Konuk Yazarlar

Yazar Hakkında

Süleyman Hayri BOLAY

Alevîlik Felsefî Bir Din Midir? (Alevî-Bektaşî Kardeşlerimize Bir Nidâ!)[i]

Prof.Dr. Süleyman Hayri BOLAY[ii]

ABSTRACT

In this article entitled "Is Alevism a philosophical religion?" has been given place to be exhibited inconsistencies and criticisms of efforts to base on first age materialism Alevism of İsmail Özmen and Esat Korkmaz. On the one hand, moreover, the ideas that Esat Korkmaz asserts that Alevism is a philosophical religion have been criticized, on the other hand idea whether a philosophical religion is possible has been analysed. The inconsistencies of this idea have been tried to be revealed; deflecting efforts from the natural channel Alevism and Bektashism by benefiting from EsatnKorkmaz's Hegel dialectic have been criticized on the basis of written sources of Alevism, and inconsistencies carried on themself this efforts have been shown one by one.

Key Words: Alevism, philosophical religion.

Bu nida “Ben Müslümanım”, “Biz Müslümanız” diyen Alevî ve Bek­taşî kardeşlerimizedir, “Alisiz Alevîlik”, “Tanrısız Alevîlik” diye kitap ya­zanlar, Allah’a, İslâm’a, dine, imana inanmayanlar, Alevîliği ve Bektaşîliği İslâm şemsiyesinin altından söküp atmak isteyenler, okusalar da bu yazı­dan faydalanmakta güçlük çekerler... Benim muhatabım Hz. Peygambere ve onun Ehl-i Beyti’ne çoğu Sünnî’den daha çok, hatta sonsuz bir muhab­bet besleyen ve onların izinde yürümeyi hayat ilkesi edinen Müslüman Alevî ve Bektaşî kardeşlerimizedir.

Alevî cemaatinin temsilcilerinin bir çoğu, ömürleri boyunca kendi cemaatlerini ateist, materyalist, naturalist, Marksist akımların tesirinden kurtarabilmek için uğraşmışlardır, hâlâ da uğraşmaktadırlar. Sayın İzzet­tin Doğan bunlardan biridir. Merhum Doç. Dr. Bedri Noyan bunların ba­şında sayılması icab eden bir zat idi. Değerli yazar Rıza Zelyut yine bun­lardan biridir. Mesela Rıza Zelyut Bey, diğer bazı temsilcilerden farklı ola­rak Diyanet’e ve Diyanet Vakfı’nın faaliyetlerine munis bakan, hatta İslâm Ansiklopedisinin tanıtımına yardımcı olan bir anlayıştadır. Kendi ifade­siyle ömrünü Alevî cemaatinin İslâm dairesi içinde olduğunu anlatmak için harcamış ve karşı görüştekilerle mücadele içinde geçirmiştir. Ayrıca Kütahya Milletvekili Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuğcu, İstanbul milletvekili Reha Çamuroğlu ve Hitit Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Eğri, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinden Prof. Dr. Belkıs Temren, Türk Kültü­rü ve Hacı Bektaş Velî Araştırmaları Merkezi Vakfı Başkanı Uğur Sümer, yine bu konuda çetin mücadeleler veren kimselerden bir kaçıdır.

Alevîliğin bir teolojisi (ilm-i kelamı) var mıdır?

Alevîliğin bir farklı teolojisi ve fıkhı olup olmadığı her zaman tartışıl­mıştır. Bazılarına göre Alevîlik, teolojisini Şiilikten ve onun bir kolu olan Caferîlikten tamamlamaya çalışmaktadır. Fıkhını ise kısmen Caferîlikten ve kısmen de Hanefîlikten tamamlamaya gayret etmektedir. Bazılarına göre ise ne teolojisi vardır, ne de fıkhı vardır. Bazılarına göre de hem farklı bir teolojisi ve hem de faklı bir fıkhı yoktur.

Alevi Bektaşilerin fıkıh ve kelam’da Hanefî kelam ve fıkhına tabi ol­duklarında şüphe yoktur. Bundan haberdar olmayanlar, Osmanlı baskısı ile olmadığı iddiasında da bulunmaktadır.

Osmanlı hiçbir din veya mezhebe bu konuda baskı yapmamış ve her­kese serbesti tanımıştır. Sadece siyasetle meşgul olanlara ve siyasi görüş­lere izin vermemiştir. Bu da Hanedanla yönetilen bütün imparatorlukla­rın ortak yanıdır.

İslâm şemsiyesi altında olduklarına ve öyle kalmalarına inandığımız Alevî-Bektaşî kardeşlerimizin ve inançlarının değişik şekillerde sarsılma­ya çalışıldığını görmekteyiz. Bunların başında yukarıda söze girerken gö­rüşlerimizin ve hitaplarımızın kapsamı alanına giremeyen ateizm, Mark­sizm, natüralizm ve materyalizm gibi felsefî akımların bazı temsilcileri geldiğine işaret etmiştik. Bu felsefî akımların muhtelif temsilcileri bu boş­luktan faydalanarak yahut zorla boşluk yaratarak yarattıkları boşluğu kendilerine göre inançlara ayları fikirlerle doldurmaya çalışıyorlar, böyle­likle yeni bir inanç şekli ortaya koyuyorlar; buna da “Alevîlik-Bektaşîlik Felsefî Dini” diyorlar. Buna da akıl dini ve akılcı din adını takıyorlar. Gariptir ki dinden, vahiyden ve her türlü metafizikten kaçanlar ve kaçtığını zannedenler, tam da metafiziğin merkezine düşüyorlar.

Alevîlik “Materyalist Bir Seçim” midir?

“Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara,1998” adıyla beş ciltlik çok büyük emek sarfıyla önemli bir kitap hazırlayan sa­yın İsmail Özmen, kitabının 1.cildinin “Sunu”sunda föyle diyor:

“Gerçekten Alevîlik, büyük bir hümanizmadır. Onlara göre insan sev­mek, Tanriyı sevmektir, insana hizmet en büyük ibadettir, insan Tanri- nın yeryüzündeki simgesidir, ardıllarıdır. CKimlerin kaç kişinin ardılla­rı?) Bu tutum ve davranış, Tanriyı gaipte arayan dinsel doğmalara karşı Us’un çıkarılmasıdır. Metafizik anlayışa karşı materyalist bir se­çimdir.” “Özünde şeriata, karanlığa, yozluğa, yobazlığa, durgunluğa karşı çıkma ve direnme vardır, (s. 6)”

Gerçekten Alevîlik, maddeci ve naturalist felsefeye dayanan bir inanç­lar derlemesi midir? Her akımdan, her inançtan bir şeyler alarak bir “ya­malı bohça”mı oluşturulmak isteniyor? Öyle ise Alevîliğin bir tarihi ve bir oluşum süreci yok mudur? Yoksa Alevîliğe yepyeni bir şekil verilerek “yeni bir Din” mi kurulmak isteniyor? Bu doğru ise bazılarının iddia ettiği gibi, “Alevîlik Felsefî bir Din” mi olacak? Felsefî bir din olur mu? Bir Filozof felsefî bir din kurarsa bu tutunur mu? Bu felsefî dinin tarihte bir örneği veya örnekleri var mı? Bu yazıda bu ve benzer sorulara cevap arayacağız.

Buna paralel olarak Dr. Ömer Uluçay da “Alevîlik Budur” adlı kitabın­da çok farklı ve birbirine tamamen zıt anlayıştaki insanların yazdığı yazı­ları bir araya getirip “Alevîlik Budur.” diyor. Orada Alevîliği Marksist açı­dan ve komünist ilkelere göre yorumlayan yazılar da var. Umumiyetle karşı olunan Diyanet İşleri Başkanlığının görüşleri de yer alıyor? Bu bir­birlerine taban tabana zıt görüşler nasıl imtizaç ettirilecek, nasıl kaynaştı­rılacak? Eğer kaynaştırma vaki olursa bu çok farklı görüş olmayacak mı? Alevîlik, bu çalışmalarla anlaşılması zor bir hale getirilmiyor mu? Alevîlik her kapıya, her görüşe ve akıma açık mı? Elbette İd değü. Peki neden öyle Alevîlik bir takım akımlardan destek alarak anlatılmaya çalışılıyor. Bu bir meşrulaştırma gayreti ise Alevîliğin tarihî gelişimi itibariyle böyle bir gay­rete ihtiyacı var mıdır? Bizce böyle gayri meşru bir meşrulaştırmaya ihtiya­cı yok. Alevîliğin tarihî gelişimi kendini zaten meşru kılarak geliyor.

Sayın İsmail Özmen, Alevîliğin “metafizik anlayışa karşı materyalist bir seçim” Olduğu sözü ile metafizik aleyhtarlığı yaparken bizzat kendisi madde metafiziğinin, tam ortasına düşüyor. Maddeye metafizik güçler, unsurlar ve kabiliyetler yüklemek mecburiyetinde kalıyor. Bütün maddeci ve ateist düşünceye sahip olanların yaptıkları, daha doğrusu yapmak zo- ründa kaldıkları bir bilinçli hata!.. Buna hata denilirse tabiî. O zat, Alevîlikteki metafizik unsurları, vahiyle gelen ayetlere inanışı, Hz. Ali’ye üstün kudretler tanımayı, Hacı Bektaş Veli hazretlerinin güvercin donuna gir­mesi gibi pek çok inancı ve benzerlerini hangi maddî unsurlarla, hangi bilimsel verilerle izah edebilecektir?

“Bu bir demdir, gelir geçer, duyamazsın demedim mi?”

diyen Pîr Sultan Abdal’ın bu beytinde ifadesini bulan ve herkes tarafın­dan duyulamayan o İlâhî “dem” maddî bir unsur mu, yoksa tamamen manevî bir unsur, manevî bir duyuş mudur? Bunu her Hak aşığı olan İçişi de duyabilir mi?

Kaygusıız’un açıklaması

Bu “Dem”in ne olduğunu “Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi’nde (yayı­ma hazırlayan A.Güzel, Türk Tarih Kurumu yay., Ankara, 1999, s.136- 137) Kaygusuz açıklarken onun akılla kavranamayacağım o yolda aldın “mat olduğunu” söylüyor; “Alevîlik şeriata us’la karşı çıkmıştır.” “meta­fiziğe karşı materyalist tercihtir, ’’diyenleri kökten tekzip ediyor; onlara yeni bir metafizik saha sunuyor İd maddî ve maddeci akılla bunlar kavranamaz:

Eyâ ald ile irfânem diyenler,                                                                  

Eyâ mülke süleymânım diyenler

Eyâ bildüm diyenler cümle hâli,

Eyâ vardım diyenler toğn yolı,

Hakkı bildüm deyü irşad idersün

Yetersün minbere feryâd edersün,

Ne bildün niye İrdün iş bu halde

Akıllar mat olupdur iş bu hayâlde,

Buna ald ile kimse irmemişdür.

Gözüyle Hakk’ı kimse görmemişdür.

Bu bir derya dürür akıllar irmez

Özinden geçmeyen Rabb’ını bilmez.


Dilersen bulasan lcevn ü mekânı

Özinden fariğ ol Rabb’ım tam...

Bu şiirde ifade edildiği gibi mat olan dünya aklı, maddî akıl yani Yunus’un tabiriyle “Akl-ı maaş”, Descartes’in Seneca için söylediği gibi “iman nuruyla aydınlanmamış, müşrik akıl/şirk koşan akıl”dır. Esas olan yine Yu­nusun tabiriyle “Akl-ı mead.” olup “iman nuruyla aydınlanmış” “müşrik olmayan/şirkten kurtulmuş” olan akıldır. Kaygusuz’un güzelce ifade ettiği bu mat olan alal Mevlâna’nm ifadesiyle “çamura saplanmış tahta at”tır.

Metafizik meselesine tekrar dönersek, Âşık Davut SULARI bir nefe­sinde yer alan;

Ali bizim şahımız

Kâbe kıblegâhımız

Mirac’taki Muhammed

O, bizim padişahımız

Dörtlüğündeki “miraç” kavramı maddeci anlayıştaki ve metafiziğe karşı bir söz müdür, yoksa maddeyi, tabiatı ve bilimin sınırlarını aşan ta­mamen metafizik bir kavram olup metafizik bir alemi mi ifade ediyor? Değerli sanatçı Sabahat Akkiraz’ın okuduğu bir nefesteki kabir azabı ne ola ki? O metafizik değil mi? Hangi pozitif bilim ile kabir azabı tesbit edilebiliyor? Ama bütün Müslümanlar, kabir azabına da, öldükten sonra dirilmeye de, mahşerde hesap vermeye de, mahşerde Hz. Ali’(kerremellahu veçhe) nin elinden “Havz-ı Kevser” den su içeceğine, Hz. Ali’nin mahşerde haksızlıkların hesabını soracağına inanır. Bazılarının dediği gibi, hesaplaşma yeri sadece “Cem meclisi” değil, onun yanında mahşerdeki büyük hesaplaşmaya da inanır ve bunun hasretini çeker. Çünkü “Cem”deki hesaplaşma çok dar bir alanda ve çok dar bir kadroyla sadece cemaatle yapılır. Mahşerde ise Hz. Ali’ye, onun çocuklarına, torunlarına ve diğer Müslümanlara, diğer bütün insanlara tarih boyunca yapılan haksızlıkla­rın, zulümlerin hesabının sorulacağı inancı vardır. Zira dünyada pek çok zulüm ve haksızlık karşılığını ve cezasını görememektedir. Bunlar bütün bütün metafizik değil midir?

Madde kendi başına ne yapabilir, ne yapamaz?

Maddeci felsefeye bağlananların iddia ettikleri gibi madde, kendim çoktan aşan metafizik unsurları doğurabilir mi? Mesela ruhu meydana ge­tirebilir mi? Getirebilirse ruh bedenden çıktıktan sonra o beden o ruhu, o can’ı neden geriye getiremiyor yahut tekrar neden bir ruh yaratamıyor?

Yoksa Eflatun’un dediği gibi ruh, bir kirden mi ibarettir ve maddeden önce midir? Yahut Aristo’nun dediği gibi madde tek başına bir şey yapmaya kabi­liyetsiz pasif, çok pasif bir varlık mıdır? Yine Aristo’nun ortaya koyduğu gibi madde “İlk Muharrik (ilk hareketi veren/premier moteur/Tanrı)”in kendi­sine verdiği formu kabiliyetsizliğinden dolayı tam olarak alamadığı için iki başlı hayvan, iki kalpli çocuk gibi “Hilkat garibeleri (ucûbeler, Les mons­tres)” ortaya çıkmasına mı yol açıyor.? (S.H.Bolay, Aristo Metafiziği İle Gazzalî Metafiziğinin Karşılaştırılması, 5. basla, M.E.Bakanlığı yay., Ankara, 2005, s.59) Hatta Plotin’in dediği gibi madde, ruhun kirlenmiş şekli midir?

Madde kendinde şuuru olmadığı halde ona şuur mu izafe ediliyor? O zaman metafizik yapılmış olmuyor mu? Madde kendi kendine bilgi yara­tabilir mi? Bilinçsiz bir varlığın bilgi yaratması mümkün mü? Yoksa me­sela modern felsefenin ünlü temsilcilerinden meşhur İngiliz filozofu John Locke’(ö.l704) un dediği gibi mi diyeceğiz?

“Tümüyle bilgiden yoksun olup körü körüne davranan ve algılayama­yan şeylerin bir bilen varlık üretmesi, bir üçgenin kendi üç açısını iki dik açıdan daha büyük yapmasının olanaksız oluşu gibi olanaksızdır. Çünkü duyusuz maddenin kendine, algı ve bilgi sağlamasının duyuşuz madde ile uyuşmazlığı, bir üçgen idesinin, o üçgenin kendi açılarını, kendiliğinden, iki dik açıdan daha büyük yapmasıyla uyuşmazlığından daha az değildir.” (John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, çev.V. Hacıleadiroğlu, Ara Yay., İstanbul, 1992, s.389)

Yoksa yine John Locke’un dediği gibi insandan önce bilen şuurlu bir var­lık mı var?

Bunun gibi Özmen’in kendi ifadesiyle “Tanrı’yı gaipte arayanlardan” John Locke ve benzeri filozoflar, bilim adamları, insandan önce gaipte üstün ve “bilen” bir varlık olduğuna mı inanıyorlar? Evet, elbette inanı­yorlar.

