan savların bilim felsefesi bağlamına yansıtıldığında ne ifade ettiklerini analitik bir biçimde irdelemek gerekmektedir.

Postmodernizmin Neliği ve Farklı Yaklaşımlar:

Postmodernizm, kelime kökü olarak ele alındığında, ‘post’ ön takısına bakarak onu, ‘modern ötesi’ ya da ‘modern sonrası’  diye nitelendirmek olasıdır. Kelimenin ilk kullanımı, 1947’li yıllara değin geriye gitmektedir ve kavramı ilk kullanan Arnold Toynbee’dir. Bir tarihçi olan Toynbee, A Study of History adlı yapıtının birinci cildinde postmodern terimini kullanır ve 1875’ten itibaren Batı uygarlığının iç kapayıcı yeni bir tarih kesitine girdiğini söyler ve bu döneme, postmodern adını verir.[4] Toynbee’nin postmodern sözcüğüne yüklediği anlam, onun günümüzdeki anlamına öncülük etmiş gibi gözükmektedir; ancak kavramın 1960’lı yıllardan sonraki evrimi kavramın içeriğinde önemli sayılabilecek dönüşümlerin yaşanmasına neden olmuştur.

Postmodernizm kelime olarak ‘modern ötesi’ ya da ‘modern sonrası’ anlamına gelse de, bu konu üzerinde düşünce geliştiren ve onu tartışma konusu yapanların, onu genelde farklı şekillerde ele aldıkları gözlenmektedir.[5] Bunun temel nedeni, postmodernizmin doğuş koşullarına ilişkin farklı çözümlemelerin yapılması, postmodern düşünceyi savunan düşünürlerin görüşleri arasında derin farklılıkların bulunması, ele aldıkları ve tartışma konusu yaptıkları olguların geniş bir yelpazeye yayılmasıdır. Bu yönüyle postmodernizm, karmaşık bir görünüm taşımaktadır; zira, bu hareketin içerisine, toplum tarihi üzerinde yoğunlaşan Jean-Froncais Lyotard, dil, politik tarih, felsefe ve metin yorumu etkinliği üzerinde yoğunlaşan Jacques Derrida, Michel Foucault, Roland Barthes, sosyoloji, sosyal psikoloji ve iletişim olgularını tartışan Jean Baudrillard ve pragmatizme eğilimli Richard Rorty gibi filozofların yanında, 20. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış, yapısalcılık, yapı-bozumculuk, post-yapısalcılık, neo-pragmatizm, perspektivizm, post-analitik felsefe gibi çeşitli düşünsel akımlar dahil edilmektedir.[6] Yine nihilizme eğilimli F. W. Nietzsche, dil oyunlarıyla ünlü analitik felsefe geleneğine mensup Wittgenstein, pragmatist J. Dewey, varoluşçu bir yaklaşım savunan Heideger, hermönötikçi Gadamer, bilim felsefesi ve bilim tarihi araştırmalarıyla ünlü Thomas Kuhn gibi düşünürler de postmodernizmle ilişkilendirilmektedir. Tüm bunlara Jurgen Habermas’ın eleştirel kuramının da postmodernizmle ilişkilendirildiğini anımsatmamız gerekmektedir.[7]

Postmodernizmin hemen her konuyla tartışma alanı içerisine dahil etmesi ve farklı yaklaşımlarla sahip düşünürlerin postmodernizmle ilişkilendirilmesi, onun farklı biçimlerde algılanmasına neden olmuştur. Nitekim kimi düşünürler, onu, anti-modern bir hareket olarak nitelerken, kimisi onun modernizmin bir devamı, kimisi, Batı uygarlığının toptan reddi, kimisi de, kapitalizmin yeni bir aşaması ya da kabuk değiştirmiş bir hali olarak nitelendirmiştir. Nitekim, Ihab Hassan[8], Dilek Doltaş[9] gibi düşünürler onu anti-modern bir hareket olarak sunarken, Cahoonent[10] gibi kimi düşünürler Batı uygarlığının toptan reddi olarak nitelendirmiş, Jurgen Habermas[11], Matei Calinescu, J.G. Merquior, Giddens,[12] Mark Poster[13] gibi düşünürler, modernizmin bir devamı olarak görmüş; Frederic Jameson[14], Harvey[15], Aydın Çubukçu[16] gibi düşünürler, kapitalizmin günümüzdeki aşaması olarak nitelelendirmiş; Jean-Francois Lyotard[17], Jean Baudrillard ve Akbar S. Ahmed[18], Adam Blatner[19] gibi düşünürler ise yaşanan bir durum olarak nitelendirmiştir.

Postmodernizmin Dayandığı Temel İlkeler:

Postmodernizmle ilgili olarak ileri sürülmüş yaklaşımların değeri her ne olursa olsun, anılan yaklaşımlar, onun felsefi açıdan basit ve yalın bir görüş açısını yansıtmadığını, farklı yaklaşımları bir arada barındırdığını göstermektedir. Onu ister, yaşanan bir durum olarak tanımlayalım, ister modernizmin bir uzantısı sayalım, istersek Batı uygarlığının köktenci bir reddi olarak nitelendirelim, onun, özde Rönesans’tan itibaren beliren ve Aydınlanmayla doruk noktasına çıkan modernizme ve modernizmin getirdiği akılcılığa, bilginin ve değerlerin evrenselliğe, hümanist ideolojilere, sekülerleşmeye, toplum mühendisliğine, nesnelci gerçeklik idealine, insan odaklılığa, evrenselci insan imgesine, ontolojik ve epistemolojik temelciliğe karşı olduğu açıktır.[20] Bunu görebilmek için, postmodern ilkeleri felsefi bir bağlama taşıyan ve onları anti-modernlik olarak sunan Vikipedi: Özgür Ansiklopedi’sinde öne sürülen, postmodern ilkelerin temel karakteristiği konusundaki saptamalara bakmak yeterlidir:

1-Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerinin reddedilmesi.

2-Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim insanı topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi.

3-Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp, benimsenmesi; gerçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi.

4-Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek; korkmamak; güvensizlik duymamak.

5-Gerçeği olabildiğince yorumlamak, belli bir zaman ve mekanın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü ve özerkliği içinde anlamaya çalışmak.

6-İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak.”[21]

Aynı anlayışın izlerini, Postmodernizmin dayandığı ilkleri, ‘postmodern belirtiler’ başlığı altında ele alan Ömer Naci Soykan’ın, postmodern belirtileri, “belirsizlik, parçalanma, kurallığın bozumu, ben’in derinlik yitimi, ironi, melezleşme, karnavallaşma, katılma, metinsellik, geleceğe dönüklük, her şey gidercilik, eklektisizm” biçiminde saptamasında da görmek olasıdır.[22]

    

Postmodernizmin Dayandığı İlkelerin Bilim Felsefesi Açısından Değeri:

Yukarıda genel olarak ortaya konan postmodern ilkeleri ya da Soykan’ın deyişiyle ‘postmodern belirtileri[23] felsefî bir düzlemde ayrıntılı bir biçimde ele almak gerekmektedir. Zira postmodernizm ve bilim felsefesi ilişkisini tartışırken, postmodernizmin dayandığı ilkleri ya da postmodern belirtileri somutlaştırmak ve buna bağlı olarak bilim felsefesi açısından söz konusu ilkelerin ya da belirtilerin ne anlama geldiği ve sonuçlarının neler olabileceğini tartışmak bir zorunluluktur.

1-Gerçeklik ve Doğruluk İmgesi: Gerçeklik ve Doğruluk Kültüre, Dilsel Yapılara ve Özneye Bağımlıdır

Postmodernist düşünürlere göre, nesnel gerçeklik, bize göründüğünden, algıladığımızdan daha karmaşık bir yapıya sahiptir. O nesnel olarak bize verilmiş, düşüncelerimizin yansıttığı şekliyle, orada, bizim dışımızda duran bir varlığa sahip değildir. Biz gerçekliği, gereksinimlerimiz, ilgilerimiz, önyargılarımız ve kültürel geleneklerimiz doğrultusunda biçimlendiririz. Çünkü onlarca gerçeklik, “bizim tarafımızdan oluşturulur, bize verilmiş değildir.[24] Gerçekliğe ilişkin bilgi de, dış dünya hakkındaki düşüncelerimizle dış dünyaya ilişkin deneyimlerimizin etkileşimiyle oluşur. Onlarca, oluşturulmuş varsayımlar, kavramlarımız, toplumsal formlar deneyimlerimize katılır ve onu belirler. Bu durumda, tüm deneyimlerimiz, dilsel yapıların ve kavramlarımızın etkisi altındadır ve biz gördüğümüz nesneleri kültürel-dilsel bir gözlükle görürüz.[25] Bu etki tümüyle denetlenemez; bu yüzden modern bilimin de gösterdiği gibi gerçeklik bizi, düşüncelerimizi değiştirmeye zorlayarak sürekli olarak şaşırtır.[26]  Bu açıdan, postmodernistlerce, kültürden, dilsel yapıdan ve özneden tümüyle bağımsız nesnel bir gerçeklik düşünülemez. Çünkü ne kültür ne dil ne de öznenin zihni nesneleri olduğu gibi yansıtan bir aynadır.

Aslında postmodernist düşünürlerde karşılaştığımız bu görüş, Kant’a değin geriye gitmektedir ve onun anlığın ve görünün kategorilerinin algımızı etkilediği düşüncesine vurgu yapmaktadır. Kant’ın bakış açısı, özellikle insan bilimleri alanında güçlü bir yankı yapmış, tarihselci ekol içerisinde W. Dilthey ve H. P. Rickman gibi düşünürlerde belli ölçülerde savunuculuğu yapılmıştır[27]. Ancak Kant’ın kategorileri evrensel niteliklidir[28]; oysa postmodernistler, bunu, kültüre ve hatta kimileri sofist Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür; her bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için böyledir, sana nasıl görünüyorsa senin için de öyle[29] görüşünü anımsatırcasına bireyin kültürel koşullu öznel deneyimlerine indirgerler. Bu yüzden onlarca, gerçeklik göreceli ve hatta kimilerine göre öznel olduğu için, kültürden, dilsel yapıdan ve özneden bağımsız bir dış dünyanın varlığını savunan ve zihinde oluşan imgenin dış dünya ile karşılaştırılarak doğru olup olamayacağının belirlenebileceğini ileri süren modern deneyci felsefenin dayandığı uygunluk kuramı doğru değildir. Çünkü bilgimiz gerçekle örtüşen onu olduğu gibi yansıtan bir ayna gibi düşünülemez. O sadece, beklentilerimiz, önyargılarımız ve sahip olduğumuz dil ve kavramların koşullandırdığı deneyimlerimizi ve kültürümüzü yansıtır.[30] Nitekim, postmodernizmi pragmatizmle birleştiren, J. Dewey ile M. Foucault arasında felsefi temelleri açısından bir fark görmediğini belirten ve gerçek keşfedilmez, yaratılır[31] diyen Rorty şöyle demektedir:

Gerçekliğe ilişkin önermeler, gerçekliğe karşılık geldiği, ona uygun olduğu için doğru değillerdir; bu yüzden bir önermenin ne tür bir gerçekliğe karşılık geldiği ya da bu önermeyi neyin doğru yaptığı konusunda meraka kapılmaya hiç gerek yoktur.”[32]

Postmodernist düşünürlerin, uygunluk kuramına karşı çıkmaları nedensiz değildir; zira onlarca, Richard Tarnas’ın dillendirdiği gibi, “zihin, dışsal bir dünyanın ve onun düzeninin pasif bir yansıtıcısı değildir; o, algılama ve bilme sürecinde aktif ve yaratıcıdır; gerçeklik, bir bakıma zihin tarafından basitçe algılanmaz, oluşturulur; bu oluşan gerçekler çok çeşitlidir ve hiç birisi diğerinden üstün değildir…Bundan dolayı doğrunun ve gerçekliğin doğası radikal bir biçimde belirsizdir.[33] Kuşkusuz Tarnas’ın dillendirdiği belirsizlik, Heisenberg’den beri fizikte gündeme gelen belirsizlik anlayışının[34] postmodernizme yansımasının bir ürünüdür.

