3 Temmuz 2022

Ahmed Yesevî’de Medeniyet Kurucu Değerler[i]

Prof.Dr. Levent BAYRAKTAR[ii]

İnsanlık tarihinde, pek çok dilden ve kültürden eserler ve kalıntılar olmakla birlikte, bunların pek azı bir medeniyet olarak yaşayagelmiştir. Medeniyetler tesadüfen oluşmuş gerçeklikler değildir. Herhangi bir me­deniyetten bahsedebilmek için bir değerler manzumesinin somutlaşarak insanlık başarıları halinde kurumsallaşmaları gerekir. Böylece medeniye­tin ilim, eğitim, dil, din, ahlâk, hukuk ile kaim olduğu anlaşılır. Şüphesiz Türk-İslâm Medeniyetinin de kurulması ve yaşatılabilmiş olması tesadüf­lerle izah edilemez. Medeniyette esas olan, kurucu değerlerin içselleştirile­rek kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır.

Ahmed Yesevî, Türk-İslâm Medeniyetinin esası olan değerlerin ku­şaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan gerçek anlamda kurucu atalarından biridir. Düşüncelerini “Hikmetler” adını verdiği şiirleri ile insanlığa du­yurmuştur. Bu hikmetler, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hz. Peygamberin hadisle­rinin bir yansımasıdır. Türkçe söylenmiş olmaları bu hakikatlerin Türkler arasında hızlıca yayılmasına ve benimsenmesine neden olmuştur. Ahmed Yesevî, hikmetler yoluyla hem dinî ve manevî hakikatleri dile getirmiş, hem de dünya durdukça geçerli olacak olan medeniyet kurucu değerleri öğretmiş ve temsil etmiştir.

Yesevî Hikmetlerinde dile gelen hakikat, insanın gerçek manada tekâmül edebilmesinin icaplarını göstermektedir. İnsan bir oluş varlığıdır ve âlemin özeti gibidir. Bütün yüce değerleri algılamak, yaşamak, temsil etmek ve etrafına aktarabilmek kabiliyetine sahiptir. Bu kabiliyetin açığa çıkabilmesi için kişinin bir uyanış ve şuurlanmaya ihtiyacı vardır. Yesevî öğretisinde, insanın toplum ve evren içerisindeki tekâmülü değerlerle bir­ likte düşünülür. İnsanı hayvandan ve diğer canlılardan ayıran yön de bu­rasıdır. Akıl sahibi bir varlık olarak insan, kendisine ve dış dünyaya yöne- lebilen, bilen bir varlıktır. İnsanın, varlık nizamını tanıması ve kavraması bir çeşit ilimdir. Fakat ilimle uğraşmanın asıl gayesi kendini bilmek ve tanımaktır. Kendini bilmek; varlık sebebini ve neyi gerçekleştirmek duru­munda olduğunu bilmeyi de içerir. Bu bir çeşit irfandır. Ahmed Yesevî; İlimsiz âdem, bu nisbette mağrurdur Onun için ara yolda kalır dostlar.[1]

Diyerek, ilimsiz âdemin, mağrur olacağını, kendini bilmeyeceğini, haddini bilmeyeceğini vurgular.

Doğru-yanlış’ı beyanını âlim bilir (...)

Cahil avâm âlim sözünü hiç dinlemez,

Değme câhil özünü hiç anlamaz.[2]

İnsanın, kendisini cahil avam tabakasından kurtarması ve ilimle uğ­raşarak Allah’ın insanı yaratmaktan muradını gerçekleştirmeye yönelmesi gerektiği Yesevî öğretisinde her fırsatta vurgulanır. Bu uyanış ve bilinç­lenme için Allah’ın âlim ile avamı denk tutmayacağı da bir müjde olarak sunulur.

Âlimi Allah avâma denk eylemez,

Her âlim, yüzbin avâma yeter, dostlar.[3]

Yesevî düşüncesinin temel ilkelerinden biri ilim-irfan, akıl-gönül, dünya-ukba birliği tesis etmektir. Bu bağlamda ilim, sadece dünya veya ukba için değil her ikisi için de insana emsalsiz bir yoldaş ve rehberdir. Din ve dünyâ âlim ile olur hâsıl,

İbadet kılsa kabul, Hakk’a vâsıl.[4]

Âlim olmanın, Allah indinde de kıymetli olduğu vurgusu, ilmin di­nimiz açısından da yüce değer olduğunu hatırlatır. Her bir âlim, binlerce cahile bedeldir çünkü toplumu onlar ihya ederler.