Denilebilir ki: John Locke 1704’de ölmüş bir adam, üstelik tanınmış bir filozof olsa da bilim adamı olarak o kadar şöhretli değil. Bu bakımdan görüşleri o kadar değerli değil. Daha yenileri var, onlara bakmak lâzım.

Birkaç sene evvel tanınmış İngiliz bilim adamı ve filozofu Antony Flew, seksen yaşına kadar ateist kalmış ve Tanrı’nın olmadığına dair ki­taplar yazmış bir kimse. Sonunda Tanrı’yı keşfetmiş ve yanıldığını bütün dünyaya ilan etmişti. Haber bizim gazetelerde ve TV kanallarında da yer almıştı. Daha sonra bu konuda bir kitap yazan Anthony Flew’in bu kitabı “Yanılmışım Tanrı Varmış, Çev: Hasan Kaya-Zeynep Ertan, Profil yay., Eylül, 2008, İstanbul” başlığıyla Türkçeye çevrildi. Bu kitap ilginç tartışmaları, görüşleri ve delilleri ihtiva ediyor. Yazar Hıristiyan kültür dünyasının az çok etkisinde kalarak yetiştiği halde, mesela tabiat kanunlarının kaynağı nedir sorusuna. Bunun için geçerli sayılabilecek tek açıklama İlahî Akıl’dır.” (a.g.e., s.115) demektedir. Akılsız ve şuursuz evrenin kabiliyeti hak­kında da şu soruyu sormaktadır:

Bu kadar akılsız bir evren nasıl olur da özgün amaçlan, üreme kabili­yetleri ve “kodlanmış kimyaları” olan varlıklar yaratabiliyor?’ (a.g.e., s.118)

Şu ifade de dikkat çekicidir:

Fakat maddenin güdümlü, kendisini çoğaltabilen varlıklar üretmesini emreden bir doğa kanunu yoktur, (a.g.e., s. 123)

Fizikçi Antony Flew, çok ilginç deneylerden bahsediyor. Meşhur fizik­çi Schroeder, bir toplantı da İngiliz Ulusal Sanat Konseyinin gerçekleştir­diği bir deneyi anlatmış:

“Altı maymunun bulunduğu bir kafese bir bilgisayar konmuş. Bilgisaya­ra bir ay boyunca rastgele vurduktan (aynı zamanda onu tuvalet ola­rak kullandıktan!) sonra maymunlar yazılı elli kâğıt çıkarmış. Bunların üzerinde tek bir kelime bile yokmuş. İngilizcedeki en kısa kelimenin bir harf olmasına rağmen maymunlar bir harflik bir kelime bile yazamamamışlar. (Mesela bir anlamına gelen “a” ve ben mânâsına gelen “I” harfle­rini bile vuramamışlar) Hâlbuki A harfi iki tarafında da boşluk varsa bir kelime oluyordu. Klavyede 26 harf olduğuna göre tek harfli bir kelime elde etmek ihtimali 30x30x30 yani 27.000 de birdir, (a.g.e., s.80)”

Altı maymun altı ayda bir harflik bir kelime bile vuramıyorsa cansız ve bilinçsiz maddenin kendi kendisine canlı ve şuurlu varlıklar üretmesi ne derece mümkündür?

Fizikçi Schroeder, bir de bu ihtimalleri Shakespeare sonet analojisine uygulamış. Yani bu klavye vuruşlarının yapı itibariyle ondört mısralık olan bir Shakespeare sonet’si elde etme şansını araştırmış. Baştaki “Seni bir yaz gününe benzetebilir miyim?” açılış mısraını örnek olarak seçmiş. Bu sonede 488 harf olduğunu tesbit etmiş. Klavyeyi tuşlayarak 488 harfi ör­nek mısradaki sırada dizme ihtimalini araştırmış. Sonuç, 26’nın kendisiy­le 488 kez çarpılması yani 26 üzeri 488’dir. Schroeder “Evrendeki proton, elektron ve nötronlardan meydana gelen parçacıkların sayısı 10 üzeri 80’dir. Yani evrende denemeleri yazmaya yetecek kadar partikül yoktur. Eğer bütün evren bir bilgisayar çiplerine yerleştirilmek istense sürecin başından beri elde edilecek deneme sayısı 10 üzeri 90 deneme olacaktır. Bu da 10 üzeri 600’de bitmek demektir ki, şans eseri bir sonet elde etmek bile mümkün olmamaktadır. Böyle sonuç elde edebilmek için evrenin 10 üzeri 600 kat büyüklüğünde olması lâzımdır ki, bu da zaten mümkün değildir (a.g.e., s.80-81).”

Bu durumda bir harfli bir kelimeyi bile yazamayan maymunların ya­nında Hamlet’in veya “İlyada” destanının milyonlarca senede tesadüfen meydana gelebileceğini iddia eden ateistin karşı karşıya kaldığı güçlüğü düşünmek gerekir Ama yine de onlar, evrenin parçacıklarının yetmediği bir ortamda tesadüfe inanmak zorundadırlar. Kaldı ki bu teorem bir sonet için işlemiyorsa, hayatın kaynağı, cinsel üreme gibi çok daha karmaşık olayların şans ve tesadüf eseri meydana geleceğini iddia etmesi, abes ile iştigal yani saçmanın saçması olacaktır.

Fransız hücre bilimcisi ve Nobel ödülü sahibi Jacques Monod, Raslantı ve Zorunluluk adlı kitabında DNA ve RNA’ların yapısını ve çalışma­sını ateist olduğu halde her defasında “mucizevî” olarak nitelemek zorun­da kalıyor. Antony Flew;

“DNA materyelinin yapmış olduğu şey, (hayatı) üretmek için gerekli dü­zenlemelerin neredeyse inanılmaz karmaşıklığıyla, bu kadar akıl almaz çeşitlilikteki öğelerin bir arada çalışmasını sağlamak için işin içinde mut­laka bir zekâ olması gerektiğini göstermiş olmasıdır.” (a.g.e., s.79)

derken, Paul Davies de şunları söylemektedir:

“Fakat yaşam karmaşık kimyasal tepkimelerden ibaret değildir. Hücre bile kendi başına bir bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemidir. Öncelikle bu bilginin kaynağını ve bilgi işleme mekanizmasının nasıl var olduğunu açıklamamız gerekmektedir.” (a.g.e., s.123)

Görülüyor ki sebep olarak gösterilen maddeyi bile açıklamak için bir takım nedenlere ihtiyaç vardır. Fizikötesi âlem ve olaylar, maddeden de­ğil, ancak fizikötesi bir kaynaktan doğabilir. Hayat, şuur, akıl, benlik, kav­ramlar dünyası, insanın manevî âlemi, eğitim, bilim, ahlak, din, sanat, hukuk, mantık ve benzer alanların hiçbiri tabiatta yoktur. Madde kendi kendisine algılar ve kavramlar yaratamaz. Hayvanlar bir eğitim müessesesi, bir dil, bir medeniyet kuramamış ve kuramaz. Dolayısıyla Aristo’nun fikrine dönerek madde kendi başına bir şey yaratmaya ve aynı zamanda verilen formları doğru olarak almaya bile kabiliyetli değildir, demek daha isabetli olacaktır. Canlı bilinçli düşünen, kendi kanunlarını kendisi yapa­bilen ve uygulayabilen varlıklar dünyasının menşei de canlı, şuurlu, akıl­lı, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir kaynaktır.

Tabiatıyla herkes istediği şekilde düşünmekte serbesttir. Kimisi buna, kimisi de şuna inanır. Birisi böyle bir diğeri şöyle inanır. Herkes düşündü­ğü şekilde inanır, inandığı şekilde yaşamaya çalışır. Bu, herkesin tabiî hakkıdır. Buna binaen kimse, bizim inanç ihraç ettiğimizi düşünmesin. Mak­sadımız, bir takım hakikatleri kendi ideolojileri istikametinde tahrif edip, aslından saptırıp inananların doğru inanma haklarını ihlal etmek için ile­ri sürdükleri delillerin ve yorumların tutarsızlığını, kendi inançlarının ve sözlerinin bilimin ulaştığı en son, en doğru neticesiymiş gibi göstermenin bilimsel olmadığını biraz olsun hatırlatmaktan ibarettir.

***

Bu çerçevede inkârı ve maddenin yaratıcılığını bilimsel verilere da­yandırmaya çalışanlara denebilir ki, dün olduğu gibi bugün de, bilim adı­na indirgemeci maddeci anlayışlardan çok farklı düşünenler ve bunu bi­limsel olarak temellendiren bilginler ve düşünürler de az değildir. Mesela Paul Davies, Templeton ödülünü alırken yaptığı konuşmada bilimin iler­leme şartını Tanrı’nın varlığını kabul etmeye bağlayarak şöyle diyor.

Bilim, ancak bilim adamı Tanrı’yı tamamen kabul eden bir dünya görü­şü benimsediğinde ilerleyebilir, (a.g.e., s.104)

Kuantum fiziğinin kurucusu Nobel ödüllü Max Planck da bilim ile dinin birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu aralarında asla bir zıtlığın bulunmadığım söylüyor, (a.g.e., s.103) Bu ve benzer örnekleri çoğalmak mümkündür. Maddecilik, yüksek olanı aşağı olana, ruhu maddeye indir­geyerek açıklamaya çalışan bir akımdır. Burada anlatmak istediğimiz hu­sus, maddeye kaldıramayacağı yükler yüklemenin bilimin hududunu aş­mak olduğunu ve bununla farkında olmadan yine bir metafizik yapıldığı­nı tekraren ifade edebilmektir.

Eski devirlerde insanın tanrılaştırılması

İnsanın tanrılaştırılması, fiilî olarak, tarihin eski devirlerinden beri görüle gelmiştir. Hz. İbrahim zamanındaki Nemrut (Nabukadnazar) deni­len kıral, Hz. Musa zamanındaki Firavun ve diğer firavunlar, bunun bili­nen örneklerindendir. Âlemde kendisinin tek tanrı olduğunu iddia eden firavunlardan birinin akıbetini merak edenler, British Museum’da özel camekân içindeki kurumuş cesedini görerek anlayabilirler. Bunların bil­mediğimiz birçok örneği de olabilir. Zaten peygamberler, özellikle bu sah­te tanrılarla mücadele etmişler ve tevhid inancını yerleştirmek için hayat­larını daima feda etmişlerdir. Tevhid inancı, ilk insandan ve ilk peygamberden beri varsa da her inanç gibi, kısa zamanda mecrasından saptırıla­rak putperestliklere dönüştürülmüştür. Dinler tarihi araştırmaları bunu daha çok teyit etmektedir.

Hz. Musa, Tur dağına giderken kardeşi Harun’u yerine vekil bıraktığı zaman Yahudiler, onu dinlemeyip Sâmirî’nin altından döktüğü buzağıya tapmaya dönüvermişlerdi. Demek ki insan tabiatında bu tarz meyiller zaman zaman görülmüştür, görülmektedir. Şair Tevfik Fikret, insandaki bu sapık temayülü şöyle ifade ediyor:

Beşerin böyle dalâletleri var.

Putunu kendi yapar, kendi tapar.

Bu tarz putperestlikler, eski Yunan’da felsefî ve siyasî bir hüviyete bürünmüş, bu putperestliklerle mücadele eden ve tevhid inancını yayan Sokrat bu yüzden baldıran zehiri içirilerek idam edilmişti.

İslâm dünyasında tanrı-insan fikrinin ortaya çıkışı

Görülüyor İd bu fikir yeni sayılmaz. İslâm dünyasında insanın tanrı ilan edilmesi, yine Sâmirî’nin torunlarından, münafıkların reisi sayılan Ya­hudi Abdullah İbni Sebe’in, Müslümanlar arasına fitne sokmak için Hz. Ali’nin Allah olduğunu ileri sürmesiyle başlar, diyebiliriz. Hz. Ali bunu du­yunca çok kızmış ve “Ben Allah değilim, ben ölümlü bir insanım, ben Al­lah’ın sadık bir kuluyum. Bir daha böyle şey söylersen seni yakarım” demiş­ti. Abdullah İbni Sebe’ de “Evet Allah da yakar; o halde sen Allah’sın” diye demagoji yapmıştı. Müslümanlar arasında nifakı ve ihtilafı artırmak için Abdullah İbni Sebe ve taraftarları, bu fileri yaydılar. Bunu, Hz. Ali’yi çok seven bazı Hz. Ali taraftarları da benimsediler. O zamandan beri bunlara Şia yelpazesinde “Ali İlâhîler” (Hz. Ali’ye Allah diyenler) denir. Bu görüşü farkında olmadan bazı Alevî şairleri, bazı şiirlerinde, yansıtmışlardır.

Hâlbuki böyle bir fikir, ne 12 İmam’da, ne Ahmed Yesevî’de, ne Hacı Bektaş Velî Hazretlerinde ne de onların gerçek takipçilerinde vardır. On­larda olmadığı gibi, onlardan sonraki pek çok Alevî Bektaşî şairi ve aydı­nında da görülmemiştir.

Eski Yunan’da ve Hristiyanlıkta

Eski Yunanlıların ve Romalıların çok tanrıcı anlayışları, kendilerin­den sonraki dönemlerde Batı’nın inançlarında çeşitli etkiler yapmıştır: Hıristiyanlık başlangıçta Tevhid inancına sahipken, Saint Paul ve benzer­leri tarafından, üçleme (Teslis-trinité) inancı bu dinin temel inancı olarak Hristiyanlık’a dâhil edilmiş; böylece ille defa “Allah’ın insanlığı kurtarmak için Hz. İsa kılığına büründüğü” fileri, bir iman esası olarak Hıristiyanlıkta ve pek çok Batı filozofunun felsefî sisteminde temel ilke olarak yer almıştır.

Rönesanstan itibaren

Rönesansla birlikte Batı’da başlayan yunan hayranlığı Max Weber’in de doğru olarak ifade ettiği gibi, eski Yunan putlarını hortlattı. Bir Tanrı inancının yerini, Popper’in isabetli tesbitiyle söylersek, Tanrı’ya karşı yapı­lan natüralist devrim aldı. Tanrı’nın yerine tabiat konuldu ve Tanrı’nın her şeyi bilirliğinin, her şeye muktedir olmasının yerini tabiatın her şeyi bildiği ve her şeye muktedir olduğu fikri aldı ve inanç halinde yerleştirildi.

Bunlar da tam birer tabiat metafiziği idi. Ama daha somut bir tanrı olmalıydı. Eşiti bir üahiyatçı olan Feuerbach, seriyi tamamladı: İnsan, kendi benliğini büyüterek ona tanrı dedi, yani bizde bazı köşe yazarlarının de­diği gibi, “tanrıyı da insan yaratmış” oldu.

Ene’l-Hak Meselesi

Bu konuda Hallac’ın sözü tahrif edilip buna delil gösterildi. Halbuki o, müsteşrik Horten’in kasten saptırdığı gibi “Ben tanrıyım” dememiş, yine bir başka müsteşrik olan Louis Massignon’un işaret ettiği gibi “Ben hakikatim” (je suit La véritée) demişti. Fakat burada inanmayanların in­sanı tanrı ilan etmek için delü olarak kullanmalarının yanında inananla­rın birçoğunun dikkatinden kaçırdığı bir noktaya dikkati çekmek istiyo­rum:

Mürîd veya derviş, seyr-i sülûk esnasında makamlarda ilerledikçe “Tarîkat makamı”ndan “Hakikat makamına yükseldiyse, bunun neşvesiyle “Ben Hakikat makamına yükseldim.” mânasında “Ene’l-Hak” (Ben hakikatim) diyebilmektedir. Aslında bu nokta mühimdir, ama nedense gözden kaçırılıyor. Hatta bir mürid, mürşidinin tavsiyesi üzerine, günde 5-6 bin kez Allah derse, 3-5 bin kez kelime-i tevhid okursa, ibadetlerini muntazam yapıp haramlardan sakınırsa onun bütün vücudu, toptan, Al­lah diye zikretmeye başlar. Mürid o zaman her yerde Allah’ın kudretini hissetmeye başlar, Yunus’un dediği gibi Allah’ın iradesine bağlanır. O za­man da muhtemeldir İti İlahî aşkın cezbesiyle “Ene’l-Hak” diyebilir, ama bu cezbe geçince aslına ve tabii haline döner.

Bu konuda farklı düşünenler de var. Nitekim meşhur mutasavvıf Kuşadalı İbrahim (Ö.1845), pratik ve toplumsal mülahazalarla “Ene’l-Hak” sözüne ve anlayışına değer vermiyor. Ama ona göre “Ene ma’al-Hak”(Ben Hak ile beraberim) sözü daha mükemmel ve daha doğrudur.