Postmodernistlerin anılan savları, kuşkusuz içinde önemli gerçekler barındırmaktadır; zira, kültürel koşullanmışlığın, dilsel yapıların, inanç ve beklentilerin, sahip olduğumuz kavram ve düşüncelerin dış dünyayı algılama sürecinde etkin olduğu ve bizi çoğu kez yanılttığı gerçeği yadsınamaz. Bacon’ın ‘idolleri[35], aslında bu konuya oldukça erken dönemlerde dikkatlerimizi çekmiş; aynı anlayış, Edgar Morin’de ‘bilmenin körlükleri[36] olarak nitelendirilmiştir. Bu açıdan postmodernistlerin anılan savı, gerçeklik imgemizi sürekli eleştiri süzgecinden geçirmemiz, gerçekliği anlamak için kullandığımız araçları ve kavramlarımızı sürekli geliştirmeye çalışmamız gereğine işaret etmesi açısından oldukça uyarıcıdır. Ancak insanlığın düşünsel açıdan ilerlemesi, kendi önyargılarını, kavramlarını ve kültürünü eleştiri süzgecinden geçirmesi, kavramlarını, önyargılarını ve kültürünü nesnel gerçekliğe ‘uygunluk, tutarlılık, yararlılık’ gibi kimi ölçütlerle karşılaştırması sonucu gerçekleşmiştir. Bu yüzden postmodernistlerin, nesnel gerçekliği tümüyle yapıntıya indirgeyip, bu yapıntının dış dünya ile karşılaştırılmasını olanaksız hale getirerek, onun gerçekle örtüşüp örtüşmediğinin bilinemeyeceğini ileri sürmeleri, aslında insanoğlunun tarihsel evriminde gerçekliğe ilişkin bilgisindeki gelişimini yadsımaktadır. Eğer durum postmodernistlerin iddia ettiği gibi olsaydı, insanlığın sihirsel düşünüşten dinsel düşünüşe, oradan da bilimsel düşünüşe uzanması söz konusu olamazdı. Kuşkusuz insanoğlunun evreni, kendisini ve toplumu anlama ve açıklama sürecinde sihirsel ve dinsel düşünüşü terk etmesi, önyargılarını, kavramlarını ve kültürünü gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini denetleyerek sorgulamasının bir ürünüdür. Yine postmodernistlerin yaptığı gibi gerçekliğin ve doğruluğun, toplum idrakine dayalı olduğu, bir diğer deyişle, insanların gerçek olarak kabul ettiği, hatta gerçek olarak tasavvur ettiği her şeyin, ait oldukları topluma bağımlı olduğunu ileri sürmeleri, bizi mantıksal açıdan birbiriyle çelişik bir dizi gerçekliklerle karşı karşıya bırakmaktadır. Çünkü, gerek tarihte gerekse günümüzde gözlemlediğimiz kadarıyla farklı gerçeklik imgelerine sahip toplumlar bulunmaktadır. Bu durum, hiç kuşkusuz, her toplumun gerçekliği inşasının farklı olduğu ve pek çok gerçeklik imgesinin bulunduğunu kabul etmek anlamına gelmektedir. Daha ileriye giderek, söz gelimi Amerika’da gözlendiği gibi, modern bir toplumda, akapunktur, büyü, satanizm, astroloji, din, bilim gibi gerçekliğe farklı yaklaşan, farklı yöntemler ve kavramlar benimseyen etkinliklerin bir arada bulunabileceğini ve her birinin gerçeklik imgesinin farklılık içerdiğini söyleyebiliriz. Bu koşulda, Postmodernizm, doğruyu doğru olamayandan ayıran bir ölçüt tanımadığı için, her anlayışın eşit düzeyde doğru olduğunu ve serbest olarak yaşaması gerektiğini, savunacaktır. Nitekim bu anlayışın izlerini Paul Feyerabend’de bulmak olasıdır. Nitekim o şöyle demektedir:

Bir demokraside her vatandaşın okuma, yazma, aklına gelen her konuda propaganda yapma hakkı vardır. Hastalandığında nasıl arzuluyorsa öyle, eğer üfürükçülüğe inanıyorsa üfürükçüler tarafından, yok eğer bilime daha çok güveniyorsa bilimsel doktorlar tarafından tedavi edilme hakkı vardır.”[37]

Hakikatin ve doğruluğun görecelileştirilmesi ve çoğulculuk adına çoklu hakikatin onaylanması ve buna izin verilmesi, bilim felsefesi açısından da önemli sorunlara yol açabilecek niteliktedir. Zira astroloji, akapunktur, parapsikoloji, bilim, din vb. olguların yan yana ve yaygın olduğu bir toplumsal ortamda, hepsinin hakikatin bir ifadesi olduğunun belirtilmesi ve bunlara eşit düzeyde geçerlilik hakkı tanınması, özde bilimi yok etmek ve bilimle bilim olmayanı ayırıcı bir ölçüt bırakmamak demektir. Bu durumda, hastalandığında bir insanı büyücüye ya da Türkiye’de hala yaygın olduğu gibi üfürükçü bir hocaya, akapunkturcuya ya da doktora gitmekte serbest bırakmak ve buna olanak tanımak, insanların hayatıyla dalga geçmek ve kendi tercihleriyle ölüme göndermek anlamına gelmektedir. Bu açıdan postmodernizmin göreceliliği, aslında nesnel bilgiyi yok saydığı gibi, mümkün olduğu kadar nesnel verilere dayanan bilimi de yok saymaktadır.

2. Bilimsel Nesnellik: Güç, Otorite ve İktidarların Maskesidir

Bilgisel etkinlikte kültürün, zihnin ve dilsel yapıların işlevinin, nesnel gerçekliği örseleyecek kadar ileri bir aşamaya götürülmesi postmodernistleri, zorunlu olarak, nesnellik düşüncesini reddetmeye itmiştir. Her bilgi, bireylerin kültürel koşullu deneyimlerine, önyargılarına, beklentilerine ve kavramlarına dayanıyor, belli bir kültürün ürünü olarak görülüyorsa, modernizmin iddia ettiği gibi, nesnellikten söz etmek olanaksız olacaktır. Nitekim katı bir nesnellik anlayışını savunmaları yüzünden pozitivizmi eleştiren postmodernistlerce nesnellik, akademik çevrelerde güç ya da iktidar için kullanılan bir maske[38], aynı zamanda beyaz erkek olmanın getirdiği imtiyazların son kalesidir.[39] Bu açıdan bilim de nesnel bir tutamağı olmayan bir ideolojidir.[40] Nitekim, Erickson, nesnellik konusuna postmodern bakış açısını şöyle ifadelendirir:

 “Bilginin nesnelliği reddedilmiştir. Bilen kişi, ya içinde bulunulan durumun özellikleri ile ya da baskın bir şekilde kullanılan kuramlar tarafından koşullanmıştır; bu yüzden bilgi, nötr bir şekilde keşfedilmez.[41]

Postmodernistlerce, insanların dünyaya tarafsızca yaklaşması, onu betimlemesi, anlaması, anlamlandırması ve açıklaması mümkün değildir. Onların iddiasına göre gerçekliği nasıl göreceğimizi, kaçınılması imkânsız olan içsel ön yargılarımız belirlemektedir; bu yüzden nesnellik ulaşılması olanaksız bir hayaldir.

Michel Foucault nesnellik aleyhinde şunları dile getirir:

Gerçek, güçten bağımsız ya da güçten yoksun değildir… Her toplumun gerçek için kendine has bir rejimi, gerçek için genel politikası vardır. Bu da o toplumun sahip olduğu, kabul ettiği ve doğru olarak fonksiyon yüklediği ifade tipleridir. Bir kişinin doğru ve yanlış ifadeleri birbirinden ayırt etmesi için kullandığı, her şeyin bir onay sürecine maruz kaldığı mekanizmalar ve durumlardır. Gerçeğin elde edilmesi sırasında uyumun sağlandığı teknikler ve prosedürlerdir. Neyin doğru olduğunu söyleme görevini üstlenmiş kişilerin statüsüdür.”[42]

Nesnelliği yadıysan postmodernistlere göre, modernist düşünürlerde dile gelen bilgi ve değer ayrımı da geçerli bir ayrım değildir; zira, gerçeğin algılanması kültürel koşulludur, dile bağlıdır ve tüm bunlar değer içermektedir. Ayrıca M. Faucult’ın da dediği gibi, bilgi denilen şey aslında, egemen güçlerin kendi değerlerini diğerlerine empoze etmesinden başka bir şey değildir.[43] Bilgi ve değer ayrımını yadsıyan Rorty ise şöyle demektedir:

Gerçeğin ne olması gerektiği ile ne olduğu  arasında epistemolojik farklılık; gerçekler ile değerler arasında metafiziksel ayrılık; ahlâk ile bilim arasında yöntembilimsel bir ayrılık bulunmamaktadır.”[44]

Postmodernistlerin, nesnellik karşıtı söylemleri ve bilgiyle değer ayrımını yadsımaları, aslında onların modernite geleneğinde Descartes’tan beri yaygın olan dualizme (ikicilik) duydukları bir tepkiyi dile getirmektedir. Bu dualizm, her şeyi sınıflamış ve karşıtıyla tanımlamıştır. Onlarca, bilgi-bilgi olmayan, sanat-sanat olmayan, doğru-yanlış, nesnel-öznel, güzel-çirkin, tin-madde, gelişmiş-gelişmemiş gibi ayrımlar,  gerçekliği olmayan ayrımlardır ve bizim elimizde, doğruyu-yanlıştan, bilgiyi-bilgi olmayandan, sanatı-sanat olmayandan, güzeli-çirkinden ayırt eden şaşmaz bir ölçü bulunmamaktadır.[45] 

