27 Temmuz 2021

 

Prof.Dr. Saadettin YILDIZ 

.......................

  

2.2. Gazeteci Âkif ve Millî Mücadele         

27 Ağustos 1908’de, Ebülûlâ Mardin ve Eşref Edip Fergan’ın sahibi bulundukları Sırât-ı Müstakîm  dergisi yayına başlamıştı.  Haftalık çıkan bu derginin başyazarı Âkif’ti. Şiirleri, çeşitli konularda kaleme aldığı yazıları ve tercümeleri büyük ilgiyle karşılanıyordu. Dergi, 8 Mart 1912 tarihinden itibaren (183. sayı) Sebilürreşad adını almıştır. Bu safhada sahibi Eşref Edip’tir. Âkif de yazılarına devam etmektedir.         

İslâm dünyasının birlik olması fikrini benimseyen bu dergi, ülkenin içinde bulunduğu karmaşa ve her türlü tehlike karşısında son derece hassasiyet göstermektedir. Dergi, Millî Mücadele’yi de samimiyet ve cesaretle desteklemiştir. “1920 yılı başından itibaren, Sebîlürreşâd dergisinin idarehanesi, millî mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla İstanbul’daki yakınları arasındaki haberleşmenin ve gizli haberleşmelerin merkezi olmuştu.Gazeteler ve mektuplar dergi vâsıtası ile Anadolu’ya gidiyor ve İstanbul’a geliyordu.[1]         

Yazdıklarının yanında, çeşitli temaslarıyla  Millî Mücadeleye destek sağlayan Âkif, İstanbul’da işgal kuvvetlerinin baskılarıyla daha sık karşılaşmaya başlamıştı. Gerek geniş halk kitleleri ve gerekse asker üzerinde bariz etkileri olan şairin bir şekilde susturulması an meselesiydi. Tam bu sıralarda, Ankara’dan davet geldi. Mustafa Kemal Paşa, Âkif’in Ankara’ya gelmesini ve  Sebîlürreşad’ın Ankara’da çıkarılmasını istiyordu. Daveti tereddütsüz kabul etti ve 10 Nisan sabahı, oğlu Emin’i de yanına alarak, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’le birlikte, İzmit-Adapazarı-Eskişehir hattını takip etmek üzere yola çıktı. Eskişehir-Ankara arasını trenle katettiler. 24 Nisan 1920 Cumartesi günü Ankara’ya vardılar. TBMM bir gün önce açılmıştı.         

Âkif’in, arkasından gelmesini tembihlediği Eşref Edip, derginin klişesini de alarak İstanbul’dan ayrıldı. İstanbul’da çıkan son sayı 6 Mayıs 1921 tarihli 463. sayı idi. Derginin daha sonraki yayın macerası şöyledir: 

a) 464-466. sayılar (25 Kasım 1920-13 Aralık 1920), Kastamonu

b) 467-489. sayılar (3 Şubat 1921-24 Temmuz 1921), Ankara

c) 490. sayı (24 Eylül 1921), Kayseri

d) 491-527. sayılar (10 Aralık 1921-22 Nisan 1923), Ankara

e) 528-641. sayılar (16 Mayıs 1923-5 Mart 1925) İstanbul

 

Âkif’in Kastamonu ve kazalarında yaptığı konuşmalar dergide yayınlanmış ve çok büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. 464. sayının birkaç kere basılıp Anadolu’ya ve askeri birliklere dağıtılmış olması bu ilginin en sağlam delilidir. 

         

2.3. Hatip Âkif ve Millî Mücadele         

Âkif’in iki konuşması çok önemlidir. Bunlardan biri, Ankara’ya geçmeden önce Zağnos Paşa camiinde,  Cuma’dan sonraki vaazıdır. Bu konuşma büyük bir heyecan uyandırmış, daha sonra Yunanlıların Balıkesir’i işgali sırasında halkın hafızasında hep tazelenmiştir: 

Cihan alt üst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!

