27 Temmuz 2021

Prof.Dr. Saadettin YILDIZ

1. GİRİŞ

 “Dünya görüşü” ile,  belli bir gayeye hizmet  için  esaslı bir fikir birikimine sahip olan aydın bir insanın, bütün duyuş, düşünüş ve faaliyetine temel teşkil eden ana tavrını ve bu tavrın gerektirdiği yol ve yordamı tesbit edebilme-uygulayabilme gücü ve anlayışını kastediyoruz. Bu anlamda dünya görüşü,  düşünen bir insanın  bütünüyle "varlık"ı  idrak ediş tarzı olarak da özetlenebilir.[1]

Kavram, insanı bütünüyle kuşatabilecek genişliktedir ve bu genişlikten dolayı da  bir insanın “dünya görüşü”nden bahsedebilmek için onun, a) mizâcına, b) bilgi seviyesine ve kültür sermayesine, c) bilgi ve kültürünün beslendiği kaynaklara, d) yaşadığı devrin şartlarına; kısacası kök mirasına, sosyal çevresine ve onu kuşatan zamana bakmak mecburiyeti doğmaktadır. Mizaç, bilgi seviyesi ve kültür sermayesi bakımından yeterli donanıma sahip olmayan bir insanın, günlük hayatı algılamada kendine mahsusluklar bulunsa bile, esaslı bir dünya görüşüne sahip olabilmesi mümkün değildir.

2. MEHMED AKİF’İN DÜNYA GÖRÜŞÜ

Bu ölçüye göre, Âkif'in dünya görüşünden söz edebilmemiz için, şu birkaç soruya cevap vermemiz gerekiyor:

2.1. Mehmed Âkif,  belli bir dâvâyı her şart altında ve sonuna kadar götürebilecek bir mizaca sahip miydi?

Bu soruyu çok sade iki örnekle örnekle cevaplayabiliriz:

a) 1913’te, zamanın Umûr-ı Baytâriyye Müdürü Abdullah Efendi haksız yere azledilir. Aslında Âkif, cimri olduğu gerekçesiyle, muavinliğini yapmakta olduğu Abdullah Efendi'yi pek de sevmemektedir; hatta onun yerine kendisinin müdür olma ihtimali de vardır. Fakat Âkif, onun haksızlığa uğradığını düşünür ve yirmi yıllık devlet memuriyetinden istifa eder. Kendisine birçok kolaylıklar getiren bir statüyü bir prensip uğruna terk etmek, elbette, sağlam bir mizaca sahip olan insanların kârıdır. Böyle bir şeyi “yaparım” demek kolaydır da gerçekleştirmek çok zordur.

 b) Aynı yıllarda söylediği[2]:           

            Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...

            Alçak bir ölüm varsa emînim budur ancak!

            Dünyâda inanmam hani görsem de gözümle:

            İmânı olan kimse gebermez bu ölümle[3]

mısraları da gösteriyor ki, Âkif ye'se düşmeyi, azmi terk etmeyi "alçalmak", öyle ölmeyi ise "gebermek" kabul edecek kadar azimli ve kararlı, endişeleri olan ve başkalarının dertlerini dert edinebilen sağlam karakterli bir insandır.

2.2. Âkif’in kültür ve bilgisi hangi seviyedeydi? Hangi kaynaklardan beslendi?

Mehmed Âkif’in resmî öğrenim hayatı daha dört yaşındayken başlamış, 1893 yılına kadar sürmüştür. Mahalle mektebinde başlayan bu öğrenim,  Mülkiye Mektebi’ne kadar uzanır. Fakat bu sırada babası vefat eder, kısa bir süre sonra da Sarıgüzel’deki evleri yanar. Öğrenime devam imkânını kaybeden Âkif, Mülkiye’den ayrılma noktasındayken, Mülkiye’ye bağlı Halkalı Baytar Mektebi’ne yatılı öğrenci olarak kabul edilir ve 1893’te birincilikle mezun olur. Bu okullarda, bilgili, ilmî disipline sahip, bir kısmı Avrupa’da öğrenim görmüş olan hocalardan çok faydalanmıştır.