Postmodernistlerin nesnelliği yadsıyan ve her türden sınıflamaya karşı çıkan anlayışları, kendi içinde (belli bir bağlamda) hakikatin birliği; ama buna rağmen paradoksal bir biçimde onun (farklı bağlamlarda) ifadesinin çokluğu düşüncesine yol açmaktadır. Bilgi olanı-bilgi olmayandan, doğruyu-doğru olmayandan, iyiyi-kötüden, güzeli-çirkinden, sanatı-sanat olmayandan ayırt eden ölçütün ya da ölçütlerin yadsınması, bilim, sanat, ahlak ve benzeri alanda sınırsız bir karmaşaya yol açacağı gibi, bu karmaşanın, bilim felsefesi açısından, neyin bilim olduğu, genç bilim insanlarına ideal olarak ne türden hedefler koyalım, onların iyi insan ve iyi birer bilim insanı olmaları için öğrenme-öğretme sürecinde ne türden etkinliklere önem verelim vb. türden bir dizi sorunlara yol açacağı ortadadır. Zira bilgi ile bilgi olmayan, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, güzel ile çirkin arasında bir ayrım yoksa, bu her şey doğrudur ve eşit düzeyde geçerlidir anlamında yorumlanmaya açıktır. Nitekim, bilimin devletten ayrılması ve diğer etkinlikler karşısında onun meşruluğunun demokratik süreçlerle halka açılmak suretiyle belirlenmesini savunan ve bilimin egemenliğinin demokrasi için bir tehdit olduğunu ileri süren Feyerabend, mitoloji, astroloji, bilim, din gibi etkinliklerin eşit düzeyde hakikat değeri içerdiğini ima etmektedir.[46]

 

3-Gerçeklik Algısı: Sürekli Değişim ve Gelişim İçerisindedir

Gerçeklik, postmodernistlerce, bir parçasıyla, kültüre, dilsel yapılara ve bireylerin deneyimlerine bağımlı hale getirildiğinden, onlarca gerçeklik algısı, toplumdan topluma değiştiği gibi, aynı toplumda da zaman içerisinde sürekli gelişim ve değişime uğrar. Bu yüzden onlarca bilgi, ne dışsal ne de evrenseldir. Dolayısıyla, ‘her, hiçbiri’ gibi genel söylemlerden kaçınmak, ve ‘bazı, daha çok, kimi zaman, sık sık’ gibi kesinlikten ve evrensellikten kaçınan deyişleri kullanmak gerekir.[47]

Postmodernizmin, anılan düşüncesi sürekli eleştiriyi desteklemesi ve yeni açılımlara olanak vermesi bakımından bilim felsefesi açısından oldukça yararlı sonuçlar verebilecek niteliktedir. Ancak bunu, postmodernistlerin savlarının aksine, gerçekliği ve doğruluğu görecelileştirmeden yapmak, gerçekliği algılayışımızın, araçlarımız ve eleştirel mantığımız geliştikçe daha yetkinleştiğini ve yetkinleşmenin süreklilik içerdiğini işlemek zorunludur. Nitekim Einsteincı gerçeklik algısı Newtoncu gerçeklik algısıyla kıyaslandığında daha ileri bir noktadadır ve eleştirel bir mantığın ürünüdür; fakat bu, Newtoncu gerçeklik algısının tamamıyla yok olduğu anlamına gelmemektedir. Zira makro düzeyde halen Newtoncu gerçeklik algısı egemendir ve pek çok teknolojide Newtoncu gerçeklik algısı işe yaramaktadır ve kullanılmaktadır. Mikro düzeyde ortaya çıkmış olan Einsteincı gerçeklik algısı, mutlak zaman, mutlak mekan gibi kavramlara son vermiş ve bu kavramları görecelileştirmiş olsa da, halen içinde Newtoncu pek çok olguyu barındırmaktadır. Anılan durumu, gerçeklik algısı açısından daha yalın hale getirmek için, Karl Popper’dan esinlendiğimiz bir örnek durum üzerinde durmakta yarar vardır:

Gerçeklik algımızı, sürekli eleştiri ve sürekli gelişen araçlarla yetkinleştirmeye çalışıyoruz; aslında aradığımız, gerçekte (ideal) saat 12:00 iken 12:00’yi gösteren bir saat bulmaktır. Ancak, şu anki saatimiz, gerçekte saat 12 iken 11: 45’i gösteriyor olabilir. Kuşkusuz bu hiç saatin olmamasından daha iyidir; zira işimize yaramaktadır ve eksiklikler içerse de gerçeklikle bir biçimde ilişki içerisindedir. Söz gelimi, 15 dakikalık sapmaya sahip bir saatle randevuya gitmek, saatsizlik yüzünden hiç gidememekten daha iyidir. Gerçeklik algımızı, anılan örnekteki gibi yapılandırmak ve bilim felsefesine bu şekilde yansıtmak, hiç kuşkusuz postmodernistlerin onu görecelileştiren tutumlarından daha işlevseldir. Zira, anılan bakış açısı, hem gerçeklik algısındaki sürekli kalan unsurlara hem de değişime açık olan öğelere dikkat çekmekte ve gerçeklik algımızı, ona eleştirel bir bakışı aşılayarak dinamikleştirmektedir.

 

4. Odaksızlık veya Çok-Odaklılık: Ne Kadar Kültür Varsa O Kadar Çok Odak Vardır

Postmodernistlere göre, gerçeklik kavramına yaklaşırken odak kavramından kaçınmak gerekir. Zira, onlarca Batı düşüncesi, ortaçağlarda her şeyi Tanrı odaklı, Rönesanstan, özellikle Descartes’tan itibaren ise, insan odaklı bir paradigmayla algılamaya çalışmıştır. Onlara göre, ne Tanrı ne de insan odak olabilir. Gerçek olumsallıklara göre değişir ve kesin, evrensel, bütünüyle tanımlanabilir bir gerçeklik yoktur. Bu yüzden odaksızlık ya da çok-odaklılıktan söz etmek daha doğrudur.[48] Odaklılık düşüncesinin eleştirisi, postmodernizm içerisinde beraberinde aklın evrenselliği, bilginin evrenselliği ve kimi değerlerin genel geçerliliğinin reddine yol açmıştır.

Postmodernistlerin, odak kavramına karşı çıkmaları ve odaksızlığı ya da çok-odaklılığı savunmaları, aslında görecelilik, çoğulculuk, çok-kültürlülük, yerellik anlayışlarıyla her türden ayrıma karşı duran bakış açılarının bir ürünüdür. Onlarca ne kadar çok kültür varsa o kadar çok odak vardır ve bunların hangisinin doğru olduğu gösterilemez. Bu sav, insan odaklılığı eleştirdiği için, özde insan odaklı-seküler düşünceyi örselemeyi ereklemektedir ve aklın yerine duyguları, inançları, özlemsel düşünüşleri yerleştirmeye ve onun alternatifleri olarak sunmaya olanak tanımaktadır. Nitekim postmodernistlerin anılan savı, dinsel düşünce içerisinde yansıma bulmuş, Tanrı odaklı düşünceler yeniden güncelleştirilmeye çalışılmıştır. Postmodernistlerin ileri sürdüğü gibi, insanın bütünlüğünü parçalamadan onun bütünlüğüne vurgu yapsak bile, bu vurgu yine insan odaklılığı zorunlu kılmaktadır. Çünkü, eleştirsek ve yer yer ona güvenmekte zorlansak bile, en temel çıkış noktamız yine de kendi deneyimlerimiz ve insanlığın ortak deneyimlerine gönderme yapan kültürel-düşünsel mirasımızdır. Tanrı odaklılık gibi, bir bakış açısının çok odaklılık adına onanması ve insan odaklılık kadar geçerli olduğunun ima edilmesi, insanın kendine yabancılaşması ve kendi ürünlerini bir başka zemine yansıtması demektir.

Çok-odaklılığı bilim felsefesi bağlamına taşıdığımızda, bunun bilim kültürü açısından belli bir değer içerdiği yadsınamaz. Özellikle, sosyal bilimlerde, bireysel farklılık gibi seküler bir bağlamda ötekinin kavranması ve anlaşılmasında işe yarayabilir ve duyarlılığı geliştirebilir. Yine, duyguların, özlemsel düşünüşün, inançların, aklın verilerinin farklılığını göstermesi açısından da önemli sayılabilir. Ancak tüm bunlar sonuçta insan odaklıdır ve bilim felsefesi bu odağın dışına çıkıp seküler niteliğini yitirmemelidir. Aynı zamanda bilim felsefesi çok-odaklı bir bakış açısında hangi odağın, akıl-duygu-özlemsel düşünüş-inançlar vb- pratik yaşamda daha işler olduğunu, hangi odağın hangi amacımıza ve gereksinimimize yön verdiğini göstermelidir. Özellikle, nesneler dünyasını, insanı ya da toplumu anlamak ve açıklamak söz konusu olduğunda zorunlu olarak aklın ve bilimsel düşüncenin üstünlüğü gösterilmelidir. Bu açıdan bilim felsefesinde insan odaklılıktan vazgeçmek, bilimden vazgeçmekle eşdeğerdir.