Tasavvuf geleneğimizde Ene’l-Hak Meselesi

Bizim tasavvuf geleneğinde de “Erıe’l-Hak” kavramı şöyle izah edilir: Bir demir parçası ateşe atılsa, demir orada eriyik haline gelip su gibi ak­maya başlasa, bunun üzerine demire sorulsa “Sen demir misin, ateş mi­sin?” diye. Demir diyecektir İd “Ben ateşim”. Fakat eriyik soğuyunca yine demirlikten çıkmadığını anlayacaktır. Yani insan İlahî aşkın cezbesiyle böyle söyledikten sonra demirin demirlik özelliğini kazandığı gibi insan da ha­yattaki normal haline döner. Yunus’ta ve diğer mutasavvıflarda bu husus gayet açık şekilde ifade edilmiştir. Bu söz, diğer taraftan İlâhî aşkın ulaştı­ğı merhaleyi izah için kullanılan bir teşbihtir.

Kaygusuz bunu şöyle ifade ediyor:

Hakkı söyler, dinle âhı her sadâ

Zira gayrı nesne yoktur ortada, (a.g.e., s.368)

Yine Kaygusuz bu hususta “Icendisini vahdaniyet denizinin içinde gark gördü” diyerek o müstesna cezbe halini izah ediyor, (a.g.e., s.371) Bu hal içinde derviş:

Benem hüsni kamu şekl ü sûretün

Kamu başda benem devlet külahı

der. Kaygusuz sonrasını şöyle anlatıyor:

Bunu dedi, derviş, dört yana baîcdı, kendüden gayri bu nesne görmedi, tek ü tenhâ hemân özidür. Velî (lâkin) yer gök gördü kendi vücûdunun . içinde sır olmuş. Cemî yerde ve gölede her eşya İd var sadâsm işitdi, öz vücudundan gelür. Derviş fikreyledi. “aydür bu ne acep haldür? Bir za­man var idi ki ben yer ve gök içinde idüm. Şimdi bu yer ve gök benim içimde görinür. Aceb düş müdür, yoksa hayal midür?” dir. Gözün açdı, gördü çidür, düş değil, gönlü cûşa geldi, eydür:

Alem cümle sadef gevher ben oldum.

Bir cümle varlığa defter ben oldum, (a.g.e., s.369-370)

Bir de Yunus’un şiirlerine göz atalım. Görelim Allah hakkında neler söylüyor:

(Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı, Altçağ Yay., Ankara, 1998) Yunus Emre bu divanında Allah için neler söylüyor, şöyle bir göz gezdirelim:

Yunus’un söyledikleri Kaygusuz sözleri gibidir. Daha doğrusu Kaygu­suz Yunus gibi söylüyor:

Deli oldum idi Yunus,

Aşk oldu bana klavuz,

Hazrete değin yolumuz

Yüz sürüye varan benem

(Yunus Divanı, haz. Mustafa Tatçı, s.214/212)

Yunus’un bir tek dostu var, insanı tanrı ilan edenlerin iddiasının aksi­ne onun biricik dostu Allah’tır, erkesin de dostunun Allah olmasını ister:

Her kim bana ağyar (yabana) ise,

Hale Tanrı yâr olsun ana (ona)

Yunus seldz cennetin hurisine bile Allah sevgisini değişmiyor.

Sekiz Uçmağın Hûrisi eğer bezenüp geleler,

Senün sevgünden özgeyi gönlüm hiç kabul etmeye

(2 no.lu şiir)

Allah sevgisini fani dünyaya da değişmiyor:

Fânî dünyayı neylerler, Allah sevgisi var iken

Ya dahî kanda giderler ol dost sevgisi var iken

(231/238)

Yunus’un Tanrı’sı yoktan yaratıcıdır, her şeyin yaratıcısı O’dur. Hz. Muhammed’i de “yaratıklarun şefkatinden” yaratmıştır. Yunanlı filozofla­rın bile tek bir unsurla izaha çalıştığı yaratılışı Yunus, daha teferruatlı anlatabiliyor. Bu ontolojik izahın esas kaynağı da Yunus’un inanıp bağlan­dığı Kur’an’ın ayetleridir.

Hak bir gevher yarattı, kendünün kudretinden

Nazar kıldı gevhere eridi heybetinden

Yidi (yedi) kat yir yarattı ol gevherin nûrundan

Yidi kat gök yarattı, ol gevherün nûrundan

Yidi deniz yaratdı ol gevher damlasından

Dağları muhkem laldı ol deniz köpüğünden

Muhammed’i yaratdı mahlûkat şefkatinden

Hem Ali’yi yarattı mü’minlere fazlından

Gâyıb işin Kim bilür meğer Kur’an ilminden

Yunus içdi, esrîdi (sarhoş oldu) ol gevher denizinden

(239/249)

İy pâdişâh, iy pâdişâh

Uş (işte) ben beni verdim sana (8/l)

Tanrı ilan edilen insanların aczinden dolayı çâresiz kalan Yunus, yine Allah’a sığınmak ihtiyacını duyuyor. Yoksa Yunus, kendine mi sığmıyor?!..

Hayret!. . ”Ulu ulu günahlarına ağlayan Yunus, yine kendisine mi sığınıyor, yoksa gerçek Tanrı’ya mı?

-Ulu ulu günâhlarum yüz komadı bana Çalâb

Hiç kimse çâre kılmadı döndüm yine Sana Çalâb

(s. 75/17)

Baş gözünün doğru dürüst görmediği bir insan nasıl tanrı olabilir ki?... Bu göz ile Allah’ını göremeyen Yunus, neden gönül gözünün açıl­ması için uğraşıyor? Kendisi tanrı ise bunu beceremiyor mu?

Kaygusuz ise hakiki Allah dostu olan “Ehlü’llah”m İlahî aşklarını şu şekilde anlatıyor:

Ehlü’llah, Hak cemâlüne âşıkdürler. Anınçün onlara dünya ve ahret haramdur. Anlar ne dünya içün şâd olur, ve ne ahret içün korku çeker.

(a.g.e., s.375)

Devamlı Allah’ı zikreden kimseler, her varlığı ve her sesi o açıdan algılar. Kur’an âlemdeki varlıkların Allah’ı teşbih ettiğini bildiriyor. Hak âşıklarının frekansı tuttuğu için onlar bu sesleri duyabilirler. Hatta bazen, günahsız ve tertemiz oldukları için çocuklar da böyle sesleri duyabilirler.

Yalnız günümüzde İslâm’a ve Allah’a inanmayan bir takım kişiler, ide­olojik endişelerle veya cehaletlerinden dolayı, bu ifadeyi insanı Tanrı ilan etmekte delil olarak kullanıyorlar. İslâm’a inanmayanlar, onu yaşayıp seyr ü sülûkta ilerlemeyenler, kim olursa olsun, o hali anlayamazlar. Biz de anlayamayız. İllâki o mertebeye ulaşılması gerekir.

***

Batı dünyası Rönesansla başlayan tabiat devrimi zemini üzerinde yürürken, inançları biraz daha saptırmak zor olmadı. Bu ortamda Hıristi­yanlığın Tanrısı’nın 19. asır Avrupa toplumlarında hiç bir müspet tesiri olmadığını tespit eden ve kendisi de bir papazın oğlu olan Niçe (Nietzsc­he), Kilise’ye kızarak “Tanrı öldü” demek ihtiyacını duydu. Sonra bu ko­nuda başka kimseler de söz söyledi. Bunların başında 19401ı yıllardan  itibaren Jean Paul Sartre gelir. Ama ondan da önce yine eski bir papaz olan Alman filozofu Max Scheler (ö. 1929) gelir. Scheler “İnsanın Kainattaki Yeri” adlı eserinin son kısmında Hıristiyanlıktaki Hz. İsa’nın uluhiyet imajından faydalanarak insanı tanrı ilan etmişti. Bir insan olarak Hz. İsa ölünce netice olarak “Tanrı ölmüş” olmuyor muydu?

Bir latife kabilinden şunu zikredelim. Tanrı’nın ölümünü ilan eden J. P. Sartre 1980 de ölünce Paris’teki Saint Louis (Sen Lui) lisesinin öğrencileri sınıfın tahtasına şöyle yazmışlardı:     -

“Tanrı öldü”

İmza: Jean Paul Sartre "J. P. Sartre öldü” imza: TANRI

Demek ki lise öğrencileri keskin zekâlarıyla, bu tezdeki tutarsızlığı keşfetmişler, bu da mükemmel bir espri olmuştur.

Batı’da Niçe (Nietzsche)’den önce, bu fikri ileri sürenlerin başında eski bir ilahiyatçı olan Feuerbach olduğunu daha önce ifade etmiştik. Onun da önceden koyu bir Hıristiyan iken sonradan insanın kendi benliğini büyüterek ona tanrı denildiğini ileri sürmüş olduğunu biliyoruz.

Demek ki, insana “tanrı” diyenler, aslında, natüralistler, ateistler ve materyalistler, dolayısıyla bu felsefelere dayandıkları için Marksistler ve sosyalistlerdir. Onlar böyle diyebilir; çünkü onlar Allah’a, dine, peygam­bere inanmıyorlar. Ama “Müslümanım” diyen kişiler veya hakiki dindar­lar bunu diyemezler, dememelidirler. Neden dememelidirler? Çünkü iman­larını hiçe indirmiş, Allah’ı, Peygamberi, Kur’an’ı, yaratılışı inkâr etmiş olurlar. Zira iman, Aşkın bir Varlığı (yani Allah’ı) ve onun gönderdiklerini içten kabullenmektir.

Alevîlikte Tanrı anlayışı Nasıldır?

Önce menfi iddiaya bir göz atalım: Menfi iddia, Tanrı’yı inkâr ederek onun yerine insanı oturtmaya çalışmaktır. Yukarıda Esat Korkmaz’ın iddi­asından bahsettik. O malum. Bu tezi destekleyen başkaları da var.

“Pîr Sultan Abdal” adındaki bir derginin Eylül 1998 tarihli 28. sayısı “Alevîlikte Tanrı Anlayışına tahsis edilmiş. Buradaki yazıların başlıkları şöyle:

  • Fransız hâriciyesinin emrinde ömrü boyunca çalışan İrene Melikof: Orta Asya’dan Anadolu’ya Gök Tanrı’dan insan Tanrı’ya.
  • Faik Bulut, Alevîlikte tanrı - İnsan İlişkisi.
  • Etem Xemgin, Alevî İnancında Tanrı anlayışı.
  • Esat Korkmaz, Alevîlikte Tanrı Tasarımı.
  • Rıza Algül, Alevîlikte tanrı İnancı ve Tanrı Kültü'.
  • Taştan Yılmaz, Tanrı ve Alevîlerde Tanrı anlayışı
  • Lütfi Kaleli, Tapılacak İlah İnsandır.
  • Cemal Şahin, Dinlerde ve Alevîlikte Tanrı.
  • Ali Sümer, Alevîlikte Tanrı Anlayışı.

Daha başka yazılar da var, ama konuyu ilgilendirenler bunlar. Başta­kilerin ne diyeceği belli. Lütfü Kaleli, insana tapa dursun, diğerleri de. Ama öldükleri zaman cenaze namazlarını, Müslüman diye, yine zavallı Müslümanlar kılacak. “Ben ateistim”, ”Ben Marksistim, dine lüzum gör­mem” diyenlerin hiç birisi “Benim cenaze namazım kılınmasın” demiyor. Tabiî Aziz Nesin müstesna. En dürüst ateist ve Marksist o çıktı.

Merhum Cemal Şahin İslâmiyet’in Tanrısının “sözleri olduğu söyle­nen sözleri Alevîler, ne içine sindirebilir ve ne de öyle bir Tanrı’nın varlığı­nı kabul ederler.” diyor, (s.55) Cemal Şahin sonradan ihtida etti. Oğlu Kum şehrinde tahsil görüp gelince ve “Ehl-i Beyt’ dergisini çıkarmaya başlayınca Caferîliğe döndü ve “İslâm’da beş vakit namaz da oruç da var, hac da var” diye beyanat verdi. Bu beyanat o günün gazetelerinde çıktı. Zannediyorum o vakit milletvekili idi. Kısa bir zaman sonra da vefat etti. Allah rahmet eylesin. Ali Sümer’in yazısı da sonda İslâm’ın Allah’ını anla­tıyor, ama baş tarafta verdiği bilgiler çok yanlış, filozofların isimlerini de hep yanlış yazmış.

Metafizik ve Hacı Bektaş Velî Hazretleri

Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Makâlât’ta (yayıma hazırlayan: Esad Co­şan, Seha neşriyat, Ankara, 1986) her ikisinin etrafında 360 melek oldu­ğunu ve o kişiyi koruduklarını söylüyor. Bu metafizik değil mi? Bu 360 melek hangi bilimsel ve aklî verilerle tesbit edilmiştir? Hz. Pîr, her bir hasekinin 100 bin çerisi olduğunu, bunların hasımlarıyla “tokuştuğunu - savaştıklarım” söylüyor, (s.35) Bu kadar çeri nasıl tesbit edilmiştir? Bu, metafizik değil mi? Yine Hz. Pîr, Allah’ın Adem’i yaratınca ona ruh verdi­ğini ve bu ruhun onun beyninde (dimağında) 200 sene beklediğini haber veriyor (s.88). Yine Hz. Pîr, bir hadis-i şerife dayanarak Adem’in 60 (alt­mış) çeşit farklı topraktan yaratıldığım, bildiriyor, (s.84-85) Mesela

“...Adem’in kulağım Tûr-i Sina,... burnunu Dımeşk (Şam), dudakları­nı Berberiye, dilini Buhara, dişlerini Hârezm, boynunu Çin....”

topraklarından yarattığını haber veriyor. Bu toprakların özellikleri nasıl tesbit edilmiş ve insanın altmış çeşit organının nerelerin toprağından ya­ratıldığı nasıl bilinmiş? Bunlar hangi bilimsel araştırma ve metotlarla ve nasıl tesbit edilmiş? Ruhun 200 sene beyinde beklediği nasıl biliniyor? Bunlar metafizik değil mi? Metafizik değilse nedir? Müspet bilimlerin hudutları içine girer mi bunlar? Yoksa Sayın Özlem, bunları red mi ede­cek? Hz. Pır, pozitif bilimlerin hududunu aşan bu bilgileri nasıl biliyor, nereden alıyor? Bunlar materyalist ilkelerle bilinemez mi? Açıklanamaz mı? Eğer açıklanamaz ise materyalist âlemi ve felsefeyi aşan bir âlemin var olduğu anlamına gelmez mi? Bunlar, yoksa, ancak “Ledün ilmi” ile mi bilinebilir? Ledün ilmi de her mutasavvıfa nasib olur mu? Elbette İd ol­maz. Demek ki Pîr hazretlerinin makamı Allah katında çok yüksek ki Al­lah o ilimden onu nasîbdâr etmiş. Bunları madde ile maddecilik ile izah etmek mümkün değildir. Çünkü maddecilerin, ateistlerin, münafıkların manevî veya kalb gözleri kapalıdır.

Yunus’un ifadesiyle söylersek,

Gönül gözü görmeyince

Bu baş gözü görmeyiser. (Yunus Divanı, s.81/24-25)

Bu balamdan onlar manen kördürler, dolayısıyla sadece kabukları gö­rürler. Onlara göre insan ruhu ile tuz ruhu, nane ruhu aynıdır. Nitekim Oktay Rifat:

Tanrı katında ruhlar dizi dizi

Tuz ruhu nane ruhu, insan ruhu,

demekle insan ruhuyla kimyasal birer madde olan ve başka bir kimyasal maddeye dönüşebilen nane ruhunu ve tuz ruhunu aynı saymaktadır. Tuz ruhunun şuuru ve mesuliyeti yok ama insan ruhunun hem şuuru hem de mesuliyeti vardır.