Resmî öğrenimi bir koldan sürerken, oğlunun iyi yetişmesine çok önem veren babası İpekli Tâhir Hoca, özel öğrenim kanalını da iyi işletir: Ona kendisi Arapça öğretir, Akaid dersleri verir; başka hocalardan da Arapça, Farsça, Kavaid dersleri almasını temin eder. Bu sayede, Kur’ân’ı  Türkçeye tercüme edecek kadar Arapça, Sâdî’yi rahat anlayacak kadar Farsça öğrenir. Okulda aldığı Fransızca bilgisini kendi kendine geliştirmek suretiyle, Hugo ve Lamartine’i  okuyup yorumlayacak kadar  da Fransızcaya hakim olur.

Ayrıca, Rusya Türklerinden Abdürreşid İbrahim, Afganlı Cemaleddin, Mısırlı Şeyh Muhammed Abduh gibi, İslâm birliği idealinin önderlerini takip etmek suretiyle duygu ve düşüncelerini felsefî ve ideolojik temele oturtur; Ziyâ Gökalp, Şemseddin Günaltay, Ferid Kam, Yusuf Akçura gibi Türkçü-İslâmcı mütefekkirlerle fikir alış verişinde bulunur. Fikren anlaşamadığı aydınlardan da faydalandığı muhakkaktır. Âkif, "belâ günleri"nde yetişti; belânın tasvir edilemeyecek kadar çoğaldığı bir zamanda yazdı. Yazdıklarının arkasında o belânın bilediği keskin bir "ruhî direniş" vardır. Gerçekten Âkif, direnen, zaman zaman bunalsa da asla ye'se düşmeyen bir insandı. (Ömrünün son yılları ise neye karşı direneceğini bilemeyip kendi içine  döndüğü hüsran yıllarıdır.)

 

2.3.Âkif’in yaşadığı devrin şartları nasıldı? O, bu şartlar karşısında nasıl bir tavır almıştır?

Tanzimat hareketiyle aydınlar kadrosunu da yetiştiren yenileşme-değişme anlayışının toplumun her kesiminde meydana getirdiği çalkantı, Âkif'in çocukluk ve gençlik devresi olan 1873 - 1893 arasında doruk noktasına erişmiş, tereddütler artmış, dejenere tipler çoğalmış; karşı düşünceler de gelişmişti.

Safahât’ı oluşturan şiirlerinin daha hızlı bir tempoyla kaleme alınmaya başlandığı 1910’lardan sonra ise geniş Osmanlı topraklarının muhtelif köşelerinde sosyal ve siyasî yangınlar baş göstermişti: İçerde çeşit çeşit fitne kaynarken, dışarıdan da savaş çığlıkları geliyordu. Millet, 1911’lerden itibaren tam bir ateş çemberine düşmüş ve 9 Eylül 1922 tarihine kadar sürecek bir savaş yangını her tarafı sarmıştı. Sina’dan Kafkas’a, Galiçya’dan Yemen’e, oradan Trablus’a sıçrayan, Anadolu’yu dört bucaktan saran, yüzlerce cephesi, yüzlerce tarafı bulunan bir savaş... Paylaşılan topraklar, yakılan insanlar, yırtılan bayraklar ve paramparça olan Cihan İmparatorluğu...

Yani, hamiyyet sahibi her aydın kimseyi bir şeyler yapmaya mecbur edecek bir ortam fazlasıyla vardır. Âkif de şartların gerektirdiği doğrultuda duyup düşünmüş, fakat bununla yetinmeyerek, gizli-açık her türlü aksiyonun da tamamen içinde yer almıştır. O, gerek mizaç, bilgi ve kültür, gerek içinde yaşadığı ortam bakımından, kendi devrinin akışı içinde belli bir tavırla yer alabilecek donanıma sahip bir aydındır.