5.Temelsizlik: Varlık, Bilgi ve Değerlerin Dayandığı Sarsılmaz Bir Temel Yoktur

Postmodernistlerin odak düşüncesine karşı çıkmaları, gerçekliği göreceli hale getirmeleri, doğal olarak onları ‘temel’ düşüncesini yadsımaya itmiştir. Postmodernistlerin temelciliğe karşı çıkışları, bilgideki kesinliği yadsımaya dönüktür ve tüm bilgilerin F. W. Nietszche’nin iddia ettiği gibi, “belli bir perspektifin ürünü olduğunu[49] göstermeyi amaçlamaktadır. Nitekim Erickson şöyle demektedir:

 “Bilgi kesin değildir; kuşku içermeyen temel ilkelere dayandırılarak bilginin elde edilebileceğini savlayan temelcilik kesinlikle terk edilmelidir.”[50]

Aslında hem epistemolojik hem de ontolojik bağlamı olan temelcilik, insan düşüncesinde, varlığı anlamlandırmada ve ona ilişkin bilgiler oluşturmada bir çıkış noktası oluşturmaktadır. Söz gelimi ontolojik açıdan varlık kavramı, kendi özüne bir temel teşkil eder ve onu yadsıyarak varlık ve olgulardan söz etmek olanaksızdır. Ontolojik anlamda temelciliğin reddi, nihilizme yol açar. Aynı şey, a priori ve a posteriori nitelik taşıyan bilgiler için de geçerlidir. Nitekim geometriden söz edebilmek için bir takım aksiyomların kabulü zorunludur; aksi halde geometri biliminden söz etmek olanaksızlaşacaktır. Yine, deneysel nitelikli bilgiler için, hem duyu verilerini işleyen, neden-sonuç ilişkisi kuran, birleştirme-ayırma işlemleri yapan ve duyu verilerini denetleyen aklın hem de doğrudan ya da dolaylı olarak dış dünyadan izlenimler veren duyuların, doğru bilgi verdiği kabul edilmelidir. Ünlü filozof Bacon’un dile getirdiği çeşitli idoller, aklımızın ve duyu verilerimizin doğru veriler sağlamasını engelleyebilir; ama buna rağmen, yine de, yaşamımızı kurmak için, kimi temelleri, özellikle aklı ve deneyimi temel almak zorunludur. Hiç kimse, duyu verilerinin bizi yanılttığı olgusuna dayanarak, gözlerinin gösterdiği arabayı yok sayıp kendisini arabanın önüne atmaz. Yine, hiç kimse aklın zorunlu bilgi sağlamadığı, bu nedenle neden-sonuç ilişkisinin zorunlu bir ilişki olamayacağı kuşkusuna dayanarak, arabanın direksiyonunu şarampolün olduğu tarafa doğru çevirmez. [51]

Bugün sahip olduğumuz uygarlığın önde gelen yapıcı unsuru olan bilim de, bir takım temellerden hareket eder. Söz gelimi, evrenin araştırılmaya değer olduğu, evrende düzenin bulunduğu, nesneler ve olaylar arasında karşılıklı nedensellik ilişkisinin bulunduğu ve bu ilişkilerin insan tarafından bilinebileceği gibi temeller, bilimin hareket zeminini oluştururlar. Bu temeller, birer inanç olarak nitelendirilseler bile, işe yaramaktadırlar; işe yaradıklarının en önemli kanıtı ise, onun gözlemlediğimiz sonuçlarıdır. Zira bilim, evrenin belli bir düzenlilik içinde olduğunu varsayar ve bu varsayımdan hareket ederek evrenin, evrende olup bitenlerin işleyişine ilişkin yasaları ortaya koymaya çalışır. Bu açıdan insanoğlu, matematikteki eksi sonsuz artı sonsuz kavramlarına dayanarak mantıksal açıdan temellerin sonsuzca geriye doğru götürebileceğini varsaysa bile, bir etkinlik ya da bir ürün ortaya koymak için belli çıkış noktaları, bir diğer deyişle, bazı temelleri kabul etmek zorundadır. Temelsiz, ne bilgi, ne inanç, ne bilim, ne de felsefe kurulabilir. Bu yüzden temelciliğin yadsınması, kendi içinde temelciliği yadsıyanın görüşünü de geçersiz kılar; zira temelsizlik de bir temeldir Öte yandan, bilim felsefesi, hangi temellerin daha sağlam ve güvenilir olduğunu göstermek ve bireylerin yaşantılarını kurarken dayanacakları ilkleri temellendirme konusunda onlara yol gösterici olmak zorundadır. Çünkü toplumsal açıdan bilime ve bilim felsefesine yüklediğimiz en temel işlevlerden birisi budur.

 

6.Benlik ve İnsan İmgesi: Evrensel Bir Benlik ya da İnsan İmgesi Bulunmamaktadır

Postmodernistlere göre, insanın evrensel bir doğası ve evrensel bir benlik algısı da bulunmamaktadır. Bireylerin düşünceleri, duyguları, onların dışa vurumu, ifade tarzı, kültüreldir. Çünkü, değerler, paylaşılan paradigmalara ve kültürden kültüre değişmektedir. Rorty’nin deyişiyle, benliği tanımlamak için evrensel bir kriter bulunmamaktadır. O daha ileriye giderek, etnik kökenin, sınıfın, kapasitenin, kendilik algısının, ulusal geçmişin, dinsel inançların kişiliği belirlediğini söyler[52], ancak onca bu belirlenim, determinist bir karakter içermekten çok kişiliğin birey tarafından inşasına ya da yaratılmasına etki eder.[53]

Kuşkusuz, benlik algısının kültürelliğini ve kişilik oluşumunda kültürlerin ve paradigmaların etkisini ve kişiliğin bir inşa süreci olduğunu yadsımak olanaksızdır. Ancak buradan hareketle insana ilişkin evrensel bir takım önermelerin ileri sürülemeyeceğini söylemek hem doğa bilimini, hem de diğer tüm sosyal bilimleri yadsımak anlamına gelmektedir. Postmodernistlerin farklılığa aşırı vurguları ve farklılığı genellemeleri, heyecan, öfke, tapınma, açlık, susuzluk, öğrenme, çiftleşme, güven arama, bilgi ve sanat üretme gibi evrensel olarak tüm insan kültürlerinde gözlemlenen davranışları görmezden gelmelerine ya da onları farklılık paradigmaları gereği çarpıtmalarına yol açmıştır. Söz gelimi, postmodern eğilimli antropolog Geertz, kızgınlık, öç alma gibi bütün insanlarda bulunduğunu varsaydığımız duyguların bile kültürel olarak tanımlandığını; kızgınlığın farklı kültürlerde farklı durumlarda farklı biçimlerde ortaya çıktığını, dolayısıyla duyguların bile evrenselliğinden söz edilemeyeceğini öne sürmüştür.[54] Heyecan, öfke, kızgınlık, öç alma, gülme gibi olguların ifade tarzları kültürden kültüre az ya da çok değişse de, bu olguların dışa vurumunda kimi ortak unsurların bulunduğu yadsınamaz. Farklılıkların vurgulanması bilim felsefesi açısından, özellikle sosyal bilimlerde hoşgörüye ve ötekini anlamaya bir kapı aralasa da, ortak öğelerin tümden yadsınması, hem insana ilişkin kimi yasaların saptanmasına ve insan bilimlerinin kurulmasına ve insanlardaki ortak öğeleri bulup, bunlardan hareketle insanlık hakkında bilimsel bir gelenek oluşturmaya hem de insanları belli bir anlayışta, ortak insani özelliklerde birleştirmeye ve insanlık duyarlılığı oluşturmaya ket vurmaktadır.

7. Metnin Anlamı ve Yorumsamacılık: Her Metin, Farklı Anlamlandırılmaya Açık Bir Rorşah (Rorschach) Testidir

Postmodernizmin temel ilkelerinden birisi de yorumsamacılıktır. Zira onlarca, her şeyin göreceli olması, her şeyin değişebilirliği, her şeyin gidebilirliği veya farklı anlam ve yorumların ortaya çıkabilmesi için metinler üzerinde yapılacak yorumların büyük bir önemi vardır. Bu yüzden Postmodernistler, nesnel doğrunun yerine hermönötiğin (yorumbilim) doğrusunu koyarlar, dolayısıyla bu, aynı zamanda, nesnel bilgiyi reddederek onun yerine hermönetik bilgiyi koymak anlamına gelmektedir. Çünkü onlara göre, dünyada hiç bir şey dili aşamaz ve dil Rorty’nin deyişiyle, olumsallıklara sahiptir.[55] Bu nedenle her şey özde bir metindir; ancak metnin anlamı, ne metinde, ne metnin oluştuğu bağlamda ne de metnin yazarındadır; anlam, okuyan kişide yani okuma etkinliğini gerçekleştiren öznededir. Dolayısıyla, metnin anlamı her okuyana göre değişir, yeniden şekillenir ve inşa edilir.[56] Bu yüzden onlara ‘metnin anlamı nedir’ sorusu yöneltildiğinde, yapı-bozumcu Derrida’nın ve ona uyanların ‘hiçbir şey’ karşılığını verdikleri, hiçbir sözün, dizgenin ya da söylemin nesnel bir anlamının bulunmadığını ileri sürdükleri görülür.[57] Aynı anlayış, yeni-pragmatist postmodern düşünürlerde de görülür. Nitekim postmodernist yorumsamacılığı analitik bir biçimde çözümleyen Dilek Doltaş onların yorumsamacı anlayışlarını şöyle özetlemektedir:

“Biçimi ve içeriği her ne olursa olsun, bir grup postmodern yazara göre, her metin sözcüklerden oluşur. Sözcükler de durağan, nesnel gerçekler olmadıkları için, ancak kendi oluşturdukları gerçeklerden, yani kendilerinden söz ederler.  Okur, okuma eylemi sırasında, kendi belleğinde, onlara gerçeklik ve anlam kazandırır. Dolayısıyla sözcüklerin  anlamları bir açıdan bakıldığında, öznel ve geçicidir. Anlamın meydana gelişi, okurun kişisel birikimi, özgeçmişi ve ruhsal durumu ile sözcüklerin ürünü olduğu söyleme ve onların kullandığı diğer metinlerin yüklemelerine (entertextual meaning) dayanır. Bu nedenle, bir grup postmodern düşünür-eleştirmene göre anlam ancak metinlerarası atıflar yoluyla geçici ve kişisel düzeyde belirlenir. Tzvetan Todorov ve Stanley Fish’in başını çektiği bu yeni pragmatist, postmodern eleştirmen grubunun ‘metnin anlamı nedir?’ sorusuna ‘her şey ya da hiçbir şey’ diye cevap verdiklerini söyler. Bir başka deyişle onlar için metin, psikolojide kullanılan ve her türlü anlamlandırmaya açık boş kağıt üzerindeki mürekkep lekesi (Rorşah testi) gibidir. Bu yaklaşımdaki eleştirmenler, anlam üretmede ağırlığı yazara ya da metne değil de okura ve söyleme verdiklerinden metnin yazarının da okur olduğunu öne sürerler. Onlara göre, metin önmetindir (pretext), onu kimin yazdığı hiç önemli değildir ve okur ondan, Pirandello’nun karakterleri gibi istediği anlamı çıkarır- yani metni okur yaratır. Postmodernistlerin anılan yorumsamacı söylemleri, Grenz’in de belirttiği gibi, yorumcu teorilerini dış dünyaya uygulamalarına neden olmuş ve  bir metnin, her okuyucu tarafından farklı farklı okunacağı gibi, gerçeklik de, gerçeklik ile ilişki içerisine giren her bilinç tarafından farklı farklı ‘okunacaktır’, kısacası dünyanın tek bir anlamı yoktur anlayışına ulaşmalarına neden olmuştur.[58]

Metni, kimi postmodernistlerin yaptığı gibi, Rorşah testine döndürmek ve anlamı, metin, metnin bağlamı ve metnin inşa edildiği kültürel ortamın dışında, salt onu okuyan öznede aramak, metni, metnin yazarını ve metnin bağlamını yok saymak anlamına gelmektedir. Bu yok sayma, özellikle, anakronizme neden olması, okuyucunun metne, orada olmayan unsurları yansıtması gibi olumsuz sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Sosyal bilimler sürecinde, aşırıya giden kimi postmodernistlerin ileri sürdüğü gibi, bir bilim insanının kullandığı materyallerin, sözcüklerin, cümlelerin ve metinlerin Rorşah testi gibi olduğunu savlamak, hem bilim insanları arasında iletişimi olanaksızlaştırıcı hem de her şeyin her anlama geldiğini çağrıştırıcı niteliktedir. Kuşkusuz, metnin yorumunda metni yorumlayan öznenin birikimini ve payını yadsımak oldukça zordur; fakat buna dayanarak metnin anlamını özneye indirgemek bilim felsefesi açısından kabul edilemeyecek bir tutumdur. Zira bir metindeki bilgi, adalet, yasa, kuram vb.  terimleri, kimi postmodernistlerin savunduğu gibi ‘b-i-l-g-i’ ‘a-d-a-l-e-t’, ‘y-a-s-a’, k-u-r-a-m’ gibi salt harflere indirgemek ve okuyucuya göre her anlama gelebileceğini söylemek, bilimsel dizgelerin anlamdan yoksun olduğunu ileri sürmekle eşdeğerdir.