Hz. Pîr bu inkârcıların durumunu bildiği için onların acildi halini şöyle ifade ediyor:

“Her kimin Allahu Teala’dan nasibi ola, bu kadar sözden nesne (bir şey) anlaya, dün ü gün (gece-gündüz) Allah zikrine meşgul ola.” (s.49)

Demek ki imandan nasibi olmayanlar ve Allah’ı “dün ü gün” zikret­meyen kimseler Hz. Pîr’in kelamından hiçbir şey anlayamamaktadırlar, fakat anlayamadıkları için de onun sözlerini tahrif ederek, saptırarak, kendilerine göre, yeni bir Alevîlik” inşa ediyorlar

Hatta Hz.Pîr, Besmele Tefsiri, (yayıma haz. Hâmiye Duran, Türkiye Diyanet Vakfı yay., Ankara, 2007) adlı kitabında Besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatlarının açıklanmasına ağırlık vererek Tanrı Teâlâ’nm dilinden şöyle der:

Rahîm denilince mü’minler hakkındaki şefkatimin çokluğu bilinir. Rahmân desinler, ümmetini cehennemden kurtarayım. Rahîm desinler cennneti onlara makam olarak vereyim. Allah desinler, perdeyi kaldırayım, onlara yüzümü göstereyim, (a.g.e. s.36)

Şimdi Sayın Özmen’e ve onun gibi düşünenlere daha büyük bir meta­fizik haber vereyim: Hz.Pîr buyuruyor:

Bu kırk makamın yigirmisi danuklu (tanıklı, delilli, argüman isteyen) ve yigirmisi danuksuz, acaba ne manîden böyledür?”

Cevap budur kim:

Danuk kâl milkinde (söz ve tartışma diyarında delil getirilir) olur, hal milkinde (sözün sustuğu, kalbin ve ruhun konuştuğu âlemde) olmaz ve hem danuk inkâr evinde olur, belî (Pîr’e ve Allah’a evet denilip itaat edildiği yerde) evinde olmaz ve hem danuk daşra (dışarıda, taşrada) olur, içerü (kalbde ve ruhda) olmaz.” (s.31)

Bu “hal milki/hal âlemi” acaba nerdedir? Bu metafizik değil mi? Bu “hal milki/hâl âlemi” ruhda ise bu mülk maddeden mi gelmiştir? O tak­dirde madde metafizik unsurlara sahip olmuş olmuyor mu? Maddede böyle bir özellik yok ise nereden gelmektedir? Mesela:

Biregü (bir kişi) diliyle iman getürse ve gönlüyile inanmasa veyâhud Öşrü, zekâtı tamam virmese veyâhud hacca varur iken yoldan giru dönse veyâhud Tanrı Tealâ hükümlerinden birine bâtıl dutsa veyâhud Muhammed Mustafa’ya inkarla baksa veyâhud Muhammedun sahabilerinun birin nâ-Heba olur, boşa gider hak (haksız) bilse, dükeli (bü­tün) işlediği amelleri hebâen mensûra olur. (MakâIât,s.31-32)          '

Pîr hazretlerinin ifade buyurduğu bu kırk makamın ilk onu metafizik yüklü olduğuna göre bu kırk makamın ilk onunu yani şeriat esaslarını yani namazı, orucu, zekâtı, haccı, Peygambere ve onun sahabelerine ta’ıı etmemeyi bildiren bu kısmı çıkarıp atsak kalan otuz makam işe yarar mı? Cevabı Pîr Hazretlerinden alalım:

“Pes imdi azîz-i men! (Bunun üzerine aziz kardeşim!) Bu kırk maka- mun birisi eksük gerekmez; zira İtim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur. (a.g.e., s.32)

* * *

İsmail Özmen, Hacı Bektaş Velî hazretlerinin “O şeriatı, namazı, hac- cı vb. reddetmiş, gönül ibadetim, Tanrı’ya sevgi ile bağlanmayı öngör­müştür.” diyor, (s.53). Bu nasıl sözdür ki, hem Alevîliğin materyalist seçim olduğunu söylüyor, hem de Tanrı’ya sevgi ile bağlanmaktan bahsediyor. Maddecinin tanrısı insandır, diyen yine kendileri. Bu ne çelişki!.. Us’ları yok mu bunların? Yoksa sadece diyalektiğe göre mi düşünüyorlar, becere­bilirlerse tabiî. '

Halbuki Hz. Pîr, Makâlâtta Tanrı’ya inanmanın, buyruğunu tutma­nın iman olduğunu bildiriyor. Bunun gibi, görünmeyen o gaipteki melek­lere, Kur’an’a, peygamberlere, kabir azabına, öldükten sonra dirilmeye, kıyamet gününe inanmanın da iman olduğunu haber veriyor, bunlara inan­mamanın ve Tanrı buyruğunu tutmamanın Tanrı’ya inanmamak olduğu­nu belirtiyor, (s.16-17) Hatta Allah’ın bildirdiği hükümlerden birini reddetse, zekâtı tam vermese, Hz. Peygamberin sahabilerinin yani arkadaş­larının birini haksız bulsa, hac yolundan geri dönse Hz. Pîr’e göre, bütün ibadedeti heba olacaktır.

Hz. Pîr, kırk makamı açıklarken de ilk on makamı şeriata ayırır. Şöyle buyuruyor: “Şeriatın evvel makamı iman getirmekdir.” Demek ki iman getirmeyen şeriatın dışına çıkmış oluyor. Bu durumda şeriatı ve metafiziği reddetmiş ise Hz. Pîr’in durumu ne olacaktır?

Hacı Bektaş Velî Velâyetnâmasi’nde Hz. Pîr’in otuz ayrı çeşit ibadet yaptığım bu fakir kendi araştırmasıyla tesbit etmiştir. (S.H.Bolay, Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesi’nde İbadet Çeşitleri, 1998 de Gazi Üniversitesi’nde yapılan Sempozyuma sunulan tebliğ, Ankara, 1999)

Hz. Pîr’e göre “şeriatın ikinci makamı ilim öğrenmekdir” Şeriatın üçüncü makamı ise “Namaz kılmakdır ve zekât vermekdir ve oruç tutmaktır ve gücü yeterse hacca varmakdır.. .ve hem cenâbatdanyunmakdır.” (Makâlât, s. 19)

Hani Hz. Pîr şeriata, oruca, namaza, zekâta ve hacca, dolayısıyla gusle karşı çıkmıştı? Hani şeriatı ve esaslarını reddetmişti? Bunlara karşı “Us”u çıkarmıştı. Acaba Hz. Ali (R.A.) ve oniki imam, şeriata karşı çıkıp Kur’an’ın, dolayısıyla Allah’ın buyruklarını terk etmişler midir? Onlar na­maz kılmamışlar mıdır? Bunun bir örneği var mıdır? Bunlar Haydar Kaya’nın Bektaşîlik İlmihali adlı kitabında bile esas alınmıştır. Acaba hangisi doğru? İsmail Özmen mi yoksa Haydar Kaya ve benzerleri mi doğru yazı­yorlar? Eğer Haydar Kaya ve benzerleri doğruyu ve tarihî geleneği yansı­tıyorlarsa İsmail Özmen ve benzerleri Alevîliğe ve Hz. Pîr’e bühtan edip kendilerine göre hakikati saptırmış olmuyorlar mı? Alevîliği materyaliz­me, natüralizme ve ateizme taşımaya çalışanlara karşı “Müslümanım” diyen Alevîlerin söyleyecek sözleri yok mudur? Olması gerekmez mi?

Kürsüden indirilen bir tebliğci: 1998 yılında Gazi Üniversitesi milletler arası çapta bir “Alevîlik-Bektaşîlik Sempozyumu” tertip etmişti. Orada bir Marksist-Leninist örgütün mensubu olduğu için hüküm giydiğini kendisi söyleyen bir kişi çıkıp “Alevîlikte Allah inancı, Peygamber inancı, Kitap inan­cı ve ahiret inancı yok, bunlar uydurmadır” gibi sözler sarfedince salondaki Alevîler ayağa kalkıp “Sen de nerden çıktın, sen bizi temsil edemezsin, biz Allah'a da, Peygambere de, Kur’an’a da, ahirete de ve hesab verileceğine de ina­nırız, Biz Müslümanız. İn oradan. Bizim adımıza konuşamazsın” diye hep bir ağızdan haykırınca o kişi kürsüyü terk etmekten başka çare bulamamıştı.

Alevîlik, şeriat karşıtlığı ve Hz. Pîr

Sayın İsmail Özmen, Alevîliğin özünde şeriata karşı olmak bulundu­ğunu söylüyor. Peki, kendisinin de itibar ettiği ve bir takım nakiller yaptığı Hacı Bektaş Velî hazretlerinin Makâlât (Makaleler) adlı kitabının girişin­de yani “Bâb-ı ewel”den önce hazreti Pîr’in “Makâlât zssı/sahibi ve Şeriat suyu”, “müfd-i kavm-ı şeriat/şeriat ehlinin müftîsi, fetvacısı” (s.2) şeklin­deki vasıflandırmalara ne diyecektir? İftira mı diyecek, yoksa bu ifadeleri inkâr mı edecekler? Yoksa Makâlât’ın Hz. Pîr’e ait olmadığını mı söyleye­cek?

Kaygusuz Abdal ve şeriat

Şeriat olmadan ne tarikat, ne hakikat, ne marifet ve ne de kırk ma­kam olmayacağını Hz. Pîr’in kelamından dinledik. Bir de Kaygusuz Ab­dal’a kulak verelim. Uzun şiirinde Pîr (mürşid), şeriat, tarikat, marifet hakkında neler söylüyor ve bunların nasıl birbiriyle sımsıkı bağlantılı ol­duğu, Pîr’in namazı farzı, sünneti neden emrettiği gibi hususlarda neler söylediğini görelim:

………..

Piri olmayan irişmez menzile

Pîr gerek aynayı her dem sile (kalbin ve ruhun paslarını, kirlerini silme gücüne sahip ola)

Pîr sana bildirtir seni sen nesin

Sen nesin kande dileğün kandesün

Gözün açıla göresin sultam

İnsanda fark eylesin hayvânı

İlm-i şeriatı bildire sana

Azuben dağılmayasun her yana

Bilesünn ne dimekdür şeriat

Neyimiş bu orta yirde bağlı sed.

Pîr sana erkân-ı salât (namazın esaslarım) bildire.

İman İslâm farz ü sünnet bildüre

Şeriat bile tarikat anlaya

Hakikat piri ne derse dinleye

Her kimde kim ola bu üç hâsiyet

Şeriat ü tarikat ü hakikat

Ma’rifet’i olmayan hayvân olur.

Fiili İblis sureti insan olur.

(Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, 2. baskı, Akçağ yay., Ankara, 2004, s.386-388)

Görülüyor ki Hazreti Pîr’in Mâkâlât’ı ve diğer eserleri baştan sona metafizik unsurlar ve izahlarla doludur. Mesela Hacı Bektaş Velî hazretle­rinin Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniye (Güham yay., Ankara, 2004); Besmele Tefsiri (T.Diy.Vakfı Yay., Ankara, 2007) ve diğer kitaplarına bakıl­sın, hepsinde benzer fikirler ileri sürüldüğü görülür. Hatta Fevâidnâme ile Ahmet Yesevî Hazretlerinin Fakimâme’si karşılaştırılsın; ne kadar büyük benzerlikler olduğu kolayca anlaşılacaktır.

Alevîliğin de, Bektaşîliğin de inançları, kültürleri, yaşayışları ve hatta Özmen’in çok büyük emek harcayarak hazırladığı o beş ciltlik şiir antolo­jisindeki şiirlerin hemen hepsi baştan sona metafizik unsurlarla doludur.

Yukarıya aldığımız Alaeddin Ğaybî (Kaygusuz Abdal)’ye ait şiirde hem şeriat, hem namaz ve hem de benzer ibadetlerin hepsi var. Hani Alevî büyükleri şeriatı, metafiziği ve ibadetleri bir tarafa atmışlardı?

Bunları dikkate almadan veya bir kenara atarak konuşulursa doğru­ya yakın şeyler söylenmiş olmaz. Bu takdirde doğrular kaybolduğu gibi, bunlara inanıp bağlananlar da şaşırırlar, neye bağlanacaklarında tereddü­de düşerler.

Daha da mühimi, maddecilerin maddeye daima metafizik güçler ve kabiliyetler yüklemeleridir. Bir kısmı bunun farkındadır, ama mecburen bu çelişkiye düşerek yapar, bir kısmı da bilmeden bunu yapar. Yukarıda maddenin ve bilinçsiz tabiatın kendi kendisine bir şey yapamayacağına işaret edilmişti.

Yaratılış hakkında şöyle de düşünülemez mi?

Maddeciler, tabiatçılar ve ateistler tarafından yaratılış ve Yaratıcı dai­ma inkâr ediliyor. Şimdi şöyle düşünebiliriz: Evrenin üstün bir güç tara­fından yaratıldığını, insana orada seçkin bir yer tahsis edildiğini bilimsel olarak başlangıçtan itibaren tesbit etmek mümkün mü? Böyle bir bilimsel bilgiye sahip miyiz? Hayır. Bu bilinmiyor, sadece “inanılıyor.” Bu yargıyı anlam olarak tersine çevirelim, tersinden düşünelim. O takdirde bilimsel bir hüküm veya önerme elde edebilecek miyiz, ona bakalım.

“Evren üstün bir güç tarafından yaratılmamıştır, o, ezelî ve ebedîdir. İnsan da özel olarak yaratılıp dünyaya firlatılmamıştır” desek, acaba bu yargı bilimsel, yani “bilimle uzaktan-yakından ilişkili” bir yargı mı olacak? Hayır. Bu yargı karşısında da, hakikatin bu olduğuna nasıl kanaat getirdiği­miz sorusunu sorma zorunluluğu doğmaktadır. Bu sorunun, tıpkı yukarıda­ki soru gibi, nesnel gerçeklik zemininde kanıtlanmış bir cevabı verilemez. Yani her İkisi de; yani ille önerme ve onun karşıtına çevrilmiş hali de birer “inanç önermesi’dir. Aralarındaki tek fark, birinin dinî, diğerinin dindışı içerildi olmasıdır. Şu halde bilimsel denilen yaratılmamışlık ve benzer gö­rüşler de bir takım tahminlere, genellemelere ve neticede “bilimsellik” ile süslenmiş, bohçalanmış “inanç’lara dayanmaktadır. Nitekim Herbert Spencer’in “evrim görüşü”, insanın doğduğu günden itibaren geçirdiği biyolojik gelişmeleri, insanlığın gelişme devirlerine uygulayarak meydana getirilmiştir.

Alevîlik Felsefî bir Din midir?

Bazı Alevî ileri gelenlerinin Alevî asıllı olmadığını söylediği bir İçişi Anadolu Alevîliği (Berfın yay., İstanbul, 2000) isimli bir kitap yazmış. Ki­tap bir hayli hacimli.

Kitapta iddialar pek çok ve bir o kadar da değişik. Bu iddiaların bir kısmı Alevîliğin -alevî olsun olmasın- muhtelif gruplar ve kişiler tarafın­dan tanımlamalarına karşı çıkış iddiaları olarak değerlendirilebilir. Diğer iddialar zaten yazarın ana tezini teşkil ediyor:

"Alevîlik, vahiy dışı felsefî bir dindir”(önsöz)

Yazar bu anlamda Alevîliği bir eren öğretisi olarak “felsefî bir kuram” gibi ortaya koyuyor. Kuram yani teori olan bir anlayışın, bilimsel açıdan ispatlanmamış ve hayata geçmemiş olması gerekmez mi? Alevîlik, baş­langıçtan beri hayata geçmiş, tarih boyunca yaşamaya devam etmiş, vah­ye dayanan -çünkü ayetlere ve hadislere de dayanıyor- bir inanç sistemi değil mi?