Hayât elbette hakkın, lâkin ettir  haykırıp ihkak;

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da’vâ-yı istihkak.

Bu milyarlarca da’vâdan ki inler dağlar, enginler;

Oturmuş, ağlayan âvâre bir mazlûmu kim dinler?[2] 

 

mısralarını okuyarak başladığı bu konuşma, birlik-beraberlik ihtiyacından, şahsî menfaatlerin bir tarafa bırakılması gerektiğinden söz etmiş  ve sözlerini şöyle bitirmiştir: “Cemâat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye, bir fârize-i dîniye vardır ki onu ifâ hususunda zerre kadar ihmal göstermek câiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i nâmus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak kadın, erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar... her ferd için farz-ı ayn olduğu, bir lâhza hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes vüs’ünü sarf ile mükelleftir. (...) Rumeli’yi baştan başa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdir. O kahraman ecdâdın torunları olduğunuzu isbât etmelisiniz. (...) İnşâallah bu şân ü şeref kıyâmete kadar artar gider. İnşâallah vatanımızın haysiyeti, istiklâli, saâdeti, refâhı, ümrânı dünyâlar durdukça masûn ve mahfuz kalır.”         

Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği bir vaazdan aldığımız şu cümleler, Âkif’in vaazlarının özünü ortaya koymaktadır: 

“... Milletler topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor ve yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki râbıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına düştüğü zaman yıkılır.” [3] 

Onun bu çalışmaları, İslâm dünyasının -Türkiyesiz ayakta kalamayacağına kesin inandığı için- öncelikle Türk’ü ayağa kaldırma amacına hizmet içindir.

 

2.4. Seyyah Âkif ve Millî Mücadele 

Âkif, baştan beri, Devletin kendisine verdiği her türlü görevi, hiç tereddüt etmeden, kabul etmiş; Berlin'den Hicaz'a kadar uzanan geniş bir coğrafyada seyahatlere katılmış ve özellikle Osmanlı aleyhtarı faaliyetlere kolayca katılmaya başlayan Arap dünyasını uyandırmak için gayret göstermiştir. 

En anlamlı seyahati, hiç şüphesiz, Millî Mücadele’ye tam destek vermek üzere İstanbul’dan Ankara’ya gidişidir. Ankara’ya varır varmaz faaliyetlerine başlamış, halkı uyarmak, meselenin farkında olmayan aydınları uyandırmak,  askerin moralini diri tutmak.. amacıyla muhtelif yerlere seyahat etti: Kastamonu, Eskişehir, Konya, Afyon, Antalya, Burdur, Sandıklı, Dinar... Her gittiği yerde, halka doğrudan hitap etme fırsatlarını değerlendirmiş; toplum üzerinde etkili olabilecek kimselerle görüşmüş, onların Millî Mücadele’ye destek konusunda ikna edilmelerini hep mühimsemiştir.

 

2.5. Politikacı Âkif ve Millî Mücadele 

Âkif, iki yerde birden milletvekili seçildi. Burdur ve Biga. Burdur’dan seçildiğine dair mazbata 5 Haziran 1920’de, Biga’dan seçildiğine dair mazbata da 3 Temmuz’da meclise gelmişti. Burdur’dan seçilmesi, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine olmuştur. Bigalılar ise –büyük ihtimalle Balıkesir hitabesinin etkisiyle- onu birinci sırada seçtiler. Ancak, Âkif, Burdur’a daha önce gidip temaslarda bulunmuş olduğu için, Biga milletvekilliğinden istifa ederek Burdur’u tercih etti. 

Fakat politika hiç sevmemiş, Meclis çalışmalarında fazla bir faaliyeti olmamıştır. “Gerçekte o en çok Millet Meclisi âzâlarının bir kısmında beliren ihtiraslardan, politika cambazlığı arzularından, hele dedikodu sevgisinden nefret duyuyordu.”[4] Milletvekili iken de eski çalışma tarzını sürdürdü: Yazdı, oradan oraya dolaştı, meydanlarda ve camilerde konuştu. 