8. Bilimsel Evrenselliğe Karşı Yerellik: Evrensellik, Beyaz Irkın Değerlerini Dünyaya Empoze Etme Aracıdır

Yerellik olgusu, gerçeğin kültürlere göre değişebileceği ve evrensel bir gerçekliğin bulunmadığı savının bir sonucudur. Bu sava göre, her kültürün kendine göre doğruları vardır. Yerelliğin savunulduğu bir düşünsel dünyada evrensele yerin olmayacağı tikellerin ön plana çıkartılacağı açıktır.[59] Nitekim postmodernistler, evrensellik savıyla aslında modernizmin, beyaz ırkın değerlerini dünyaya empoze ettiğini, kadını erkeğin algısına mahkûm ettiğini[60], diğer kültürleri ise, evrensellik savıyla kendi bilgi ve değer anlayışını benimsemeye zorladıklarını söylerler ve bunun sömürünün bir aracı olarak kullanıldığını ifade ederler.[61]

Yerelliğin gündeme getirilmesi, yerele duyarlılığı artırması, çok-kültürlülük, saygı, hoşgörü, farklılığın bilincinde olmak gibi olumlu değerler içermesi açısından belli açılardan olumlanabilir. Bu açıdan yerelliğe vurgunun bilim felsefesi açısından değeri yadsınamaz. Ancak, yerelliği, postmodernistlerin yaptığı gibi, evrenselin karşısına yerleştirmek ve evrenseli yadsımak, onu kutsamak ve her toplumu yerel otantikliği içersinde bırakmak, kimi durumlarda oldukça kötü sonuçlar da doğurabilir. Söz gelimi, bilimsel yöntemden habersiz bir toplum, ‘akan su pislik tutmaz’ anlayışını kutsamış olabilir; yine, ‘insan kurban etme’ geleneğine ya da pek çok kadının ölmesine neden olan ‘kadın sünnetine’ yer verebilir. Tüm bu olgular, bilimin evrensel doğruları ve insani evrensel değerler yok sayılarak yerellik adına olumlu karşılanamaz. Bu, insan türünün kendine ve hemcinslerine karşı işlediği bağışlanamaz bir cinayet anlamına gelir. Postmodernizmin yerellik olgusuna aşırı vurgusu, postmodernizmin gelişmiş toplumlarda ortaya çıktığı düşünülürse, kapitalist toplumların, insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak için gerekli olan bilgi ve değerlere, bir diğer deyişle uygarlığın kazanımlarına gelişmemiş toplumların sahip olmasını engellemeyi amaçladıkları biçiminde de yorumlanabilir. Kuşkusuz böylesi bir yorum, kendi yerel değerlerini aklın ve bilimin ışığında eleştiriye tabi tutan gelişmemiş ya da gelişmekte olan toplumların gelişiminin önünün açılması, bunun ise onları, tüketim toplumu olmaktan kurtarıp üretime yöneltmesi ve böylece kapitalist toplumlar karşısında bir güç olmaları anlayışına karşı çıkan bir imayı birlikte getirmektedir. Ayrıca yerellik, alt-kültürleri önemsediği için, parçalayıcı ve ayrıştırıcı bir yapıyı gündeme getirmekte ve insanlığın bilimin süzgecinden geçirilmiş ortak bir kültür idealine doğru gitmesine ket vurmaktadır.

9. Toplum Mühendisliği: Anti-Demokratik ve Totaliter Bir Tutumdur

Yerelliği, çok-kültürlülüğü, öznelliği, bireyin otantikliğini savunan bir dizgenin, toplumu evrensel sayılan bilgi ve değerlere göre düzenlemek ve planlamak gerektiği düşüncesine karşı çıkacağı ortadır. Nitekim postmodernist düşünürlerin modernizme yönelttikleri en önemli eleştiri noktalarından birisini modernizmin ‘toplum mühendisliğine soyunması’ oluşturmaktadır. Postmodernistler, modernistlerin toplumu düzenleme, planlama ve ona yön verme iddiasını, toplum mühendisliğine soyunmak olarak nitelemekte ve bu tutumu anti-demokratik ve totaliter bir tutum olarak görmektedirler.[62] Toplumu düzenleme, planlama ve ona yön verme anlayışı modern bir anlayıştır ve A. Comte ve S. Simon’dan beri modern paradigmada önemli bir işlev görmektedir. Her şeyden önce, çok gelişmiş, evriminin zirvesine ulaşmış, her gelişmenin demokratik koşullarda gerçekleştiği, bireylerin eğitim ve algı düzeylerinin yetkin olduğu bir toplumda, toplumu tepeden dayatmacı bir tutumla planlamak, düzenlemek ve ona yön vermek gibi olgulardan söz etmek, bütünüyle olmasa da, belli ölçülerde anlam kaybına uğrayacaktır. Aynı şekilde kıyametin yaklaştığı ve tarihin sonuna gelindiği, sadece şu anın var olduğu, gelecek düşüncesinin anlamsız sayıldığı bir paradigmada da toplumu düzenleme, planlama ve ona yön verme anlayışının yerinin olmayacağı açıktır. Öyle anlaşılıyor ki, postmodernistlerin toplumu planlama ve düzenlemeye karşı çıkmaları, onların şu anı yaşama ve tarihin sonunun geldiği söylemleriyle ilintilidir.

 İnsanlığın tarihsel gelişimine bakıldığında tüm büyük gelişmelerin ve paradigmal dönüşümlerin, devrimlerin ve devrimci politikaların ürünü olduğu görülür. Dünyada, demokrasiyi kısmen içselleştirmiş, kendi dönüşümünü demokratik koşullarla yürüten kimi toplumların varlığından söz edilse bile, pek çok toplum henüz bu açıdan kendi öz gelişim dinamiklerini yakalamış değildir. Buna ek olarak, öyle görünüyor ki, doğası gereği insan şu anla yetinmemekte ve bir gelecek tasarlamaktadır; bir diğer deyişle, postmodernist savın aksine bir bütün olarak hiçbir toplum tarihin sonuna geldiğimizi düşünmemektedir. Bu açıdan, gelişmeyi, demokratik koşulları oluşturmayı, kalkınmayı ve bir bütün olarak gelecek kuşakların mutluluğunu sağlamaya dönük bilimsel etkinlikleri planlamak zorunludur. Bırakın isteyen istediğini yapsın anlayışı, her anlayış eşit düzeyde geçerlidir savı, anarşizme ve toplumsal çözülmelere yol açıcı niteliktedir ve bilimi diğer etkinliklerle eşit konuma oturtmaktadır. Feyrebend’in yaptığı gibi akla veda, yönteme hayır söylemleri gerçekçi söylemler değil; geri kalmış ülkeleri geri kalmışlıklarına mahkum etme erekli salt söz oyunlarıdır. Kaldı ki, bilim felsefesi bağlamında ele alındığında, toplumu planlamaya, düzenlemeye ve ona yön vermeye karşı çıkmak, bilimin dönüştürücü ve değiştirici işlevini yadsımak anlamına geldiği gibi -çünkü bilim özde, evreni, insanı ve toplumu anlama, açıklama süreci olduğu kadar, aynı zamanda onları değiştirme ve dönüştürme sürecidir- geri kalmış toplumları geri kalmışlığı içerisinde bırakmak ve geri kalmışlığı aklayarak bir yazgı haline getirmektir.

10.Üst-Anlatılar: Totaliter ve Baskıcı Büyük Öyküdürler

Toplumu planlamaya, düzenlemeye ve ona yön vermeye, evrensel bilgi ve değere karşı çıkan ve aklın kültürel koşullu olduğunu savlayan postmodernistler, toplumları dönüştürmeyi amaçlayan ve gerçeği bir bütün olarak algılamayı çalışan üst anlatılara da karşı çıkmaktadırlar. Lyotard’ın deyişiyle, üst anlatılar, büyük öykülerdir; oysa yerellik ve sınırlılığın egemen olduğu dünyada insan yerel nitelikli olan küçük öykülerle yetinmeyi bilmelidir.[63] Nitekim Anderson, Lyotard’ın üst anlatılar ile ilgili argümanını şöyle ifadelendirir:

Üst anlatı, efsanevi görüşleri içeren bir anlatıdır; bu anlatının kapsamı felsefeyi, araştırmaları, politikayı ve sanatı içerecek, birbiri ile ilişkilendirecek, hepsinden öte bunlara birleştirici bir yön verecek kadar geniş ve anlamlıdır. Lyotard, üst anlatıya örnek olarak dünya üzerinde Tanrı’nın hâkim olduğunu anlatan Hristiyan dininin anlatısını, sınıf çekişmesini ve devrimi anlatan Marksist politik anlatıyı ve Aydınlanma’nın rasyonel gelişimi aktaran entelektüel anlatısını gösterir. Lyotard, postmodern çağı, “Üst Anlatılara Karşı Kuşku İçinde Olma Çağı” olarak tanımlamıştır. Lyotard, bütün insanların bu anlatılara inanmayı kestiğini iddia etmemiş, ancak bu anlatıların artık işe yaramadığını iddia etmiştir -bunun sebebi olarak üst anlatıların çokluğunu ve hepsinin bilinmişliğini göstermiştir.[64]

Albert Mohler, Lyotard’ın anılan söylemini bir adım öteye götürmüş ve “bütün büyük felsefi sistemler artık ölmüştür; bütün kültürel anlatımların sınırına gelinmiştir; elimizde kalan tek şey farklı insan gruplarının ve kültürlerin gerçek olarak kabul edip inandığı küçük hikayelerdir; evrensel gerçek -üst anlatı- iddiaları baskıcıdır, totaliterdir ve karşı konulması gerekir[65] iddiasında bulunmuştur.