3. MEHMED ÂKİF’İN DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN ANA KARAKTERİ

Mehmet Âkif’in dünya görüşünün kalın çizgisi İslâm birliği ideali’dir. Onun ideal edindiği  "İslâm birliği"ni, aşağıya aldığımız görüşleri doğrultusunda değerlendirmek gerekir. Çünkü Âkif gibi, idealleri bazan sanatının önüne bile geçen, fakat “zor zamanın çok yönlülüğü”nü de yaşamak zorunda kalan sanatçıların -günlük gazetelerde çıkanlar dahil- bütün yazılarıyla değerlendirilmeleri şarttır. Bu tip sanatçıları sadece en çok bilinen eserleriyle değerlendirmek hem bilgi yanlışlarına hem de yanlış anlaşılmalara sebep olabilir:

"İmdi teşkilât-ı ictimaiye-i cihanın en mükemmel tarzı cem'iyyet-i beşeriyyeyi millet itibarıyle tasnif etmekten ibaret bulunduğu kabul edilince islâmî hakikatlerin en parlak surette tezahür etmesine ve en iyi bir yolda tatbik olunmasına müsait yegâne muhitin de milletlere ayrılmış cem'iyyet-i beşeriyyeden başkası olamamak tabiîdir. 

Kezâlik millet esası üzerine müteşekkil bir cem'iyyetin tekemmülü kendisini meydana getiren ferdin tekemmülüne vâbeste bulunmak ne kadar bedî ise islâmın tekemmül-i ferdîyi aramakta olması da aynıyle öyledir.

İmdi o ferd; Türk, Arap, Acem yahut Hind milliyetlerinden birine mensup ise kendi teâzüd-i millîsine hâris olduğu kadar islâm teâzüd-i beynelmilelîsine de hâris olmak suretiyle iyi bir Türk, iyi bir Arap, iyi bir Acem, iyi bir Hindli olacak; zira bu iki teâzüdden birinin diğeri için tabiî bir mütemmim olduğunu bilecek.

Şunu da ilâve edelim ki: İslâm ebnâ-yı beşer arasında mevcut ırk ve menşe tefâvütünü kabul etmemekle  insanı ırka bağlı bir unsur değil, ictimâî, siyasî bir unsur telâkkî ettiğini isbat etmiş oluyor.

(...)

O halde islâmî mebde'leri milliyeti inkâr ediyor, hatta, kuvvetten düşü(rü)yor, tarzında tefsire hiçbir surette imkân yoktur.

(...)

Şu halde islâmı, kavmiyyete alelıtlak muhalif görmek vücûdu tasavvur edilecek hataların en büyüklerindendir."[4]

Bu alıntının ana unsurları şunlardır:

1-Dünyanın sosyal teşkilatlanmasında en mükemmel tarz, toplumların millet esasına göre tasnifidir. 2-Konuya böyle bakılınca, İslâmî hakikatlerin uygulanabileceği en uygun ortam da milletlere ayrılmış toplumlardır. 3-Millet esasına dayalı toplumun gelişmesi ferdî gelişmişliğe bağlı bulunduğu gibi İslâm da ferdî olgunluğu / gelişmeyi arar. 4)Sözü edilen fert hangi millete mensup ise o kendi millî kanadını gözettiği kadar  İslâmın beynelmilel kanadını da gözetmek suretiyle  iyi bir Türk, iyi bir Arap vb. olur; çünkü bu iki kanadın biri diğeri için tamamlayıcı unsurdur. 5-İslâmın insan oğlunda mevcut olan ırk ve menşe farklılığını kabul etmemesi, onu ırka bağlı bir unsur olarak değil, sosyal-siyasal bir unsur saymasındandır. 6-Öyleyse İslâmî ilkelerin milliyeti inkâr ettiği, kuvvetten düşürdüğü yolundaki yorumlar yanlıştır. 7-Sonuç olarak, “İslâm kavmiyete alelıtlak (mutlaka, kayıtsız şartsız) muhaliftir” demek tasavvur edilebilecek en büyük hatalardandır.

Görüldüğü gibi burada söyledikleri, Âkif’in milliyete tümüyle karşı olduğu hakkındaki yaygın kanaatin gözden geçirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. “Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber” diyen de “Kahraman ırkıma bir gül…” diyen de odur. Bu durum, onun önceliklerini ortama göre belirlediği anlamına gelir.