Adını verdiğimiz kitabın yazarı da Alevîliğin temeline, önce İlkçağ’daki Sokrat öncesi yunan materyalist felsefesini yerleştirmeye çalışıyor. Sonra Avrupa’da ortaya çıkan nazizmin ve ırkçılığın babaları sayılan Al­man filozofları Fichte ve Hegel’e yaslanıyor. Hegel’in meşhur tez-antitez ve sentez şeklindeki varlığın oluşunu açıklamakta kullandığı diyalektiği alıp Alevîliğe uyguluyor. Sonra gelsin Nietzsche, buyursun Kari Marks ve benzerleri. Hatta felsefesinin akılla hiç bir ilgisi olmayan ve tamamen sezgiye dayanan Bergson’dan bile istifade etmeye çalışarak Alevîliğin sezgici bir felsefe olduğunu ileri sürüyor. Gerçi Bergson’un felsefesi tamamen felsefî sezgiye dayanıyor; dolayısıyla her rasyonalist felsefeci, Bergson’un felsefesini aklın sustuğu yer olarak kabul eder. Bizde Prof. Dr. Nusret Hızır da bunlardan biridir. Esat Korkmaz bu birbirine zıt düşünürleri, imtizaç ettirebilmek için uğraşmış ama zıtların kaynaşması ne kadar mümkün olursa o kadar becerebilmiş. Yazar, oradan buradan bir takım derlemelerle bir petek yapmak istemiş, sanırsınız ki bir "Babil kulesi" inşa ediyor. Yazara göre Alevîlik, bilimi dinden bağımsızlaştırmış, düşünceyle nesnenin uy­gunluğunu hakikat olarak algılayarak aydınlanma kanalını açmış. Bu ki­şinin söylediği “düşünceyle nesnenin uygunluğunu hakikat olarak almak”, ilk çağlardan hatta ilk insandan beri bilimsel düşüncenin, bilginin doğru­luğunun Ölçüsü olup bilgi felsefesinin (epistemolojinin) temel ilkesidir. Yazarın bundan ya haberi yok veya haberi var da görmezden gelerek yeni bir şey söylüyormuş havası vermek istiyor.

Yazar, "sağdan sola doğru” Alevî tanımları üzerinde gezinti yapıyor

“Alevî İslâm”, “asıl Müslüman biziz” diyenleri Arap Yarımadasına bağlı olmakla itham ediyor. Aleviliğe -solcu sağcı- “İslâm heterodoksisi” diyen­ler de aynı itham ile nitelendiriliyor (Yazık oldu Ahmet Yaşar hocanın emeklerine!..). Sol gruptan Alevîliği “Anadolu İslâmlığı” “İslâmlığın Anadolulaşmış biçimi” diye tarif edenlere de karşı çıkıyor. Alevîliğin Türkçü veya Kürtçü yorumlarını da beğenmeyen yazar, onun “ahlak” ürünü yapılmasına, ona “aydınlanmanın çocuğu” denilmesine, Zerdüştlüğe dayandırılmasına da şiddetle karşı çıkıyor ve bu tariflerin Alevîliği ifadeye yetme­diğini ileri sürüyor (s. 10)

Yazar, esasta başka bir hususa isyan ediyor: “Büyük ölçüde sözlü bir gelenek” olan Alevîlik-Bektaşîlikteki “sözlü geleneğin” “yazılı bir iletişim” durumuna dönüştürülmeye çalışılması, yazarı çok rahatsız ediyor. Bu de­ğişimin “bir alt-üst oluş getireceğini ileri sürüyor. Neden acaba? Yoksa yazar, Alevîliğin yazılı kaynakları ortaya çıktıkça aslının doğru olarak bi­linmesinden ve dolayısıyla aslından uzaklaştırma çabalarının zorlaşaca­ğından mı korkuyor?

Felsefî Bir Din Olur mu?

Ben ömrünün elli senesini Batı felsefesi tarihi araştırmalarına hasret­miş bir İçimse olarak filozoflarca kurulmuş felsefî bir din olduğuna rastla­madım. Bunun bir istisnası var: Pozitivist felsefenin kurucusu Auguste Comte, bilindiği gibi, kendi pozitivist felsefesini kurduktan sonra bu sis­temini daha iyi benimsetebilmek için “İnsanlık Dini” adıyla bir din kurdu. Bu dinin “İlmihalini yazdı. Bu ilmihal “Pozitivizmin İlmihali/ Cathéchis­me Positiviste” adıyla Peyamî Erman tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığınca 1953 ve 1986’da iki defa basılmıştır. Kitap 400 sayfa civarında bir hacme sahip.

Bu dini kuran Comte (Kont), Ortaçağın huzurlu ve düzenli manevî hayatına hasret çektiği için kendi felsefî sisteminin dinî iman şeklinde daha çabuk ve daha iyi yayılacağını düşünmüştü. Bu dinin tanrısı İnsan­lıktır. İnsanlığı temsilen otuz yaşında bir kadına tapmaktır. Çünkü kendi sevgilisi Clotile de Vaut otuz yaşında ölmüştür. Bu dinin Kâbe’si “Müslümanlardaki taslakta Mekke olduğu gibi” Paris olup pozitivist dinin salikleri olarak ibadet eden dünyalılar, ibadetleri esnasında Paris’e dönecekler­dir. Bu dinin peygamberi Ogüst Kont’tur. Bu dinin bir mensubu en az gün­de üç defa kadına tapmalı, o evde olmadığı zaman onu eşyasını koklamalı oturduğu yerlerde oturmalıdır. Yani modem putperestlik. Teklif edilmek istenen bu mudur?

Peki, bu pozitivist din tutmuş mu? Taraftarları var mı? Kont’un felse­fesini benimseyen bazı kimseler bile dini benimsememiştir. Mesela meş­hur İngiliz filozofu J. Stuart Mille bu dine karşı çıkmıştır. Yalnız Brezilya devlet başkanı 1890’da bu dini resmî din ilan edince hiç kimse bu dini benimsememiş, dinini değiştirmemiş. Bunun üzerine resmî din olarak Hıristiyanlık yeniden ilân edilmiştir.

Bu kısa tarihî malumattan sonra “neden bir felsefî din” olmaz, sorusu­na cevap arayalım.

-Dinlerde inanılan, bağlanılan ve ibadet edilen bir kutsal varlık var­dır. Felsefede isteyen filozof bir dine inanır ve bağlanır, böylece felsefe yapmaya devam eder. Descartes, papaz Malebranche, psikopos Berldey, İlahiyatçı Fichte, Hegel, Schelling, Berlin vaizi Schlaeirmacher, papaz yar­dımcılığına yükselen Heidegger bunlardan bir kaçıdır. İsteyen filozof da inanmaz yahut o inançlara karşı mücadele eder. Bir kısım maddeci, natüralist ve ateist düşünürlerin yaptığı gibi.

- İslâm’ın içinde olan Alevîlikte bu kutsal varlık, İslâm'ın Allah'ıdır,

- Felsefe, akla, düşünmeye, muhakemeye, serbest düşünmeye ve ten­kide dayanan bir zihin eylemidir. Genel olarak dinler ise önce şüphe kal­dırmayan imana dayanır. Meşhur Kilise babası Saint Augustin “Saçma da olsa inanırım.” diyordu. Hıristiyanlıkta “önce inan, sonra düşün” ilkesi hakimdir. İslâm’da ise “Önce düşün sonra iman et” ilkesi hâkimdir. Nite­kim Mekke’nin fethinde kam önceden heder edilen İ9 kişiden birisi, bir süre saklandıktan sonra gelip Müslüman olacağını söylediğinde Hz. Pey­gamber ona düşünmesi için dört ay süre vermiştir. Çünkü İslâm, çocuğa değil, ergenliğe ermişlere ve delilere değil, akıllılara, yani akla hitap et­miş ve sadece onları muhatap ve mükellef tutmuştur.

-Alevîlik, Allah’a, yaratılışa, Hz. Peygambere, Kitaba, ahirete, hesa­ba, cennete ve cehenneme, Ehl-i Beyte inanır ve bağlanır. Bu iman esasla­rı değiştirilemez. Bu iman aklen temellendirilir.

-Felsefe kimseye iman, ibadet, ahlak kuralları teklif etmez. O, sadece ele aldığı varlıkla, bilgiyle, ahlakla, sanatla, bilimle, hukukla, iktisatla, dinle, dil ile vb. ilgili problemleri çözmeye çalışır. Şu filozofun elinde prob­lem, şu şekilde çözülür, diğerinin zihninde başka türlü çözülür. Bir başka­sının görüşünde de tamamen zıt şekilde çözülür. Felsefe problemleri ebedî­dir, fakat çözümler devirlere ve filozoflara göre değişkendir. Böyle olmasa felsefe olmaz, felsefe ilerleyemez.

-Dinlerin cemaatleşme, cemaat ruhunu geliştirme ve cemaatler ha­linde toplu ibadet etme durumları vardır ve olmak zorundadır. Fakat fel­sefede böyle toplu ibadet etmek gibi bir halden bahsedilemez.

-Felsefe ve bilim şüphe etmeye dayanır. Şüphe etmezseniz yeni bilgi ve yeni problem üretemezsiniz. Dinde inandıktan sonra iman ve ibadet konularında şüpheye yer yoktur. Diğer konularda her zaman şüphe edilebilir ve tartışılabilir, hükümler şartlar ve devirlere göre yorumlanıp yenile­nebilir. Alevîlik bir inanç sistemi ve İslâm’ın içinde bir yol olmakla beraber mesela Allah inancı, peygamber, Hz.Ali ve on iki imam inancı değişmez ve doğruluğundan şüphe edilemez.

-Dinlerin işlenen günahlara ve suçlara karşı müeyyideleri vardır. Bu İlâhî dinlerde daha barizdir. Emir ve tavsiyelerine uyanlara mükâfât ve uymayanlara ceza vardır. Ahiret hayatında ebedî ceza ve ödüller de var­dır. Dünya hayatında da bir takım müeyyideler uygulanabilmektedir. Alevîliğin de İslâm şemsiyesi altında olmakla beraber meselâ “düşkünlük” gibi bir müeyyidesi ve cezası var. Bu ceza cemaat içinde çok caydı­rıcı bir rol oynamaktadır. Mesela Sünnilerde, böyle etkili bir müeyyide yoktur.

Hiçbir felsefî sistemde hiçbir şekilde ahlâkî müeyyide ve cezalandırma veya ödüllendirme fiili yoktur, olamaz ve düşünülemez. Çünkü her filozo­fun kendi ilkesi veya ilkeleri kendine aittir. Kendi düşünce sistemini o ilke­ler ışığında kurar ve geliştirir. Bazen da ilkesinin işlemediğini yahut yanlış olduğunu anlarsa onu değiştirir. Hatta eşiti sisteminin tam zıddına yeni gö­rüşler ortaya koyabilir. Wittgeinstein ve benzerlerinde görüldüğü gibi.

Karl Marx da sistemini bir ideoloji olarak kurmuş ve bazı inançlar koymuş, hatta dünyanın sonunda bir “komünist cenneti” vaat etmiş olup buna “K.Marx’ın eskatolojisi” yani ahirete ait sistemi denir. Bununla bera­ber K.Marx’ın sistemi yetmiş senede çökmüştür. Paleontoloji bilgini Er­nest Haeckel’in kurmak istediği “Tabiat dini” ise hiç taraftar bulamamış, hatta materyalistler ve ateistler bile onu benimsememiştir. Dolayısıyla bu son iki inanca sadece işaret edip geçiyoruz.

Bu farklılıkları çoğaltmak mümkündür. Maksadımız felsefî bir dinin neden olamayacağını, böyle bir din kurmaya çalışanlar olursa hüsranla neticeleneceğini ifade etmektir.

Esat Korkmaz’ın bazı iddiaları

Esat Korkmaz’ın iddiasına göre Batınîlik İslâmiyet’i, “doğatanrıcılık” ve “insantanrıcılık” zemininde felsefileştirmiş, vahyi ve onunla ilgili bü­tün kutsal değerleri yadsımış.(s. 16) Alevîlik bugün “aldım inancına taşı­mak, materyalizmini idealizmine dönüştürmek isteyen İtimi Alevîlerce egemen sınıflara ‘altın tepsi’de sunuluyor”muş. (s.17) Sağ da bundan memnun olarak “halkın sınıf çıkarlarını perdeleyecek terbiye edilmiş uslu bir Alevîliği, kendi siyasal yapıları içine almaya çalışıyorlarmış, (s. 18) Alevî-Bektaşî şeriatı bir “başkaldırı”olup üç biçimde tanımlanırmış: Görü­nür nesnel-toplumsal dünya, insan kararları ve gelenek - görenekler. Alevî­liğin mistik ve “sır” olan tarafının somut maddeci bir anlayışa taşınabil­mesi için Esat Korkmaz eşiti Yunanın idealist filozofu Parmenides’e ve onun akılcılığına sığmıyor. Klasik mantığın özdeşlik ilkesini ifade eden sözünü esas alıyor: "Varlık vardır, yolduk yoktur." Bu ilke görünmez ve de­ğişmez tek bir varlığın kendisiyle özdeş olduğunu ifade etmek için ortaya atılmış tamamen idealist bir ilkedir. Bunu da kendine göre değiştiren Kork­maz, bu ilkeyi "materyalist tasarım"a taşıyabilmek için bu sefer Empedokles'e sığınıyor. Empedokles'in dört unsuru (hava, su, toprak ve ateş)'nun birleşimleriyle maddeci tasarımı tamamlamaya çalışıyor. Fakat Empedokles'e göre bu dört unsur, kendi kendine birleşmiyor ki!... Onları birleştiren, kaynaştıran sevgidir, ayrıştıran ise nefrettir. Bunlar ise maddî değil, tamamen manevî unsurlar olup o maddî unsurların mahsulü de değildir. Çünkü maddenin kendi kendine sevgi, nefret esasları üretmesi mümkün değildir. Yazar tasarımının bozulmasından korkmuş olacak ki -her ne ka­dar soyadı Korkmaz ise de- bunlardan bahsetmiyor.

Yazar, tasarımın “idealist-düşünceci” ayağını Parmenides’ten Eflatun (-Platon)a, oradan Aristo’ya, sonra Plotin’a kadar taşıyor, oradan da “vah­det-i mevcûd.” (monizm) cu bir natüralist anlayışa götürüyor. Korkmaz, tasarımının “maddeci düşüncecilik” ayağını da Empedoldes’in dört unsu­runun izini sürerek Demokrit’in “atomcu” felsefesine, oradan Eflatun’un “kopya-gölge kuramına (ideler âlemi kuramına), oradan da Aristo’nun “aktüelliğine” (kuvve-fiil anlayışına) uzandırıyor.

Esat Korkmaz, Abra-Kadabra usûlüyle, bu anlayışı İslâm dünyasına yayıyor ve hemen “vahdet-i mevcut”cu tasavvuf anlayışıyla (?!..) Orto­doks İslâm’ın doğasına başkaldıran bir “materyalist açılım” haline sıçratı­yor. Bu “maddeci düşüncecilik”in inanç cephesini de “idealist düşüncecilik” le doldurmaya çalışıyor, (s.20)

Maddeci Felsefenin idealist yanı olur mu?

Esat Korkmaz, idealizmi maddeciliğe indirgeyerek materyalizme ta­mamen metafizik bir unsur yerleştirerek maddeciliği de kökünden yıkı­yor, idealizmin de canına okuyor. Ernest Mach gibi tam pozitivist meşhur fizikçiyi büyük şef Lenin “Materyalizm ve Empiriyo-Kritisizm” adlı eserin­de yerden yere vuruyordu. Neden bunu yapıyordu? Ernest Mach, metafi­zik olur korkusuyla atomun varlığını kabul edemeden ölmüş bir fizikçidir. Ogüst Kont da aynı endişeyle hücrenin mevcudiyetini kabul edemeden ölmüştü. Buna rağmen Lenin onu yerin dibine geçiriyor. Çünkü Mach, bilginin elde edilişinde duyusal kanalların etkisini kabul etmişti. Korkmaz’ın materyalizme idealist bir temel kattığını öğrense Moskova’daki mozolesinden kalkar gelir, Korkmaz’ı bu dünyadan tard eder. Benim siste­mimi nasıl berbad edersin, diye. Marks duysa o da Lenin’e destek verir: Bizim yeni yetmeler bizim sistemlerin canına okuyorlar, diye.

Ama Korkmaz yine de o büyük şefleri kandırabilir. Sonunda Alevîliğe öte dünyadaki cenneti kaldırarak onun yerine dünya cenneti kurma fikri­ni yerleştirdim, diye!.. Eh kolay gelsin demek düşer bize. Alevî aydınları ne derler, bilmem.