Pauline Marie Rosenau, aynı geleneği sürdürerek tüm üst anlatılara savaş ilan etmiştir. Nitekim o, şöyle demektedir:

Postmodernizm, ister politik ister dinsel ya da sosyal olsun, bütün küresel, kabul edilmiş dünya görüşlerine meydan okumadır. Hristiyanlığı, İslamı, Marksizmi, Stalinizmi, kapitalizmi, liberalizmi, laik hümanizmi, feminizmi, modern bilimi indirgemeli, totaliter üst anlatı olarak nitelendirmeli ve gelebilecek tüm sorulara göre önceden cevaplarını hazırlamış olan bir düzen olarak tanımlamalıdır. Postmodernizm, bütün bu düşünce sistemlerini, büyücülük, astroloji ya da ilkel tarikatların dayandırıldığı varsayımlardan daha sağlam varsayımlar olarak görmemelidir. Postmodernizmin hedefi alternatif varsayımlar üretmek değil, bu varsayımların bilgi için temel oluşturmasının imkânsızlığını kabul ettirmektir.[66]

Üst anlatıların büyük öykülere indirgenmesi, evreni, insanı ve toplumu bütüncül açıdan kavramaya ve makro düzeyde dönüşümler ve devrimler yapmaya olanak bırakmamaktadır. Oysa, yeryüzündeki, eşitsizlik, insan hakları ihlali, adaletsizlik gibi olgulara makro düzeyde bakmak ve bunları olumluya çevirmek için üst anlatılar oluşturmak zorunludur. Aynı şey, evreni ve insanı anlamak için de gereklidir. Zira, everene, insan ve topluma, postmodernistlerin yaptığı gibi, parçalı, bölük pörçük, neyin hangi şeyle ilişkili olduğu belirsiz, sistemsiz bilgilerle bakmak, sadece zihinsel bir karmaşa yaratabilir; gerçeğin bütüncül fotoğrafını çekmeye engel oluşturur. Aslında modern dönem, bilim açısından uzmanlaşmaların yoğunlaştığı bir dönemdir ve uzmanlaşmalar varlığı parçalayarak ele almaya neden olmuş, varlığın bütünlüğünü kavramaya engel oluşturmuştur. Bu durum, hem doğa bilimleri hem de sosyal bilimler alanında önemli bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Bu yüzden, postmodernizmin savının aksine üst anlatılara, içinde yaşadığımız dönemde daha çok gereksinim vardır; ancak bu keskin zekâlı bilim insanlarını, onlar arasında işbirliğini ve disiplinler-arası (multi-disipliner) çalışmaları gerektirmektedir. Bu ise bilim felsefesinin işlevinin artması ve bilim felsefesinin bilim eğitiminde önemli işlevler yüklenmesi anlamına gelmektedir.

Burada postmodernistlerin üst anlatıların totaliter bir bakış açısına yol açtığı, yer yer gerçeği çarpıttığı gerçeğine dikkat çekmelerinin anlamlı olduğu, bunun bilim felsefesi açıdan işlevsel olarak kullanılabileceği gerçeğine dikkat çekmek gerekir. Eleştirel bir bilim felsefesi anlayışı, üst anlatıların totaliter niteliğini yumuşatabilir; bu yüzden salt anılan nedenlerden ötürü üst anlatılara karşı çıkmak anlamsızdır. Ancak burada üst anlatıların dogmatik bir temelde yapılandırılmasına karşı uyanık olmak gerekir; çünkü dogmatizm, eleştirelliğin düşmanıdır ve her şeyi inanç ya da tapınma nesnesi haline getirmektedir.

 

11. Çok-kültürlülük: Modernizmin Tekçiliğine Karşı Çoğulculuğun Yaygınlaştırılması Esastır

Postmodernizmin en temel öncüllerinden birisi de çok-kültürlülük ve çoğulculuktur; çünkü çoğulculuğu, bir diğer deyişle farklılığı çoğaltmak, postmodernizmin en temel istemidir. Bu onlarca, postmodernizmin modernizme kaşı en temel tezidir; zira, modernizmin tekçi ve tek-kültürcü anlayışını başka türlü eleştiri süzgecinden geçirmeye olanak yoktur. Onlarca modernizm, ortaya çıkardığı kültür anlayışını tek doğru olarak ortaya atmaktadır ve dünyadaki tüm toplumların ve kültürlerin kendilerini buna göre değiştirmelerini veya bu kültüre uyum sağlamalarını istemektedir. Kendine göre, yüksek ya da alt-kültürler veya gelişmiş, gelişmekte ve geri kalmış ülkeler gibi sınıflamalar yapmaktadır ve evrenselci bakış açısıyla insanlığa kültürel açıdan tek bir hedef göstermektedir. Yine insanları, kendi kültür imgesi doğrultusunda, değer içeren ilkel, yarı ilkel ve modern gibi kavramlarla sınıflamaktan kaçınmamaktadır.[67] 

Modernizmin eleştirisinden yola çıkan postmodernizm, her türden sınıflamaya karşı olduğu için yüksek kültürle, alt-kültür ve kitle-kültürü arasındaki ayrımı kaldırmaktadır. Zira postmodernistlere göre, postmodernizmle birlikte artık kültür mekanikleşmiştir; tüm kültürler aynı düzeyde geçerlidir ve her kültür medyanın konusu haline gelmiştir. Bu açıdan postmodernizmin dünyası zıtlıkların, çelişkilerin, eklektik yapıların birbirine karıştığı bir dünyadır. Postmodern kültürde toplumun bütünlükçü yapısı ve eşgüdümlü bir sistem olduğu, her parçasının birbiriyle ilişkili olduğu düşüncesi terkedilmiştir. Onlara göre toplum, gelişen konumların birbirlerine bağlılıklarının tasarlayabilmelerine uygun şekilde, yamalı bir bohçadır. Fakat bu amacı gerçekleştirmek için karşıt görüşleri hem koruyan hem de reddeden söylem teşvik edilmelidir. Bu haliyle kimliklerde parçalanma ve öykünme geleneğini başlatan postmodernizm, durağan bir gerçekliğe yapılan tüm göndermelerden yoksundur; o bütünüyle dinamik, parçalı, bütünlükten yoksun, eklektik, farlılıkları kutsayan, her şeyin iç içe geçtiği bir toplumsal yapıya gönderme yapmaktadır.[68]

Postmodernizmin, Batı merkezciliğin bir uzantısı olarak modernizmin en yetkin kültür olarak Batı kültürünü göstermesini eleştirmesini bilim felsefesi açısından anlamlı bulmak mümkündür; çünkü başka yetkin kültürler de bulunabilir. Ancak, kültürler arasında alt-üst, ilkel-yarı ilkel-gelişmiş vb. türden yapılan ayrımların yadsınması, bilim felsefesi açıdan pek doğru gözükmemektedir. Nitekim gerek tarihsel bir araştırma gerekse günümüzde yaşayan toplumlar üzerindeki basit bir gözlem, kültürler arasındaki gelişmişlik farkının yadsınamayacak kadar açık olduğunu göstermektedir. Zira kültür, bilim, sanat, felsefe, teknik, eğitim, hukuk, ahlak, örf ve adet gibi pek çok unsuru barındırmaktadır ve insanın doğayla girdiği ilişkinin bir sonucudur. Kuşkusuz kültürün barındırdığı anılan unsurlar, yaşam tarzını belirleyici niteliktedir ve üretim biçiminden izler taşımaktadır. Bu haliyle bilim, sanat, felsefe, teknik vb. olgular açısından toplumların farklılaştığı, anılan alanlarda gelişmiş toplumların daha mutlu ve refah içinde yaşadıkları ortadır. Tüm bunları görmezden gelip, ‘zina edeni taşlayarak öldüren, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan, sanatsal zevklere ket vuran, hükümdarı Tanrı’nın seçilmiş kulu sayan, halkı yönetilmesi gereken bir sürü olarak gören, kan davasını, namus cinayetlerini olumlayan’ bir kültürle, ‘insan haklarını önemseyen, demokratik açılımları olan, bilim, sanat ve felsefeyi ön plana çıkartan’ kültür arasında, birinin diğerinden üstün ya da aşağı olamadığını ileri sürmek, gerçek karşısında gözleri yummak demektir. Ayrıca kültürlerin sınıflandırılmasını yadsımak ve onları eşit düzeyde saymak ve bunu gelecek kuşaklara aşılamak, hem kültürün ve bilimin donuklaştırılmasına hem de toplumun kendini geliştirmesine ket vurmak demektir. Çok-kültürlülüğü, farklı kültürlere saygı anlamında yorumlamak ve onların gelişimi için insanlığın ve bilimin seferber olmasına olanak sağlamak, dünya ulusları arasında işbirliği yapmak anlamlı görülebilir; ancak kültürel olumsuzlukların, çok-kültürlülük adına onanması bilim felsefesi açısından hiçbir şekilde kabul edilemez.

12.Eklektizm: Her Şey Olur, Her Şeyden İki Yüz Elli Gram Bilmek Gerekir

Postmodernistlerin, modernizmde dile gelen tekin hâkimiyetini yadsımaları, çoğulculuğu ve çok-kültürlülüğü benimsemeleri, doğal olarak onları, eklektik bir tutum benimsemeye itmiştir. Onlar, içinde yaşadığımız çağdaş dünyadan ve onun olgusal gerçekliklerinden hareket ederek, her şeyin birbiriyle iç içe ve ilintisiz olarak var olabileceğini düşünmüşlerdir. Dünyanın böylesine küreselleştiği ve küçüldüğü bir ortamda her türlü farklılıkları kendinde gerçekleştirmeye çalışan insanlar şüphesiz ki bu eklektizmde büyük pay sahibidirler. Modernizmin bütün uygulamalarına ve ideallerine sırt çevirmiş Feyerabend’in bilimsel akılcılığa kaşı savunduğu ‘her şey olur’ (anything goes)[69] sloganıyla postmodernistler, tam bir serbestliğe, kaçınılmaz olarak da eklektizme varmışlardır. Nitekim Akbar S Ahmed, Lyotard’a gönderme yaparak eklektisizmi, postmodern kültürün sıfır derecesi olduğunu söylemektedir. Ona göre postmodern çağda, “Fransız parfümleri kullanılır, Marks and Spencer’den giyinilir, hem rap hem reggae dinlenir, öğle yemeğine Mc Donalds’da bir şeyler atıştırılır, akşam üstü John Wayne’ın eski bir Western’i izlenir, akşam da bir Bangladeş lokantasında Hint Tanduri’si yenmeye çalışılır.”’[70] Bu açıdan postmodernizm, yaşanılanları veya yaşanabilecek her şeyi meşrulaştırmanın yolu olarak belirmektedir.