Hamdullah Suphi Bey'in Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada kullandığı "kendileri milliyetperverliğin daima aleyhinde..." ifadesine verdiği cevap da söylediklerimizi destekler mahiyettedir:

"HAMDULLAH SUBHİ B. (Antalya) — (...) Yemin ederim. Bütün milletim arasında ge­çirdiğim hayatta muayyen itikada mâlik olanlara dindarane hürmet göstermişimdir. Misal olarak söylüyorum. Aranızda Burdur mebusu muhteremi Mehmed Akif Beyle ben birbirine mütenakız görülen bir yolda senelerce çarpıştık. Kendileri milliyetperverliğin daima aleyhinde enfes şiirler yazmışlardır.

MEHMED ÂKİF B. (Burdur) — Ben kavmiyet aleyhinde bir adamım, milliyet aleyhinde değil!.

HAMDULLAH SUBHİ B. (Antalya) — Evet efendim; kavmiyet aleyhinde."[5]

***

Âkif’in islâm birliği idealine bağlanışının iki ana kaynağı vardır: a) Aile ortamı ve okul, b) İslamcı düşünürler ve eserleri.

İçinde yetiştiği çevrenin en önemli unsuru -iyi tahsil görmüş bir baba ve tam inanmış bir anne ekseninde- ailesidir. Yüksek öğrenimini bitirdiğinde Kur’ân’ı da hıfzetmiş bulunan Âkif, hem aile hem de okul çevresinden kuvvetli bir dinî terbiye alma şansına kavuşmuştu: “İlk dinî terbiyemi veren ev ve mahalle, iptidaî, rüşdî tahsilde aldığım telkinler olmuştur. Bilhassa evin bu husustaki tesiri büyüktür. Annem çok âbid ve zâhid bir hanımdı. Babam da öyle... Her ikisinin de dinî salâbetleri vardı. İbadetin vecdini, zevkini, heyecanını tatmışlardı.”[6]

“Babam Fatih Müderrislerinden İpekli Hoca Tahir Efendi merhumdur ki, benim hem Babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim”[7]

Tanzimat döneminden itibaren, gerek Türk dünyasının, gerekse bütünüyle İslâm âleminin içinde bulunduğu sıkıntılı duruma çare arama çalışmaları, farklı düşünce odaklarının doğmasını kaçınılmaz kılmış; çok sayıda “çare grubu” ortaya çıkmıştı… Bunların arasında, çağı okumak, mevcut durumu yorumlamak bakımından esaslı görüşler üretebilen üç grup vardır ki siyaset, bilim ve kültür hayatımızda hayli etkili olmuş; -hiç kuşkusuz- düşünce dünyamızı yönlendirmiştir:

a) Osmanlı Devletini (Devlet-i Aliyyeyi) mutlaka ayakta tutmak ve çeşitli unsurlardan meydana gelen bünyenin dağılmasını önlemek gerektiğine, bunun için de Batı medeniyetine dahil olmanın zorunluluğuna inanan Garpçı-Osmanlıcı

b) İmparatorluğa bağlı olan olmayan bütün müslüman unsurları kavmiyet ayrımı yapmaksızın bir araya getirmek, siyasî birliklerini temin etmek, bu mümkün değilse gönül birliği tesis etmek suretiyle, İslâm âlemini huzura kavuşturmak emelini güden İslâmcı [8]

c) Dağılmanın an meselesi olduğunu kabul eden, aslî unsur olarak Türklüğün millî bir devlet yapısı içinde teşkilatlanması ve bütün Türklerin öncelikle kültür bağlarıyla birbirine bağlanması, hatta zaman içinde siyasî birliğin de tesis edilmesi gerektiğini savunan -bir bakıma- elde tutulabilecek son kalenin Türk unsurunca kurulacak millî bir devlet olduğunu da az çok hissetmeye başlayan Türkçü-Turancı

Yetişme tarzından dolayı İslamcı grup içinde yer almaya zaten hazır olan Âkif’in, İslam birliği idealine fikir seviyesinde bağlanışında, aile ve okul çevresine ilaveten, İslâm birliğini hem fikir hem de siyaset planında savunan bazı ideoloji-fikir ve aksiyon adamlarının da önemli etkileri vardır. Bunlardan ilki Rusya Türklerinden Abdürreşid İbrahim (1853-1944)’dir.[9]