Latife bir tarafa ne zamandan beri maddeciliğin idealist yönü var­mış? Materyalizm maddeye, sırf görünene ve duyulara dayandığına göre orada ide/fikrin’nin ne işi var veya ide orada yer bulabilir mi? Marksizm ve materyalizm, bilgiyi bir epifenomen (gölge hadise, olayların bir gölge­si) olarak kabul etmiyor mu idi? Çünkü ide/düşünce manevîdir, madde­den öncedir, madde şuursuz olduğu için fildr ve ruh doğuramaz. Kork­maz yeni bir materyalist felsefe mi yaratma peşinde ?!. Materyalizme yeni fıkirci/idealist bir unsur katmış olmuyor mu? Aslında Korkmaz’ı tebrik etmek lâzım. Çünkü 97 yaşında olup halen yaşayan günümüzün en büyük Fransız filozofu Roger Garaudy bile 70 senedir Marksizm ile Hegel felsefesini kaynaştırmak için uğraşıyordu, o bu işi beceremedi. Ama Esat korkmaz “Ne sihirdir, ne keramet/el çabukluğu marifet” kavlince hemen bunu becermiş görünüyor. Bravo doğrusu! Materyalizmin idealist yönü varmış da neden materyalistler ve Marksistler Berklere ve benzer idealistlere söylemediklerini bırakmıyorlar? Bir şeyin inanç yönü metafizik değil mi? İnançta vahiy yok mu? Hatta yerli Marksist ve mad­decilerimizden olan Yılmaz Öner, Max Planck ve Heisenberg gibi Nobel ödüllü büyük fizikçilerin kitaplarını tercüme ederken her paragrafına idealist oldukları düşüncesiyle neden reddiye yazmak zorunda kalıyor? Hatta maddeciliğe en büyük desteği veren ve bir çeşit maddecilik olan pozitivist felsefeyi neden idealist diye tenkit ediyor? Korkmaz'a göre felsefileştirme şeriattan özgürleştirme imiş. O takdirde Eflatun'un ve diğer birçok filozofun sistemlerinin hepsinin materyalist nitelikli olması gerekmez mi? Eh boşuna dememişler, "Yarım imam adamı dinden eder, yarım doktor adamı candan eder." Esat Korkmaz da beş-on felsefe kitabı karıştırmakla zıt felsefe sistemlerini birbirine karıştırmış, Marksist-Leninist ideolojisiyle Alevîleri hem dinden hem de candan etmeye mi ni­yetlenmiştir?

Esat Korkmaz, İslam’daki bu dünyanın geçiciliğini, Alevîlik için de kabul ediyor, bunların İslam’dan geldiğini söyleyemiyor, nefis temizleme/arınma ve “Ölmeden evvel ölmek” gibi önemli ilkeleri Budizm ve benzeri kaynaklara dayandırıyor. Hâlbuki bunlar bizzat Kur’an’da var, zaten Alevî­liğin İslâm’dan başka kaynak aramasına hacet yoktur.

Korkmaz, felsefî bir din olarak gösterdiği Alevîliği “sezgici” bir felsefe olarak da niteliyor. Hani Alevîlik “akılcı” bir din idi. Hani felsefeler hep akılcı olurdu?

Dinsizlik ve maddecilik dünyasının amansız düşmanı Spi­ritualist ve "şeriatçı” Üstâd Eflatun aramıza hoş geldin

Bu vesile ile şunu da burada belirtmekte fayda var: Eflatun, eski Yunan çağında hocası Sokrat’tan sonra Sokrat öncesi materyalist anlayışlara en büyük darbeyi vuran sistemli bir spiritüalist olarak kabul edilir. 0, ruhun maddeden üstün, hâkim ve önce olduğunu ileri süren bir filozoftur. Efla­tun (Platon), ayrıca ruhun bedeni idare ettiğini ve ruhun maddeden önceli­ğini söylerken Yasalar, (Kabalcı yay., İstanbul,1994) adlı kitabında aynı zamanda tam şeriatçılık yapıyor. Zaten Prof. Dr. Teoman Duralı’nın bu konu­da, bu başlıkla Yunanca ana kaynaklara dayanarak yaptığı bir araştırması vardır. Hatta M.S. 2. asırda yaşamış olan tarihçi Numenius’un dediği gibi “Eflatun Yunanca Konuşan bir Musa”dır. Bu ne demektir? Eflatun kendi zamanında hak din olan Musevîlikten azamî ölçüde alıntı yapmıştır. Aslında her filozof kendi devrindeki dinî inançlardan daima tesirler almışlardır.

Eflatun Yasalar adlı kitabında sözleriyle ve hareketleriyle dinsizlik suçu işleyen birisinin, buna şahit olan kişi tarafından yöneticilere bildirilmesini, yöneticilerin de o kişiyi mahkemeye vermesini istiyor. Eğer yönetici görevi­ni yerine getirmez ise yasaların hakkını savunanların o yöneticiyi dinsizlik­ten mahkemeye vermesini söylüyor. Esas sanık suçlu bulunursa ikisinin birden her iki dinsiz hareketini ayrı ayrı cezalandırmasında ısrar ediyor.

Bu kadar da değil. O çok ünlü ve çok büyük filozof Eflatun ne denli müsamahasız ve bir dinsizlik düşmanı göresiniz: Eflatun buyuruyor ki,

“Hapse mahkûm olan dinsiz kişiye hiçbir Özgür kişi yaklaşmasın, yiye­ceğini kölelerden alsın, öldükten sonra da gömülmeden ülke sınırları­nın dışına atılsın; hür bir kişi onu gömmeye kalkışırsa, isteyen onu dinsizlikten mahkemeye versin, (s.400)

İşte Batı düşüncesinin ve yöneldiğimiz Batı medeniyetinin temelini teşkil eden ve hayran olduğumuz Yunan müsamahası ve demokratik an­layışı bu. M.Ö. 4. asırda bu anlayış biraz müsamaha ile karşılanabilir bel­ki, ama 17. asır sonlarında bir büyük filozofun yazdığı tolerans risalesinde yazar dinsizlerin ve Katoliklerin mahkemede şahitliğinin kabul edilme­mesi gerektiğini belirtiyordu. Bu sömürgeci anlayış, şimdi de farklı mı? Buna siz karar verin.

Aristo’nun sistemi de tanınmış felsefe tarihçilerine göre, bir teoloji­den ibarettir. Mesela yedi ciltlik bir batı felsefe tarihi yazan meşhur Fran­sız felsefe tarihçisi ve filozofu Emile Brehier de bu görüştedir.

Yukarıda zikredilen kitabın yazarı Esat Korkmaz, ilkçağ Yunan natüralizmini ve materyalizmini Alevîliğe yamamağa çalıştıktan sonra Alman idealist filozofları Hegel ve Fichte’ye müracaat ediyor. Bunların diyalekti­ğini kullanıyor. Hegel bir ilahiyatçıdır ve koyu bir Protestan’dır. Bütün der­di “mutlak din” dediği Hıristiyanlığı zamanın şartlarına uygun bir şekilde kabul edilebilir, hor görülmeyen bir din haline getirebilmek ve bunun için kendi inançlarını felsefî bir temele oturtabilmektir. Bu sisteminde daima üçlü ilah anlayışına (teslis- trinité) sadık kalmış, hatta onsuz düşüneme­yecek duruma gelmiştir. (S.H. Bolay, Hegel’in İnsana Bakışı, Felsefe Dün­yası, sayı: 30) Hegel’in tez, antitez ve sentez dediği diyalektik esaslar tamamen üçlü Tanrı anlayışını ifade için de kullanılmıştır. (Jean Hyppolite, Hegel’in “Ruhun Fenomenolojisi” kitabının tercümesi, La Phénoméno­logie de VEsprit, II, s.266 v.d., 273 vd., Paris, 1941). Evrenin ve devletin, toplumun ve tarihin kuruluşunu ve yürüyüşünü kültürün oluşumunu bu üçlü çatışma esasına oturtarak izah etmiştir. Hegel Hıristiyanlığı felsefî bir kalıba dökmekle kendi dininden vaz mı geçmiştir? Hayır. Hiçbir zaman. Aksine dinini ve milletini yüceltmekte kullanmıştır. Prusya devletinin resmî filozofu olmuş ve Prusya imparatorluğunu Tanrı (Geist)'nın kurduğu ve dolayısıyla mutlak itaat edilmesi gereken İlahî bir devlet olarak kabul etmiştir.

Tabiî mesele bundan ibaret değil. İdealist Hegel, Fichte ile birlikte Alman nazizminin ve Avrupa faşizminin kurucularıdır. Çünkü Hegel, Hu­kuk Felsefesinin Prensipleri ve Tarihte Akıl adlarıyla Türkçeye çevrilen eser­lerinde ve Tarih Felsefesi Dersleri adlı kitabında dünyayı “Cermenlik/Almanlık” ruhunun idare ettiğini, Cermenlik yoksa dünyanın da olmayaca­ğım söyler.

Faşizme, nazizme her zaman şiddetle karşı olan sosyalistler, Marksistler ne zamandan beri bir faşiste ve bir idealist felsefeciye sığınabiliyor. Üstelik Fichte de ondan farklı değildir. Çünkü Esat Korkmaz’ın sığındığı Fichte’nin “Mutlak Ben”i Bertrand Russell’e göre “Alman Millî Benliği” nden başka bir şey değildir. (Batı Felsefesi Tarihi, Fichte maddesi) Bence de böyledir. Zaten Russel da Fichte’ye iki kocaman ciltlik kitabında yarım sayfa bile ayırmamıştır.

Bu kadar da değil. Yazarımız sonra Nietzsche (Niçe)’ye sığınmış. Onun üst insanı da dünyanın değerler levhasını tersine çevirecek olan kendisi gibi yüksek kalitede olmayan insanları (Filistinliler diye hor gördüğü halk­ları) ortadan kaldıracak (Mesela Yahudilere ve romanlara yaptıkları yok edici uygulamaları gibi) olan seçkin insandır. Onun “üst insanı” aslında Hegel’in ve Fichte’nin Alman ırkçı görüşlerinin yani “Cermenlik ruhu” nun bir başka çeşit ifadesi ve yansımasından ibarettir.

“Vahdet-i vüdûd” da ne imiş? Yaşasın “vahdet-i mevcud

Korkmaz’a göre vahdet-i mevcud, vahdet-i vücud’daki varlık birliğini varlıkların birliğine indirgemiş, böylece İslâm’ın yaradılış inancına en büyüle darbeyi vurmuş!., (s.21) Tabii ki bu ağır darbenin neticesinde İslâm teme­linden çökmüş oluyor? Böyle bir şey var mı dünyada? Vaktiyle T. Fikret de benzer şeyler söylemişti: Ne cehennemlerinde bir galeyan/ Kizbe ancak humk ağlar” diyordu. 1500 senedir, ne filozoflar, ne Marksizm-materyalizm ve ateizm gibi cereyanlar, ne Hıristiyanlık, ne Yahudilik, ne Budizm ve ne de onların ateşli mensupları bütün gayretlerine rağmen İslâm’ı yıkmayı becerebildiler!. Esas ldzb (yalan) onların dediği ve esas humk (ahmaklık) onların ve yeni talkipçilerinin söyledikleri ve yaptıklarıdır.

Esat Korkmaz, korkmaz ya, “tek tanrıcı dinler medenî insan kafasının ürünü”dür, diyor. Alın size çelişki dolu bir söz daha. Bu söz biraz Dürkhe­im kokuyorsa da çoktan itibarını kaybetmiş bir fikir. Eğer tek Tanrılı din­ler insan kafasının ürünü ise, tamamen aklın mahsulü demektir. Bu tak­dirde onların din değil felsefe olması gerekmez mi? Bu takdirde o dinin vahiyle ilgisi olur mu? Öyleyse Esat Korkmaz neden İslâm’ın inancını temelinden yıkmaya uğraşıyor. Bu çelişki değil mi? Elbette değil. Çünkü çelişki, Aristo mantığına göredir. Aristo Mantığı denilen mantık, bizim günlük hayatta kullandığınız tenakuzun yokluğu/çelişmezlik” ilkesine dayanır. Hâlbuki diyalektik mantık çelişkiler ve çatışmalar üzerinde yürür. Bir Marksist de elbette ki çelişkilere dayanarak ilerlemelidir.

Hoş Gelişler ola Protestan İlahiyatçı Filozof Hegel

Hegel de aramıza hoş gelmiş. Ama biraz eli boş gelmişe benziyor.

Esat Korkmaz “korkusuz Jean” gibi, her yere dalarak, peteğini doldur­mak için çeşit çeşit felsefelerin kapısını çalıyor, ama en çok üstad Hegel’den faydalanıyor. Hegel’in kimliğini yukarıda açıkladık. Sisteminin özünü Esat Korkmaz, Alevîliğe yamamaya çalışmış. Hegel’in felsefesinde Geist’in ge­çirdiği çeşitli safhalar, Alevîliğe yama yapılıyor, hatta buna “kaplama” de­mek daha doğru olur. Ama yama veya kaplama da olsa sırıtıyor. Ne de olsa onun büyük üstadı Karl Marx da böyle yapmıştı. Yani Hegel’in “Solcu Hegelci” kolunda iken onun sistemini tersine çevirerek yani “Başı ayak, ayağı baş” yaparak ve Hegel’in ‘‘yabancılaşma” gibi belli başlı kavramlarını oldu­ğu gibi alarak, hatta onlara yeni anlamlar yükleyerek Marksizmin temelle­rini atmıştı. Esat Korkmaz da üstadının yolunda benzer bir şey yapıyor. İsl­âm’ın, İslâm tasavvufunun ve Alevîliğin belli başlı kavramlarını ya tersine çevirerek veya tahrif ederek aynı işi yapmaya çalışıyor. Sonunda Hegel'in bir Protestan Hıristiyan olarak yapmaya yanaşmadığı şeyi yani insanı tanrı­laştırmayı beceriyor. Halbuki Hegel, Din Felsefesi Dersleri isimli eserinde "Âlem ile Allah'ın, Yaradan ile yaratılanın ayrı olduğunu" ilan ediyordu.

Hegel’in Geist dediği şey, Evrensel Akıl veya Evrensel Ruh yani Hıristi­yanlığın Tanrısıdır. Hegel bu kavramla önce evrenin ve ona bağlı olarak tabiatın yaratılışını yani objektif âlemin meydana gelişini izah etmektedir. Bu boş bir kavram değil, tasarlanmış bir ide de değil, her şeyden evvel ide/fikirdir, maddî olmayan, kendilik şuuruna sahip olan bir varlıktır. Hegel’in Mutlak dediği Akıl, hürdür, birdir, ezelî ve ebedî olup sonlu değildir. Tabiat veya evren ise ona göre, maddîdir; bilinçsizdir. Tabiatta ne hürriyet, ne bir­lik, ne de ölümsüzlük vardır. Bundan dolay Evrensel Akıl tabiatı yaratmakla özüne yabancılaşmıştır. Bu, diyalektik işleyişin antitez safhasıdır. Evrensel Akıl, bu yabancılaşmadan, dolayısıyla bu çelişkiden kurtulmak ister. Bu da ruh âlemine ve kendisine dönmekle mümkün olur. Kendisine dönüş yaban­cılaşmaya karşı bir tepki olup Geist’ın kendilik şuurunu tekrar kazanması, tabiatın bilinçsizliğinden kurtulması ve hürriyetini tekrar elde etmesidir. (J.Hippolyte, a.g.e. II, s.l38) Ruh dünyası, insanın ve kültürün dünyasıdır. Bu asliyetine dönüş aynı zamanda ilk belirlenme veya ilk tayin ediliş sayılır. Hatta Hegel, Hristiyanlık Ruhu ve Kaderi adlı eserinde Hz. İbrahim'in oğlu İshak'ı (onlar İshale diyorlar) Allah yolunda gönüllü kurban etmek isteyişi­ni Allah'tan uzaklaşmadan yani kendine yabancılaşmadan kurtulmanın başlangıcı olarak görüyor. (Kierkegaard da Koku ve Titreme'nin baş tarafın­da benzer şeyleri söylüyor.)

Evrensel Akıl tabiatı yani evreni nasıl yarattı sorusuna Hegel şöyle ce­vap veriyor: uTanrı hür eylem olmasıyla yarattı.” Tanrı’nın hür eylem oluşu, bütün İlahî tasarımları içine alan bir belirlenim veya tayin etmektir. Bu da ide’nin dışlaşması, haricileşmesi, yani kendini bildirmek isteyişinin bir te­zahürüdür, yani tabiatı meydana getiriştir. Hegel’e göre yaratma aracısız yani evrenin yardımı olmadan meydana gelmiştir. Eğer Tanrı aracı kullansaydı, Tanrı’nın âlem/evren aracılığı ile varolduğu anlamına gelirdi. Hegel felsefesine göre, aklın âlemi idare etmesi demek, evreni Tanrı’nın yönet­mesi demektir. Aklî olan İlahî olandır, dolayısıyla iyi olandır. (S.H.Bolay, Fel­sefe Dünyasında Gezintiler, Nobel yay., Ankara, 2006, s. 19, 20, 21)

Hegel felsefesinin özü ve metodu kısaca budur. Maksadımız Hegel fel­sefesini anlatmak değil, fakat onu kendisine alet olarak kullananların dü­şündükleriyle bu felsefenin hiçbir alâkası olmadığım anlatmaktır.