Postmodern toplumdaki insanlar veya sanatçılar, kurallar ve sınırlamalar bulunmaksızın çalışırlar. Yani kültürel mesaj olarak postmodernizm kendisine ‘ne olursa gideri’ seçmiştir. Bir bakıma bu ilke, M. Akif Sözer ‘in deyişiyle “siz başkaldırmak istediğiniz her şeye başkaldırabilirsiniz, ama bırakın ben de başkaldırmak istediğim özgül şeylere başkaldırayım, bırakın kendimi tamamen rahat hissettiğim için hiç bir şeye başkaldırmayayım[71] biçiminde ifade edilebilir. Bundan dolayı postmodernizmde devamlı olarak eklektizme, bireyciliğe, aktararak söylemeye, yapıntıya, rastlantısallığa, anarşiye, parçalılığa ve öykünmeye, farklılığa gönderme söz konusudur.

Postmodernistlerin anılan eklektik tutumlarını, Yaman Örs, bilim felsefesi açısından ‘postmodern zırvalama özgürlüğü[72] olarak nitelendirmektedir. Kuşkusuz postmodernistlerin eklektik bakış açılarını tüketim kültürünün, bilgi ve değer tüketiciliğine yansımış bir uzantısı olarak görmek de olasıdır. Bu uzantı bilgiyi, sanat eserlerini, değerleri parçalamakta ve hepsini birbirine karıştırarak, anlamının kavranması zor dizgelerde bir araya getirmeye çalışmaktadır. Böylesi eklektik bir dizge, aslında her şeyi içermekte, ama birbiriyle ilintisiz olduğu için hiçbir şey ifade etmemektedir. Postmodernistlerin kendi deyişiyle söylersek onlar, bilgi ve değerleri, bağlantısız olarak bir araya getirdikleri için, aslında Rorşah testine bakan bir insanda olduğu gibi kendi parçalanmışlıklarını dışa vurmakta ve gerçeklikle ne yapmak istediklerini kendileri de bilmedikleri biçimsiz bir yap-boz oyunu oynamaktadırlar. Eklektik bir dizgenin belli bir kurgusunun olması, anlam içermesi ve bilim felsefesi açısından bir değere sahip olması beklenemez. Bilim felsefesi açısından postmodernizmin eklektik yapısı, her şeyi içeren ama hiçbir anlam içermeyen, her şeyin bulunduğu atık yığınlarına benzemektedir. Bu atık yığınlarından, atıklara gereksinimi olanlar, kimi parçalar bulup ondan yararlanabilir; ancak onlar yine de ikinci el ve atıktırlar.

 

Sonuç:

Postmodernizm, özde, modernizmle gelen hemen tüm bilgi ve değerlere savaş açmış, onun ontolojik ve epistemolojik temellerini eklektik bir söylemle eleştiriye yönelmiş bir düşünsel harekettir. Bu hareket, gerçekliği kültüre ve dilsel yapılara bağımlı hale getirerek onu görecelileştirmiş, nesnel bilginin imkanını yadsımış, bilgi ve değer ayrımını yok saymış, evrensel bilgiye ve aklın nesnel bilgiye ulaşabileceğine karşı çıkmış, çok-odaklılığı ya da odaksızlığı savunmuş, çok-kültürlülük, yerellik, temelsizlik, eklektisizm, üst anlatı karşıtlığı gibi olguları tutarsız ama yan yana getirici yapısının hareket noktası saymıştır. Anılan hareket noktalarını temel alan postmodernizmin, bilim felsefesi açısından ele alındığında, kimi unsurlarıyla, bilim felsefesinde demokrasi, hoşgörü, farklılığa saygı, ötekini anlama çabası, gerçeği ve metni anlamlandırmada dilbilimsel ve kültürel yapının önemi, benliğin gelişen bir süreç olduğu ve insan tarafından inşa edildiğinin kavranılması gibi kimi olumlu unsurlar içerdiği ileri sürülse bile, kimi olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir karakter taşıdığı gerçeği yadsınamaz. Bu olumsuzluklardan kimileri şunlardır:

1-Gerçekliğin bireye ve kültüre bağımlı hale getirilmesi, evrensel doğruluğun reddi ve doğruluğun ölçütünün göreceleştirilmesi, genel anlamda bilimi ve insanlığın günümüzde ulaştığı bilimsel birikimi yadsımak anlamına gelmekte ve bilim felsefesi için nesnel bir zemin bırakmamaktadır.

2-Postmodernizmin bilgideki nesnelliği yadsıması, gerçek yapılandırılırken onun değerlerden bağımsız olarak inşa edilemeyeceği inancını yaygınlaştırması ve bunu empoze etmesi, yansızlığı ve tarafsızlığı aşılamayı hedefleyen ve gerçeği ideolojik bakışlarla çarpıtmadan ortaya koymak gerektiğini salık vermeyi erekleyen bilim felsefesini ve bilimi, ideolojik çatışmaların arenası haline getirebilecek niteliktedir. Aynı şekilde, iyi-kötü, doğru-yanlış, bilgi-bilgi olmayan, sanat-sanat olmayan vb. arasındaki ayrımların dışlanması, hem bilim felsefesi hem de ahlak, sanat ve siyaset felsefesi açısından tam bir paradoks oluşturmakta ve bu durumda bilimin, ahlakın, sanatın ve siyasetin konusunun ne olduğu sorusuna yol açmaktadır.

3-Odaksızlık ya da çok-odaklılık düşüncesi, büyük kazanımlarla elde edilen bilimin seküler niteliğini yitirmesine olanak sağlayıcı niteliktedir; çünkü odaksızlık ya da çok-odaklılık, her kültürün ve akıl, duygu, özlemsel düşünüş, inançlar gibi insansal olan her etkinliğin bilimsel değer açısından eşit düzeyde olduğunu var saymaktadır. Oysa bilim felsefesi farklı kültürlere saygıyı ve insanın bütünlüğünü temel alsa da, pratik yaşamda, nesneler dünyasını, insanı ya da toplumu anlamak, açıklamak, değiştirmek ve dönüştürmek söz konusu olduğunda, zorunlu olarak aklın ve bilimsel düşüncenin üstünlüğünü vurgulamak ve insansal bir odaktan hareket etmek zorundadır. Oysa postmodernizm buna olanak bırakmamaktadır.

4-Bilim felsefesi ve bilim, belli temellere dayanmak ve alternatif temeller içerisinde (akıl, duygu, deneyim, inanç vb.) hangisinin daha sağlam ve güvenilir olduğunu göstermek ve hem bilimi hem de bireylerin yaşantılarını kurarken dayanacakları temel ilkeleri temellendirme konusunda onlara yol gösterici olmak zorundadır. Ancak postmodernizm, temelsizlik argümanıyla buna olanak bırakmamaktadır.

5-Farklılıkların vurgulanması bilim felsefesi açısından, özellikle sosyal bilimlerde hoşgörüye ve ötekini anlamaya bir kapı aralasa da, evrenselliğin reddine koşut olarak ortaklığın tümden yadsınması, genel yasalar bulmaya ve bu yasalar çerçevesinde bilimsel kuramlar oluşturmaya olanak bırakmamaktadır. Bu açıdan postmodernizm oldukça parçalayıcı ve insanlığı bilgi ve değer alanında dar sınırlar içerisine hapsedicidir.

6-Yorumsamacılık, metni tümüyle anlamsız kıldığı için, öznenin metne istediği anlamı vermesine yol açmaktadır. Bu ise, bilim felsefesi açısından anakronizm olgusunu gündeme getirmekte, gerek doğa bilimleri gerekse sosyal bilimleri önemli ölçüde örselemektedir.

7-Toplumun planlanması, düzenlenmesi ve ona yön verilmesi anlayışının dışlanması, özde bilimin, betimleyici ve açıklayıcı işlevinin yanında önemli bir yeri olması gereken dönüştürücü ve değiştirici işlevinin yadsınması anlamına gelmektedir. Zira her türden bilimsel etkinlik, bir yandan var olanı anlamaya ve açıklamaya çalışırken, öte yandan, bilimsel veriler ışığında toplumları ve gerçeklik algılarını biçimlendirmeyi ve değiştirmeyi ereklemek zorundadır. Aksi halde bilim yapmanın, en azından yararlılık ve geleceği biçimlendirme açısından, anlamlı bir etkinlik olduğunu savlamak boşuna olacaktır.

8-Üst anlatılara karşı çıkılması, insanı, toplumu ve evreni bütüncül kavramaya ve dönüştürmeye engel oluşturduğu gibi, bilim felsefesi açısından da bütünü kavrama çabasının önüne set çekebilecek niteliktedir. Oysa bilim bütünü kavrama çabasından vazgeçmemelidir.

9-Eklektisizm, insanın her şeyi bildiğini sanmasına, her şey hakkında bilgiye sahip olduğunu düşünmesine neden olurken, aslında belli olguları ayrıntısıyla tartışmasına ve anlamsına engel oluşturmaktadır. Bir diğer deyişle eklektik bir dizge, her şeyden bir parça içerirken özde anlamlı ve tutarlı hiçbir şey içermemektedir. Zira eklektik dizgeler tutarlılıktan yoksun olduğu için, bilim felsefesi açısından anlamlı bir içerik taşımamaktadır.

Dipnotlar:

[1] https://www.academia.edu/5279471/POSTMODERN%C4%B0ZM_VE_B%C4%B0L%C4%B0M_FELSEFES%C4%B0

[2] Ondokuzmayıs Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

[3] Bkz. Dilek Doltaş, Dilek Doltaş, Postmodernizmin Getirdikleri ve Götürdükleri, Çağdaş Düşünce ve Sanat, hazırlayan: İ. A. Duben ve D. Şengel, İstanbul 1991, s. 174.

[4] Bkz. Dilek Doltaş, Postmodrnizm, Aporia ve Logos, Toplum ve Bilim, sayı: 41, İstanbul 1988, s. 187.

[5] Sözgelim bkz. Adam Blatner, Postmodernısm: Frequently Asked Questions, http://64.233.183.104/search?q=cache:TtSqddkZMgUJ:www.blatner.com/adam/level2/pmodfaq.htm+POSTMODERNISM:+FREQUENTLY+ASKED+QUESTIONS&hl=tr ; Adam Blatner, The Implications of Postmodernism for Psychotherapy, Individual Psychology, 53(4), 1997, ss. 476-482.

[6] Bkz. Dilek Doltaş, Postmodernizmin Getirdikleri ve Götürdükleri, ss. 175 vd..

[7] Post modern felsefeyle ilişkilendirilen düşünürler için bkz. Yaman Örs, Postmodern Anarşi, Kavramsal Aldatmaca ve Felsefi Şarlatanlık, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı: 96, İstanbul 2002, s. 50; Clive Beck, Postmodernism, Pedogogy, and Philosophy of Education,

http://www.ed.uiuc.edu/EPS/PES-Yearbook/93_docs/BECK.HTM; anılan düşünürlerden Habermas, Derrida, Gadamer, Kuhn ve  Faucault’nın düşüncelerinin ana hatlarını görmek için bkz. Quentin Skinner, Çağdaş Temel Kuramlar, çeviren: Ahmet Demirhan, Vadi Yayınları, Ankara 1991, ss. 23 vdd..