Bütün Müslüman Türklerin “Türkiye” adı altında birleştirilmesini -İslâm birliği idealinin bir rüknü olarak- gaye edinmiş bir aksiyon adamı olan, bu hedefin peşinde Japonya dahil bütün şarkı dolaşan Abdürreşid İbrahim, 1908’de Türkiye’ye gelerek vaazlar verdi ve İslam birliği dâvâsını anlattı.  Sırât-ı Müstakîm dergisine yazılar da yazan Abdürreşid İbrahim, Âkif’i çok etkiledi. Safahât’ın ikinci kitabı olan Süleymâniye Kürsüsünde ve dördüncü kitabı olan Fâtih Kürsüsünde adlı iki kitabında konuşan ve İslâm dünyasının sıkıntılarını, çekişmelerini, geri kalmışlığını dile getiren “vâiz” bu Abdürreşid Efendi’dir.

(Devamı var)

 

 

[1] TDK Güncel Sözlük, “dünya görüşü” kavramını -evreni, hayatı ve insanı merkeze alan ve geniş açılı bir yaklaşımla- “Evrenin ve hayatın anlamını, amacını, değerini, insan varlığını ve davranışlarını bütünüyle kavramaya çalışan genel düşünce.” şeklinde açıklıyor.

[2] Bu yazıda, Safahât'ın İnkılâp ve Aka Kitabevleri tarafından 1966 yılında İstanbul'da yapılan "Yedinci Basım"ı esas alınmıştır. Verilen sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[3] Hakkın Sesleri,  s.209

[4] Sebilü'r-reşad,  S. 380,  s.292'den nakleden: İsmail Hakkı Şengüler,  Açıklamalı Mehmed Âkif Külliyatı, İstanbul, 1992, s.267-268

[5] Devre : I İçtima Senesi: 2 Yüz Altmış İkinci İçtima, 20.2.1338 Pazartesi, İkinci Celse, T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Cilt : 17 s.72

[6] İsmail Hakkı Şengüler, a.e. 1992, s.23

[7] Şair, Hakkın kitabındaki "Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk, / Bak, nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk"  beytine yukarıdaki notu koymuştur. (Bk. Hakkın Sesleri,  s.203)

[8] Bu grup içinde, İslâm birliğinin ancak Türk milletinin liderliğinde gerçekleşebileceği kanaatini taşıyan, dolayısıyla “Müslüman-Türk imtizacı”nı hedefleyen aydınların da bulunduğuna dikkat etmek gerekir.

[9] 1853 yılında Sibirya'da doğdu.  Mekke ve Medine'de medrese tahsili yaptı. Birçok müslüman ülkesini gezdi. İstanbul'a gelip Genç Osmanlılarla görüştü. Ülkesine dönerek İstanbul'da gördüğü mekteplere benzer mektep açtı. Türkiye'yi tanıtan ve buraya göçü teşvik eden faaliyetlerinden dolayı rahatsız edilince Japonya'ya geçti (1905). II. Meşrutiyet'in ilanı üzerine İstanbul'a geldi, Türkiye'nin önderliğinde bir İslâm birliği kurulması için gayret gösterdi. II.Dünya savaşından az önce yerleştiği Japonya'da 1944'te öldü. (Bk. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi,  Cilt: I,  Dergâh Yayınları. İstanbul, 1977, s.22-23.)

Abdürreşid İbrahim, kendi mensubiyeti hakkında şunları söylemektedir: “Ben an-asl Tatar olduğumdan... Vakıa Türk, Tatar diye ayıracak bir şey yoktur; lâkin son vakitlerde Türkiye’de edebiyatın terakkîsi ve birçok kitapların intişarı sebebiyle buradaki lisan hayli nezaket kesbetmiştir. Bizim Tatarların lisanı ise henüz terakkîye başlamış bulunuyor.” (İstanbul’da Mart 1910’da verdiği “Şark Müslümanlarının Ahvâli”  konulu konferans metninden. Sırât-ı Müstakîm, 18 R.Evvel 328-17 Mart 326 (1910), S.82, s.67)

Bu yazarın diğer makaleleri