Gelelim esas meseleye:

İnsan Tanrı Olabilir mi? İnsana Tanrı denebilir mi?

Materyalistler, Marksistler ve natüralistler, Tanrı’nın varlığını kabullenemedikleri için Onun yerine insanı Tanrı ilân ediyorlar. Bu hususta Hıristi­yanlığın incamation (hulûl) inancından da faydalanıyorlar. Esat Korkmaz da elbette ki kendi ideolojisi istikametinde davranacaktır. Bu gayet tabiîdir. Alevî temsilcilerinden de çok küçük bir azınlık olmakla beraber, böyle düşü­nenler çıkabiliyor. Mesela Cem Dergisi’ni çıkaranlardan Abidin Özgünay, bir yazısında (Mart 1993 sayısı) ve bir röportajında (İzlenim Dergisi, Mayıs 1993 sayısı) “Alevîlikte yaratanla yaratılan ayırımı olmadığını" söylüyordu. Ama buna karşı çıkanlar çoktur. 2009 yılı Hacı Bektaş şenlikleri münasebe­tiyle Cem TV’de 16 Ağustos’ta (17 Ağustos da olabilir) saat 18.00 civarında yapılan bir sohbet programında yazılmadığı için ismini tespit edemediğim bir zat, Aleviliğin problemleri üzerine konuşurken ilk olarak bu meseleyi ele aldı ve şu mealde konuştu: "Biz kendimizi halkımıza iyi anlatamıyoruz, hatta yanlış tanıtıyoruz. Çıkıyor bir takım kimselerimiz, İnsanı Allah kendi suretinde yarattı, öyleyse insan Tanrı'dır diyorlar. Böyle saçma şey olur mu? Şimdi ben tanrı mıyım? Böyle ölmeye mahkûm bir varlık nasıl Tanrı olur? Bunlar, doğru şeyler değil, üstelik halkı kendimizden bu saçmalıklar dolayısıyla soğutuyoruz." Demek ki hakikati gören birçok Alevî aydın var da ses­lerini duyuramıyorlar yahut ötekiler baskın çıkıyorlar.

Yaratıcı ve Yaratılış meselesi

Alevî şairlerin ve düşünürlerin Tanrı’yı ve yaratılışı inkâr ederek insa­nı Tanrı ilan ettikleri iddiasına ileri gelen Alevî şairleri açısından göz gez­direlim. Bakalım bu iddiaya yer veren deyişleri var mıdır? Önce Kaygusuz ile başlayalım:

Kaygusal Abdal Yaradıcı ve Yaratılış hakkında neler söylüyor?

.. .Tecellî eyledi Zâtına İd, Zâtı biliinsün deyü. Esmâ vü sıfâtı kendüsi, kendüsine nâz eyledi. “Kâf u Nûn”a vurup sâz eyledi. Bu kez “Kâf u Nûn” arasında bir ltârhâneyi (işyerini) bünyâd eyledi (kurdu). Cümle yaradılmış bir eksüksüz yerlü yeründe karar tuttu..” (Abdurrahman Güzel, a.g.e., s.311) Burada “Kâf” ü “nûn”dan kasıt nedir, bunu yeni nesiller için birazcık açıklamakta fayda vardır. Allah kâinatı yaratırken “kün/ol’ emrini verdi. Bu emirdeki kef ve nûn harflerinin birbirine bağlanmasıyla “Kün/ol emri çıkar.

İşte bu emrin söz olarak çıkışıyla yaratılış başlamış oluyor. Demek ki Kaygusuz da tanınmış ve ileri gelen bir alevî Pîri olmakla beraber, iddia edilenin aksine ne Allah’ı, ne yaratılışı ne de diğer iman esasların ve iba­detleri inkâr ediyor. Üstelik maddeci bir anlayışla ilgisi de yok. Şu ifadeler de aynı konuda yine Kaygusuz Abdal’ın:

“Zaman-ı evvelde ki bu cihan yog idi. Hale Tebâreke ve Teâlâ hazretleri var idi. Diledi ki bu âlemi halk edip vücûda getire. Evvel Muhammed Mustafa'nın nûrun yaratdı. Ve onun nûrun halk eyledi. Mustafa’nın nûrundan cümle alemi vücuda getirdi. Yeri göğü yaratdı.

Zira eşya fânidür ve hem bâki öldür ki daima kaim oldur. Mutlak Hâlik Lem-Yezâl’dür. (a.g.e., s.313)

 

Bu sözlerde görüldüğü gibi alevî büyükleri ne Yaratıcı’yı ne yaratılışı, ne de ibadeti ve ahreti bir tarafa atıyorlar. Nitekim yukarıdaki metinde ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber’in nûrunun ilk önce yaratılması bütün Osmanlı düşünürlerinde ontolojik ilkedir. Bu hususta hepsi müşterektir.

Acaba Pîr sultan Abdal ne buyuruyor?

Pîr Sultan da diğerlerinden farklı değil. Önceki Alevî büyükleri gibi o da İslâmî esaslara bağlıdır. Öyle olmasa zaten o manevî dünyadan nasîb alamazdı. Aşağıdaki mısralar onun yaratılış ve namaz gibi ibadetler hak­kında nelere inandığını açıkça göstermeye yetecektir:

Hûda halkeyledi bu cân ü teni

Ya nice beslemez gidince beni

Tâ ezelden vermiş kısmetim Ganî

Bu dünyaya gelmezden evvel

***

Hak bizi yoktan var etti

Şükür yoktan vara geldim

Yedi kat Arşta asılı

Kandildeki nûra geldim.

***

Söyler Pîr Sultanım söyler

Hakk’ın birliğini birler

Doğmuş bu âleme nurlar

Nur Muhammed Ali’nindir.

Gelin zikredelim Ganî Hûda’yı

Mü’minler kılar beş vaktin esası

İkrar işitmiş dürür İblis sadası

Onu Hakk’a doğru döndüremezsin

Allah’ım cömertsin cömert, Ganî’sin

Halil gelsin hülle donu biçilsin

Rabbim uyumazken sen ne uyursun

Doğdu seher vakti kalk hâcet dile.

***

Kâdir’sin Sen Allah’ım Sen de Kâdir’sin Üstümüzde dört direkli çadırsın

Çağırdığımız her yerde hâzır ve nâzırsın,

Cümlemiz üstüne yürüyüp gider.

(İlyas Üzüm, Kültürel Kaynaklarına Göre Alevîlik, Horasan yay., İstan­bul, 2002, s.98-114. )

Âşık Veysel’den de bir örnek olsun

Bunlar eskidendi, Onların devrinde böyle düşünülmüş olabilir, çağ­daş ve laik dünyada böyle şeylere yer yoktur, bunlar çağdışılıktır, diyenler olursa çağdaş bir büyük şair/ozan’den örnek verelim Bu örnek de Âşık Veysel’den olsun. Bilindiği gibi Âşık Veysel a’ma idi. Âşık Veysel, ameliyat­la gözlerini açmak isteyen hekime şöyle söylemiştir:

“Gözlerim açılacak olsa, benim öz dünyam yıkılıp gider. Buna razı değilem”

Yani bizim şu maddî gözle gördüğümüz dünyadaki çirkinliklerden kaçıyor, kalb gözüyle gördüğü manevî dünyasından koparılmak istemiyor. Hayret!.. 20. asırda böyle bir anlayış olur muymuş!.. Buna materyalist babalar ne derler, bilmem. Ama Âşık Veysel dahî, Allah’a, yaratılışa ve ahirete inanan bir kul olarak şöyle diyor:

Bu dünyayı kuran mimar

Ne hoş sağlam temel atmış

İnsanlığa ibret için

Kısım kısım kul yaratmış.

                 ……….

Kazması yok, küreği yok

Ustası var, çırağı yok,

Gök kubbenin direği yok, Muallakta bina çatmış.

Bu çark böyle döner durmaz,

Ehl-i aşklar yanar durmaz,

Aşk meyinden kanar durmaz,                                                    '

Sevgi, muhabbet yaratmış

(Y. Bülent Bakiler, Âşık Veysel, Kültür Bak.Yay., Ankara 1989, s.116)

Âşık Veysel'den bir başka örnek

20. asrın büyük ozanı Âşık Veysel, toprağa (maddeye) “sadık yârim” derken, toprağı ve dünyayı Tanrı’nın yarattığını ve toprağa bu özellikleri Allah’ın verdiğini söylüyor, ölmek mecburiyetinde oluşumuzu toprağın sadâkati şeklinde nitelemektedir:

Bu dünyayı sen yarattın girindin,

Her nesnede gösterirsin nakşını.

(Y. Bülent Bakiler, a.g.e., s.120)

Dileğin var ise iste Allah’tan

Almak için uzak gitme topraktan Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan Benim sâdık yârim kara topraktır.

(Y. Bülent Bakiler, a.g.e., s.86)

Bedri Noyan Dedebaba Yaratan ve Yaratılan hakkında neler düşünüyor?

Tanınmış Dede-Baba Doç. Dr. Bedri Noyan merhum da bu konuda müsbet düşünen bir zattır: Ona göre insan Tanrı’nın en şerefli varlığıdır, insanda yaşayan ruh Tanrı’dan bir parça veya bir nefestir. İnsan, gücü nisbetinde, Tanrı’nın bilicilik, işiticilik, güç yetiştiricilik gibi sıfatlarım bulundurmaktadır. Ama bu onun Allah olduğu anlamına gelmez. Diğer taraftan gelenekte yer alan “Allah, Muhammed, Ali” üçlüsü sevgi sırasına göre dizilmiştir. Hiçbir zaman Alevî-Bektaşîler Ali’yi Tanrı yerine koymaz. Ali’yi tanrılaştıranlar “Ali-İlâhîler” adlı bir grup olup bunların Türkiye’de Alevî-Bektaşî kitleyle ilgisi yoktur. (Cemal Şener, Yaşayan Alevîlik, İstan­bul, 1993, s.32 vd.)

Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba şöyle devam ediyor:

Bektaşîlik Tanrıyı evrenin büyük sevgilisi kabul eder. O Sevgili yücedir, yaratıcı ve yapıcıdır. İyilikler güzellikler O’ndandır. Bektaşî’nin Amentüsünde kötülük (şerr) yoktur. “Hayrihî ve hayrihî minAllah-i teâlâ” (İyilik ve yine iyilik yüce sevgilidendir). O’ndan kötülük gelmez.

Her insanın dileği O’nun isteği olmalıdır. Her insan, ruhunu temizleye­rek yücele yücele O’na kavuşmalıdır. Bu büyük Sevgili somut bir varlık değil, herkesin gönlü, aldı ve idrakinin genişliği oranında duyabildiği mantıkî bir güçtür. Aynı zamanda bir idealdir de... Fakat tamamının kavranması hemen hemen olanaksızdır. (Bedri Noyan, Bütün Yönleriy­le Bektaşîlik ve Alevîlik, c.II, Ardıç Yay., Ankara 1999, s. 132)

Edîb Harabî de aynı konuda şöyle söylüyor:

“Kün” dedi var etti kevn ü mekânı,

Bu kudret Hazreti Kibriya’nındır.

“Levlâke levlâk emr-i Sübhânı

Ki âlem Muhammed Mustafa’nındır.

(Bedri Noyan, a.g.e., c.III, s.69)

Bu mısraların yoruma ve izaha ihtiyacı hiç yoktur. Ötesini okuyucu değerlendirsin. Bu misaller ve benzerleri metafiziğin çevrim alanına giri­yor mu, girmiyor mu, okuyucu karar versin.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İsteyenler verdiğimiz kaynakla­ra bakabilirler. Bilhassa Hz. Pir’in eserlerine dikkatle ve tahrif etmeden bakılmalı, eserlerdeki fikirlerin tamamı bütünlüğü içinde değerlendiril­meli. Yoksa herkesin kendisine göre bir cümle alıp onu şairin düşüncesi­nin tamamıymış gibi göstermek, o erenlere ve evliyalara ihanetten başka bir şey olmaz.

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere ne Hacı Bektaş Velî hazretleri­nin ne Abdal Musa’nın, ne Rumeli’nin manevî fatihlerinden olan Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)’nin, ne Kaygusuz Abdal’ın, ne Pîr Sultan Abdal’ın ve ne de diğerlerinin şiirlerinde İslam inançlarının aşan ve onları reddeden veya bu inançları materyalist temele oturtan bir anlayışa rastlamak kolay değildir. Sadece materyalist ve ateistlerin kendi istikametlerinde zorlama­lı ve tahrifli gayretleri var ortada.

Batı dünyasında Rönesanstan itibaren görülen bu köklü dönüşümün zeminini, Hıristiyanlığa sonradan sokulan Üçlü tanrı anlayışı ile Hz. İsa’­nın hem tanrı hem de insan olduğu, Tanrı’nın tarihte ilk ve son defa İsa kılığına girerek insanlığı kurtardığı fikri ve inancı hazırlamıştı.

İnsan nasıl bir varlıktır?

İnsan, akıllı, bilen, düşünen; düşündüklerini genellikle yapabilen, hayal edebilen bir varlıktır. Bilgisini uygular, teknolojiyi meydana getirir, medeniyetleri kurar, yükseltir; sonra da onları yıkar. Tabiata hâkim olmak hırsı içindedir; ama içinde yaşadığı tabiatı tahrip ettiğinin farkına bile neden sonra varabilir. Bunlar kuvvetli taraflarıdır.

Pascal’ın dediği gibi onu bir su damlası, bir buhar tanesi boğabilir. Ruhunun değil, bedeninin bile kontrolü tam elinde değildir. Bir baş ağrı­sına doğru dürüst çare bulamaz. Sahasında dünyaca meşhur bir migren mütehassısı, kendi migrenini tedavi etmekten aciz. Bu, insanın bedeni­ne bile hâkim olamadığını gösterir. Hatta rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi, “insan kendi hayatının bir saniyesine bile hâkim değildir”. Bunlar da onun noksan ve aczini ifade eden tarafları değil midir?

İnsanın noksanlıkları ve zaafları çerçevesinde onun aceleci, hırslı, cimri, vefasız taraflarının çoğu zaman ağır bastığını ilave etmek lâzımdır. İnsan, ihtiraslarını, tutkularını, bağımlılıklarını çoğu zaman yenemez; onların esaretinden ya kurtulamaz veya çok zor kurtulur. Kindardır, unut­kandır. En iyi düşündüğü zaman bile hata yapabilir. Onun için hahamız “Beşer-Şaşar” demiştir. Buna mukabil hahamız Allah’ın kudretini ifade için “Düşmez-kalkmaz bir Allah” tabirini kullanmaktadır. Hata etmek, yanıl­mak, insanın aklının ve mantığının aslî özelliğidir. Hahamız hatanın nasıl faydalı olduğunu da gayet güzel ifade etmiştir: “Her hata bir nakış” İnsa­nın hatasız olamayacağını daima yanılabileceğim Prof. Ömer Ferîd Kam merhum gayet güzel ifade etmiş:

Âkil geçinen güzide nev’in (yani seçkin türün, insanın)

Aldanmağa ihtiyacı vardır.

İnsanla doğan bu eski derdin,

Zannetmeyiniz ilâcı vardır.

İnsan aldanır, aldatır. Bunlar onun zaaflarıdır. Bir taraftan kanaatkârdır, bir taraftan açgözlüdür, doymak bilmez. Çelişkiler, iç çatışmalar, buna­lımlar kumkumasıdır. Nereden geldiğini kâh bilir kâh inkâr eder. Ama ölüm­lüdür, öleceğini bilir. Güney Saut yerlilerinin dediği gibi, insan, daha bir ölüme bile çare bulamamıştır. Ama ebedi olmak, ölümsüz yaşamak için can atar, bu uğurda feda edemeyeceği hiç bir şey yoktur. Onun için canla başla çalışır. Fakat yaptığı makineye hâlâ ne can verebiliyor, ne ruh, ne şuur, ne de sevgi... Ölüm karşısında acizdir: Oturur ağlar, şaşkına döner, uzun süre kendisini toparlamaya çalışır. “Ölenle ölünmez” der ve hayatın de­vam ettiğini anlayarak ona ayak uydurmaya çalışır Sel, zelzele, tsunami vb. olaylar karşısında iyice zavallılaşır. Tabiata hâkim olmak için uğraşan bu yaratığın acınası hali, onun acizliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan  bir gerçektir.. Bir şeyde başarılı olursa, kendisini tanrı ilan eder. Ertesi gün de yerinde yeller eser. Havada uçak sallanmaya başlayınca sığınacak bir üstün varlık arar; firavunun boğulacağını anladığı anda "Musa'nın Tanrı­sına inandım" demesi gibi "Allah" diye bağırmaya başlar, kurtulunca Kur’an'nın sık sık vurguladığı gibi, her şeyi hemen unutur, hemen vefasızlık tarafı ağır basar, hiç bir şey olmamış gibi davranır. Rahmetli Dr. Fehmi Cumalıoğlu bu durumu şöyle ifade etmiş:

Ona göre din, iman safsatadır, hayaldir, tabiattır yaratan

Ne hazin bir gerçektir, “Allah” diye haykırır

Ümidin tükendiği, gücün kaybolduğu an.