[8] Ihab Hassan,  Ihab Hassan, The Dismemberment of Orpheus Toward a Postmodern Literature, The University of Wisconsin Press, 1982, s. 261.

[9] Dilek Doltaş, Postmoderniz: Tartışmalar ve Yansımalar, Telos, İstanbul 1999, ss. 11-12.

[10] Cahoonent, From Modernism to Postmodernism, http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=Cahoonent+%E2%80%98From+Modernism+to+Postmodernism&meta=

[11] Jürgen Habermas, Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje, Çeviren:Gülengül Nalib, Postmodernizm, derleyen: Necmi Zeka, Kaya Yayınları, İstanbul 1994, ss.31-44.

[12] Bkz. Dilek Doltaş, Batı’da ve Bizde Postmodernizm, Varlık, sayı: 1025, İstanbul 1993, ss. 45 vd..

[13] Dilek Doltaş, Postmodernizmin Getirdikleri ve Götürdükleri, 175 vd..

[14] Frederic Jameson, Postmodernism or the Cultural Logic of Late Capitalizm, The New Left Review, sayı: 146, 1984, ss. 60 vdd.;

[15] Harvey, The Condation of Postmodernity: An Inquiry into the Origins of Cultural Chenge, Blakwell, Oxford, 1989, s. 116 vd..

[16] Bkz. Aydın Çubukçu, Kapitalizmin Değişen Derisi: Postmodernizm, http://66.102.9.104/search?q=cache:aPvqmpSzGGkJ:www.evrenselbasim.com/od/yazi.asp%3Fid%3D318+POSTMODERN%C4%B0ZM+&hl=tr

[17] Jean-Francois Lyotard, Postmodern Durum, çeviren: Ahmet Çiğdem, Vadi Yayınları, Ankara 1997, 5 vd..

[18] Akbar S.Ahmet, Posmodernizm ve İslam, Çeviren: Osman Ç. Deniztekin, İstanbul 1995, ss.24 vd..

[19] Adam Blatner, Postmodernısm: Frequently Asked Questions, http://64.233.183.104/search?q=cache:TtSqddkZMgUJ:www.blatner.com/adam/level2/pmodfaq.htm+POSTMODERNISM:+FREQUENTLY+ASKED+QUESTIONS&hl=tr

[20] Benzer bir değerlendirmeyi Dilek Doltaş’da da bulmak olasıdır. Blz. Dilek Doltaş, Postmodernizm: Tartışmalar ve Uygulamalar, s. 11.

[21] Vikipedi Özgür Ansiklopedisi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Postmodernizm

[22] Ömer Naci Soykan, Postmodern Tartışmanın Neresindeyiz, Türkiye’den Felsefe Manzaraları, YKY, İstanbul 1993, 119-122.

[23] Ömer Naci Soykan, age., s. 118.

[24] Bkz. Linda Hutcheon, The Politics of Postmodernism, Routledge,  London: 1989, s. 2.

[25] E.T. Gendlin, Thinking Beyond Patterns: Body, Language, and Situations, in The Presence of Feeling in Thoughts, ed. B. Ouden and M. Moen, Peter Lang, New York 1991, 29.

[26] Northrop Frye, The Great Code , Harcourt Brace Jovanovich, New York, 1983, ss.  217 vd..

[27] Bkz. H. P. Rickman, Anlama ve İnsan Bilimleri, çeviren: Mehmet Dağ, Etüt Yayınları, Samsun 200, ss. 13 vd..

[28] Bkz. Clive Beck, Postmodernism, Pedogogy, and Philosophy of Education, http://www.ed.uiuc.edu/EPS/PES-Yearbook/93_docs/BECK.HTM

[29] Bkz. W. Kranz, Antik Felsefe (Metinler ve Açıklamalar), çeviren: S. Y. Baydur, Sosyal Yayınları, İstanbul 1994, s. 194.

[30] Bkz. Michel Foucault, The History of Sexuality, Random House/Vintage, New York 1990, ss. 11-13.

[31] Richard Rorty, The Dangers of Over-Philosophication — Reply to Arcilla and Nicholson, Educational Theory 40, no. 1, 1990, s. 43.

[32] Richard Rorty, Consequences of Pragmatism, Minneapolis: University of Minnesota Press, 1982, ss. 16.

[33] Richard Tarnas, The Passion of the Western Mind: Understanding the Ideas that

have Shaped our Worldview, Ballantine, New York 1991, ss. 396-397.

[34] Bkz. Max Planck, Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş, çeviren: Yılmaz Önder, Spartaküs Yayınları, İstanbul 1996, s. 105.

[35] Francis Bacon, The New Organon Or True Directions Concerning The Interpretation Of  Nature, 1620, http://www.constitution.org/bacon/nov_org.txt

[36] Bkz. Edgar Morin, Geleceğin Eğitimi için Gerekli Yedi Bilgi, çeviren: İonna Kuçuradi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2003, ss. 1 vdd..

[37] Bkz. Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim, çeviren: Ahmet Kardan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1991,  ss.107-108.

[38] Bkz. Genevieve Lloyd, Erkek Akıl ( Batı Felsefesinde ‘Erkek’ ve ‘Kadın’, çeviren: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1993, ss. 7-8.

[39] Bkz.  Walter Anderson,  The Truth about the Truth: De-confusing and Re-constructing the Postmodern World. J.P. Tarcher, 1995, ss. 80 vd..

[40] Jürgen Habermas, ‘İdeoloji’ Olarak Teknik ve Bilim, çeviren: Mustafa Tüzel, YKY; İstanbul 1993, ss. 33 vd..

[41] Erickson, Postmodernizing the Faith: Evangelical Responses to the Challenge of Postmodernism, Grand Rapids, Baker 1998, s. 18.

[42] Aktaran Lawrence Cahoonet. Bkz. Lawrence Cahoonet,  From Modernism to Postmodernism: An Anthology,  Blackwell, Malden  1996, ss. 379.

[43] Bkz. M. Faucault, The Subject of Power, Art After Modernism, yayına hazırlayan: B. Willes, New York 1984, ss. 417 vd..

[44] Richard Rorty, Consequences of Pragmatism, ss. 163.

[45] Örneğin bkz. Roland Barthes, From Work to Texs: Art After Modernism, New York 1974, ss. 169 vd..

[46] Bkz. Paul Feyerabend, Özgür Toplumda Bilim, ss. 107 vdd..

[47] Bkz. Clive Beck, Postmodernism, Pedogogy, and Philosophy of Education, http://www.ed.uiuc.edu/EPS/PES-Yearbook/93_docs/BECK.HTM

[48] Bu konuda analitik bir irdeleme için bkz. Dilek Doltaş, Postmodernizm Modernizme Karşı, ss. 173 vdd..

[49]  Bkz. Adam Blatner, Postmodernısm: Frequently Asked Questions, http://64.233.183.104/search?q=cache:TtSqddkZMgUJ:www.blatner.com/adam/level2/pmodfaq.htm+POSTMODERNISM:+FREQUENTLY+ASKED+QUESTIONS&hl=tr

[50] Erickson, Postmodernizing the Faith: Evangelical Responses to the Challenge of Postmodernism, ss. 18-19.

[51] Neden-sonuç ilişkisinin zorunluluğunu yadsımanın doğuracağı olası eylemsel sonuçlar konusunda bkz. Hans Reichenbach, Probality and Induction, An Introdoction to Philosophical Inquiry, ed.: J. M. Morgalis, Alfred A. Knof, New York 1978, ss., 572 vd..

[52] Bkz. Richard Rotry, Postmodernist Bourgeois Liberalism, Hermeneutics and Praxis, Univerisity of Notre Dame Press, Indiana 1985, ss. 217 vdd..

[53] Bkz. Richard Rorty, Olumsallık, İroni ve Dayanışma, çeviren: M. Küçük ve A. Türker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1995, ss. 144 vd..

[54] Bkz. Geertz, From the Native’s Point of Wiev: On the Nature of Antropological Understanding, Cambridge University Press, Cambridge 1984, ss. 123 vd..

[55] Bkz. Richard Rorty, Olumsallık, İroni ve Dayanışma, ss. 23 vd..

[56] Bkz. Walter Benn, Michaels, Reader-Response Criticism, The Jons Hopkins Pres, 1980, ss. 164 vd.; Ernest Gellner, Postmodernizm İslam ve Us, çeviren: Bülent Peker, Ümit Yayınları, Ankara 1994, s. 43 vd..

[57] Bkz. Jacques Derrida, Writting and Difference, çeviren: A. Bass, London 1978, ss. 197 vd..

[58] Dilek Doltaş, Postmodernizm, Aporia ve Logos, ss. 189 vd..

[59] Bkz. Clive Beck, Postmodernism, Pedogogy, and Philosophy of Education, http://www.ed.uiuc.edu/EPS/PES-Yearbook/93_docs/BECK.HTM

[60] Batı’da savunulan aklın erkek egemen olduğunu savunan ve bunu eleştiren bir anlayış için bkz. Genevieve Lloyd, age, ss. 7 vd..

[61] Bkz. S.Blackburn,  The Oxford Dictionary of Philosophy, Oxford University Press,

Due/Published, 1996, ss. 295 vd.; Bkz. Paul Feyerabend, Akla Veda, çeviren: E. Başer, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1995, ss. 126-127.

[62] Bkz. Hasan Bülent Kahraman, Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye, Everest Yayınları, İstanbul 2002, ss. 6 vd..

[63] Bkz. F. Lyotard, Postmodern Durum, s.45; Richard Rorty, Habermas, Lyotard ve Postmodernite, Modernite Versus Postmodernite, derleyen: Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, Ankara 2000, s.263 vd..

[64] Anderson, Walter, The Truth about the Truth: De-confusing and Re-constructing the Postmodern World,  J.P. Tarcher, 1995, s. 4.

[65] Bkz. Albert Mohler,  The Challange of Postmodernizm, Southern Seminery, Spring 1997,  Vol. 65, s. 12.

[66] Pauline Rosenau, Post-Modernism and the Social Sciences, Princeton: Princeton University Press, 1991, s. 6.

[67] Bkz. M. Akif Sözer, Postmodernizm ve Eğitim, http://www.subjektif.com/makale/postmodernizm.htm

[68] Bkz. M. Akif Sözer, Postmodernizm ve Eğitim, http://www.subjektif.com/makale/postmodernizm.htm

[69] Bkz. Ö. Naci Soykan, age., s.s. 121 vd..

[70] Akbar S. Ahmet, Posmodernizm ve İslam, ss. 39-40.

[71] Bkz. Ö. Naci Soykan, age., s. 122; M. Akif Sözer, Postmodernizm ve Eğitim, http://www.subjektif.com/makale/postmodernizm.htm

[72] Bkz. Yaman Örs, Postmodern Zırvalama Özgürlüğü, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı: 42, İstanbul 1997, ss. 13 vd..

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

41620105