Âkif, bu çok yönlülüğün içinde, daima hassas, dikkatli, tenkitçi, yol gösterici aydın olma özelliğini korumuştur.

 

3.Sonuç 

Millî Mücadele sürerken, ordumuzun gösterdiği emsalsiz kahramanlıklar, politikacılarımızın basiretli çalışmaları, milletin her geçen gün kendini toparlaması karşısında çok ümitliydi Âkif. İstiklâl Marşı’nda ortaya koyduğu ruh hâli başka türlü tahakkuk etmezdi. Eğer içinde o ümit olmasaydı, İstiklâl Marşı’nı, 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl. 

 

mısralarıyla  bitiremezdi. 

Büyük Taarruzun zaferle neticelenip düşmanın İzmir’e doğru kovalandığı günlerde ise Âkif, heyecan içinde Ankara’da duramamış, oğlu Emin’i de yanına alarak, cesetlerle dolu savaş sahalarını dolaşmış, düşmanın bıraktığı yangınlara su taşımış, bu şekilde Bilecik’e kadar gitmiştir.”[5] 

Âkif, zaferden sonra bütün İslâm dünyasının Türkiye’yi örnek alacağını, Türkiye’nin de bu konuda liderliği ele alacağını umuyordu. Türkiye bütün İslâm dünyasını koruyacak, kollayacak, ona örnek olacak; büyük birleşmenin mimarlığını yapacaktı. Fakat devrin siyasî şartları buna ne kadar elverişliydi? Biz istesek bile, himayemize muhtaç oldukları bugün de apaçık belli olan İslâm dünyası böyle bir liderliği kabul edecek miydi? Bunlar ciddî şekilde tartışılabilir; fakat büyük şairin “ittihâd-ı anâsır-ı İslâm”ı (Müslümanlar toplulukları arasındaki dayanışmayı) büyük bir özlemle, ümitle ve samimiyetle istediği ve bunun için elinden geleni yaptığı,  tartışmasız bir gerçektir. 

Mısır’a gittiği ilk yıllarda yazdığı 1924 tarihli Vahdet şiiri, onun yaşadığı hayal kırıklığını özetlemektedir. 

Şark’ın ki mefâhir dolu, mâzî-i kemâli,

Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli!

Şîrâzesi kopmuş gibi, manzûme-i îmân,

Yaprakları yırtık, sürünür yerde, perîşân.

 

------------------------------------------------------------------------ 

 

[1] Eşref Edip’ten nakleden M. Ertuğrul Düzdağ, ag.e., s.90

[2]“ Alınlar Terlemeli", Gölgeler, s.621

[3] Nasrullah Camii'nde verilen bu vaaz  hayli uzun ve teferruatlıdır. Âkif, bu vaazında yabancı hayranlığı, Avrupa'nın müslüman düşmanlığı, inanç ve ibadette gevşekliğimiz, medeniyette Avrupa'ya yetişme mecburiyetimiz, birlik-beraberlik, dahilî isyanlar ve nifak, gümrüklerimize sahip olamayışımız, sanayi hayatımızın eksiklikleri, işgaller, Türkiye'nin  gelecekte büyüme ihtimalinin Avrupa'yı tedirgin etmesi, bolşeviklik tehlikesi vb. önemli meseleleri işlemiştir. Mevize,  25 Teşrîn-i sânî 1336 / 15 Rebîü'l-evvel 1339 / 25 Kasım 1920 tarihli Sebilü'r-reşad'ın 464. Sayısında -özetlenerek- yayınlanmıştır.

[4] M.Ertuğrul Düzdağ, a.g.e., s.117

[5] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmed Âkif,, İstanbul, 1963, s.310

Bu yazarın diğer makaleleri