Bu, nasıl tanrıdır ki, kendi dertlerine bile doğru dürüst bir çare bula­mıyor. Yemek, içmek, doğmak, ölmek, unutmak, dalgın olmak, aldan­mak, aldatmak gibi noksanlıklardan kurtulamıyor. Zaman zaman oturuyor, düşünüyor ve kendi kendisini yaratamayacağını anlıyor. Bütün bu noksan­lıklar içinde değil bir insanı, değil bir sineği, bir mikrobu bile yaratamayacağını anlıyor, bir mikrobu bile çıplak gözüyle göremiyor. Bunları kontrol bile edemiyor. Sonra ortaya çıkıp tanrılık taslıyor. Hatta bazı ateistler de Tanrı’nın yolduğunu ileri sürdükleri halde Tanrı’ya inanıyorlar. Buna yaşa­yan meşhur alman filozofu Habermas’tan bir örnek verelim:

Habermas İnsan Doğasının Geleceği, (çev. Kaan H. Ökten, Everest Yay., İstanbul, 2007, s. 173) adlı eserinde Frankfurt okulu kurucularından ve okulun başkanlığını yapan Marksist Horkheimer’in şu sözünü naklediyor: “Horkheimer’in bir bütün olarak eleştirel kuram için söylediği şu cümle Adorno için de geçerlidir: Tanrı’nın olmadığını bilir, ama yine de ona inanmayı sürdürür. Örneğin günümüzde Jacques Derrida -başka varsa­yımlardan hareket ettiği halde- benzer bir anlayış içindedir ve bu yüzden gerçekten de Adorno ödülü hak etmiştir”. Demek ki Frankfurt okulunun Marksist bir mensubu bile Tanrı inancından vazgeçememiş. Derrida da aynı yolu takip ettiğine göre çağımız aydınlarının ve bir kısım filozofları­nın dramı da burada bariz olarak kendini gösteriyor.

İnsan neyi ne kadar yaratabilir?

İnsan için “yaratıcı” sıfatı kullanılıyor. İnsanın neyi ne kadar yaratabi­leceği bu husustaki hürriyetinin sahasının ne kadar ve bu hürriyetin sını­rının ne olduğu merak ve tartışma konusudur. Bunun için üstad merhum Arif Nihad Asya’nın Allah’a hitab ederken insanın neleri yaratabileceğini biraz da kapalı bir mizahla şu şiirinde çok güzel ifade etmiştir:

Sen mermeri yaratırsın,

Ben ondan saray yaparım.

Suya ektiğin kamışı,

Keser, biçer ney yaparım.

Yuvada Havva’yı gelin Adem’i güvey yaparsın

Şu mânâsız mesafeyi,

En yaparım, boy yaparım

Yeter ki Sen ver

Ben ondan mutlaka bir şey yaparım.

Sen orada cennet kurarken Ben dünyada köy yaparım

Bir yalıncık (bebek) gönderirsin

Tarar, süsler, Bey yaparım Gökteki öksüz dilimi Bayrağıma Ay yaparım

İşte insanın, Allah'ın yarattıklarına dayanarak yapabilecekleri ve onun kudretinin sının. Malzeme, ham madde yoktan Yaratan’dan, onun üzerine bir şeyler katmak, yaratılmış yaratıktan yani tanrılık peşinde koşan insandan.

***

Fransız filozofu Descartes(1596-1650), kendisinin yaratılması yara­tıcı ve yaratma konusunda şöyle düşünüyor:

Ben kendi kendimi yaratmış olamam; çünkü böyle bir gücüm yok. Bu­nun gibi beni, başka bir insan da yaratmış olamaz. Çünkü o da benim gibi yetersiz ve noksanlıklarla doludur. Öyleyse beni, bütün noksan sıfatlardan uzak olan mükemmel bir varlık yaratmış olmalıdır.

Ben mükemmel olmadığım için bende mükemmellik fileri yok. Bu fikir bana, ancak mükemmel olan üstün bir varlıktan gelmiş olmalıdır...”

Ona göre Tanrı fikri, bize bizden gelemez. Biz kendi kendimizin illeti (sebebi) değiliz. Ancak Allah sebebi kendisinde olan varlıktır. Descartes’in Metafizik Düşünceler ve Felsefenin İlkeleri isimli eserlerinde Tanrı’dan anladığı şudur:

O, sonsuz, ebedî, değişmez, bağımsız, her şeyi en iyi bilir, her şeye gücü yeter. Varolan her şeyi o yaratmıştir. O her an yaratmaktadır, (création continué) O aldanmaz ve aldatmaz, aldanmadığı için Bilgisi tam­dır. Aldatmadığı için de bildirdiği de doğrudur.

Çünkü aldanma ve aldatma noksanlıklarından beri olmayan insana mahsustur. Bilgisi tam olan Tanrı bildirdiğine göre vahyi de temellendir­mek kolaylaşmaktadır.

Tanrı fikri Descartes nazarında, insanda doğuştan gelir. Çünkü Tanrı, insanı yaratırken, onun zihnine kendi varlığının fikrini koymuştur. Tıpkı bir sanatkârın eserinin altına ismini kazıması gibi. Descartes’in Tanrı’sı cisimli değildir (manevîdir, maddî değildir), bizim gibi duyuların yardı­mı ile bilmez ve günah da işlemez (Descartes, Felsefenin İlkeleri, 23).

Bu Descartes’in Tanrısı. Ama, J. Locke, Leibniz, Pascal, Berkley, He­gel, Schleirmacher, Kierkegaard gibi pek çok büyük filozofun Tanrısı da Hıristiyanlığın Tanrı inancının felsefi olarak temellendirilmiş şeklidir. Hatta Alman filozofu Karl Jaspers (Ö.1969) de bütün felsefesinin temeline böy­le Aşkın (evreni aşan) bir varlığı koyar. Ona göre, Allah’a inanılır ve emin olunur.

Whitehead (Ö.1947), evrendeki oluşun, gelişmenin, değişmenin arkasında değişmez “Yaratıcı Güç” vardır der. Ona göre Tanrı, somut de­ğildir; ama somut asallığın temelidir, kendisini devamlı gerçekleştirir. O’nun tabiatı aklîliğin temelidir. Aklı kuran da O’dur.

Bunları niçin söylüyoruz? Felsefeciler sadece birkaç materyalist ve ateist filozoftan ibaret değildir. Esat Korkmaz, maddeci birkaç filozoftan medet ummasına rağmen, onlar yetmemiş İd koyu Hıristiyan filozofların kapısını çalmış ama onların fikirlerini kendisine göre tahrif ederek bunu yapmıştır.

Maddeci felsefelerin dayanakları

Burada bir başka noktaya daha işaret edelim: 18. asır mekanik madde­cileri, kendilerinin Descartes gibi modem felsefenin babası sayılan bir bü­yük filozofa dayandıklarım iddia ediyorlardı. Çünkü Descartes Allah tara­fından yaratılmış iki cevher kabul ediyordu: Ruh ve madde. Descartes “ma­kine hayvan” demişti, 18. asır maddecileri de “Makine insan” diyorlardı.

Başını Büchner’in çektiği 19.asır ortalarında ortaya çıkan vülger, kaba bilimci monist (yahdet-i mevcutçu) maddecilik ise kendisinin Kant’ta da­yandığını söylüyordu. Çünkü Kant Saf Akim Tenkidi adlı kitabında saf akıl fenomenler âlemini bilebilir, numen âlemini bilemez diyordu. Ama aynı filozof, Pratik Aklın Tenkidi adlı kitabında yaptığı hatayı tamir ediyor ve bir ahlak metafiziği yapıyor, numen âlemini iman ile bilebileceğimizi söylüyordu. Bizde bu maddeciliği Türkiye’ye taşıyan Baha Tevfik ve ar­kadaşları 1912’de çıkardıkları Felsefe MecmuasTnm her sayısında Kant felsefesini anlatan ve kendilerinin böyle büyük bir filozoftan kuvvet al­dıklarını söyleyen yazılar yazıyorlardı. Kant püritanizme (zahidliğe) bağ­lı bir ananın çocuğu idi. Nitekim Sadece Aklın Sınırları İçinde Din adlı son eserinde Hıristiyanlığa teslim olmuştu. İşte vülger, kaba materyalizm Kant’ın diğer kitaplarını ve fikirlerini inkar ediyor, Kant biz sadece fenomenler âlemini biliriz dediğine göre biz de sadece bu olaylar ve görünürler âlemini biliriz, ötesini bilemeyiz, onun ötesinde metafizik alem yoktur, olsa da zaten bilinmez, diyorlardı. Böylece onlar da Kant gibi büyük bir filozo­fa dayandıklarını sanıyorlardı.(S.Hayri Bolay, Türkiye'de Ruhçu-Maddeci Görüşlerin Mücadelesi, 5.baskı, Nobel yay., Ankara, 2008)

Esat Korkmaz da Hegel’in diyalektiğini ve evrenin oluşuna dair ana fikrini alırken onun oluşu izahım yarıda kesip, aldıklarını Alevîliğe giydi­riyor, buradan bir maddî dünya tasarımı çıkarıyor.

Bunların örneklerini çoğaltmak mümkündür. Fakat Kur’an’ın dediği gibi, insan önce bir “nutfe” (meni damlası) parçasından yaratıldığına bakmalı, kendi gücünün sınırlarını tayin edebilmelidir. Başaramadığı za­man, eğer tanrılık davasında ise, ağlayıp sızlanmamak, morali bozulma­mak, bunalıma düşmemelidir. Bütün bunlar, noksanlık alâmetleridir. Yok­sa bütün noksanlıklarına rağmen kendisini tanrı ilan ederse firavunlar ve çağımızdaki benzerleri gibi sahte tanrı olmaktan öteye gidemez, otelciler gibi yıkılıp gider. 3500 sene saltanat süren sahte tanrılar olan firavunlar silsilesinden bugün ne kaldı? Bir kaç piramit, birkaç tahnitli ceset veya birkaç granit heykel. Zavallılar kendilerini ebedileştirdiklerini sandılar. Rahmetli Mehmed Akif “Firavunla Yüzyüze” adlı şiirinin sonunda firavu­na şöyle hitap ederek o ebedîlik sevdasının ne olduğunu gayet veciz bir şekilde anlatıyor:

Bileydim ey koca Mısr’ın ilâhı üryanı (çıplak ilahı)

Mezara, heykele ait bütün bu velveleler,

Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:

Evet, bütün beşerin hakkıdır bekâ emeli:

Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten beklemeli

Öyleyse insan, bu zaafları içinde neyi yaratabilir, neyi yaşatabilir? Ölen bir varlığa can, bir makineye sevgi verebiliyor mu? Kendi baş ağrısına, dolayısıyla bedenine bile hâkim olamayan varlığın tanrı olması, ona tanrı denmesi felsefî ve aldı temeli olmayan bir özenti değil midir?

Mutlak varlık denilen Allah, her şeyi mükemmel olan, hiçbir noksan­lığı bulunmayan varlıktır.

“Yaratan-Yaratılmış ayırımı olmaması” fikri de insana yaratıcılık izafe edilmesinden ileri gelen bir fikirdir. İnsanın yaratıcılığı Arif Nihad Asya  merhumun yukarıda dediği gibi Allah’ın yarattığı mermerden meselâ, saray veya heykel yapmasından ibarettir.

Milattan 500 sene önce Ksenofanes “Allah vardır, birdir, doğmamıştır, doğurmamıştır” diyordu. Sonra da insan şeklinde tanrı heykeli yapıp on­lara tapanlara şöyle sesleniyordu: ‘Öküzler de resim yapabilseler, onlar da tanrılarım öküz şeklinde yapardı.’ (Yani ‘öküzlük yapmayın’ demek isti­yordu!)

Kur’an-ı Kerim’de mutlak varlığın en mükemmel ifadesi vardır.

De ki: Allah birdir. Her şey ona muhtaçtır. O kimseye muhtaç değildir. O doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey, O’nun dengi olamaz”. (İhlas Suresi)

Süleyman Çelebi de şöyle diyordu:

“Cümle âlem yoğ iken ol var idi

Yaradılmışdan ganî cebbâr idi”

“Ol! dedi bir kerre var oldu cihan

Olma, derse, mahvolur ol dem heman”

***

Demek ki tanrılık sevdasında olan insanın durumu bu, akıbeti de belli. Korkmazların insanı ve tabiatı tanrılaştırması meseleyi halletmiyor. Üze­rinde yaşadığımız dünyanın tanrısı insandır denilse bile, ışık hızıyla bir milyar sene önceki görüntüsü bir milyar ışık senesinde dünyamıza ulaşan bir yıldızın, kâinatın Tanrısı kim? Tanrı denilen insan milyonlarca sene sonra uzayın birkaç metrekarelik bir yerine yeni adımını attı, ötesine ne zaman varacak? Tanrı- insanların değil, dünyanın Ömrü buna yetecek mi?

Geçmişteki ve günümüzdeki Alevî ve Bektâşî büyüklerinin fikirleri de gösteriyor İd bazı Idşiler, Alevîliğe ve Bektâşîliğe bühtan ederken onu ken­di ideolojilerine alet etmek istiyorlar. Cansız ve şuursuz tabiatı tanrılaştır­maya çalışan Korkmaz, bu tahrifi o kadar ileri götürüyor ki İslâm tasavvu­funun “Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i terk” ilkesini tersine çevirip Hegel diyalektiğinden de faydalanarak ahiret hayatını inkâra çeviriyor, sonra da son aşamada Alevîliği nihilist bir anlayışa sürüklemeye çalışıyor. Hâlbuki “terk-i dünya” ilkesi seyr-i sülûkta “mâsiva” denilen dünyaya tapmaktan kalbi arındırmaktır. Zaten mürid, dünyanın ve hayatın içinde yaşıyor. İşle­rini aksatmıyor, ama gönlü Allah iledir. İkinci aşamada yani ahiret hayatı­nı, ceza endişesini de bir kenara bırakıp Allah’a daha çok yakınlık kazan­maya çalışmasıdır. Üçüncü aşamada ise her yerde ve her saniye Allah’ı düşünür ve her varlıkta O’nun kudretinin izlerini görür hale gelmesidir. Yunus’un ve diğer mutasavvıf şairlerin şiirlerinde bu gayet açıktır.

Nitekim Yunus’tan bazı örnekler bunu ifadeye yetse gerek. Şu kıt’a da bir başka ifadesidir:

Âşık yunus Seni ister

Lütfeyle cemalini göster

Cemalini gören âşıklar,

Ebedî ölmez Allah’ım,                                                                        .

Kaygusuz Abdal’ın yukarıda geçen ifadesi bu tahrifatı yalanlamaya yeter de artar bile!. Aynı ifadeleri tekrar okumakta fayda vardır:

Ehlü’llah Halt cemaline âşıkdürler. Anınçün onlara dünya ve ahret haramdür. Onlar ne dünya içün şâd olur, ne de ahret içün korku çekerler. (a.g.e., s.37),

Bu davranışlara karşı olan Alevî ve Bektaşî temsilcilerinin ve araştırı­cılarının bu konuda, muhalefet seslerini yükseltmeleri lâzım. Yoksa inanç­larındaki samimiyeti nasıl isbat edecekler?

-------------------------------------------- 

[i] Dinî Araştırmalar, Ocak-Nisan 2009, Cilt: 12, s. 33, ss. 161-204.

[ii] Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, Sistematik Felsefe ve Mantık Anabilim Dalı Emeldi Öğretim Üyesi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

41880312