Olmasa âlim, avam neye yarar.[5]

İlim, gerçek bir medeniyet kurucu değerdir. Çünkü ilim yoluyla in­san fıtratını tanımak ve anlamak ve buna uygun olarak toplumsal ve siyasi bir düzen kurmak mümkün olmaktadır. Adaletin tesis edilebilmesi, İnsanî ve toplumsal değerlerin fark edilmesi ile mümkündür. Tabiatla barışık bir hayat biçimi geliştirebilmek, tabiatın yasalarına ve işleyişine saygı duy­mayı ve âşinâ olmayı gerektirir. İnsanoğlunun yeryüzünde barış içerisinde mutlu bir hayat sürmesi İlmî bir zemini ve şuuru zorunlu kılar. Ayrıca ilim, yaradanm kudretini ve tecellisini anlamak bakımından da insanın en büyük yardımcısıdır. Aksi halde insan, bencil bir varlığa dönüşür ki bencillik, benlik gütmek, değerden uzaklaşmaktır. Benlik gütmek, kibirlenmek in­sanı aşağı çeken bir yük gibidir. Özgürlük, kin ve kibirden kurtulmakla mümkündür:

Hakk’tan korkmayıp “ben-ben” diyen şahlar hani?

Ay ve güne kafa tutan ayyüzlüler hani?

Gece ağlayıp, seherde kalkan erler hani?

İbret alıp kan ve zerdâb yuttuğu yok.[6]

Âlimlerin, peygamberlerin varisleri olduğu ve bilenlerle bilmeyen­lerin bir tutulmayacakları müjdesi, ilimle uğraşmanın insan için en anlam­lı ve değerli yaşam biçimi olduğunun ispatı gibidir. Yesevî hikmetleri de ilmin, bütün Müslümanlar için farz olduğunu, cehaletin ise, kaçınılması gereken en düşük hallerden biri olduğunu her fırsatta vurgulamaktadır.

Yesevî Hikmetleri, insanı bir bütün olarak kavramak ve kendisine kazandırmak gayesini güder. Böylece insan, akıl ve gönül, ilim ve irfan, ruh ve beden, hatta dünya ve ukba birliği bağlamında ele alınır. Medeni­yet de bir birliktir. Bir insanın değerlerle mücehhez olarak şahsiyetini inşa etmesi gibi, medeniyetler de yüce değerlerle kurulur ve idame ettirilirler.

Yesevî düşüncesinde medeniyet kurucu değerler dinî, İnsanî ve ev­rensel değerlerdir. Bu değerlere hangi toplum, hangi çağda yönelirse yö­nelsin, mutlaka müspet yönde bir dönüşüm yaşayacak, tekâmül ve terakki edecektir. Yesevî’nin sıkça vurguladığı ilim, irfan, hikmet, adalet, îman, aşk ve cömertlik gibi değerler, bütün zamanlar için geçerli medeniyet ku­rucu değerlerdir. Bunlardan uzaklaşmak ya da bunların hilafına hareket etmek ise, hangi çağ ve toplumda olursa olsun, medeniyeti tehdit eden has­talıklı tutumlardır.

Ahmet Yesevî’nin dilinde; yalan, riya, barbarlık, bağnazlık, kıs­kançlık, kin, kibir, cimrilik, cehalet, ilimden ve irfandan uzaklaşmak, kaçı­nılması ve mücadele edilmesi gereken marazi hallerdir.

Kul Hoca Ahmet, uzun geceler uyanık ol

Cahillerden daima uzak kaça gör.[7]

Ey gahl, nâdân ile ülfet olma,

Cahillerin sohbetine özünü vurma.[8]

İfadeleri, Yesevî’nin cahillerden daima uzak durmak gerektiğini vurguladığı birkaç dizedir. Aynı şekilde cömertliği över, cimrilerden uzak durmak gerektiğini söyler: Zira “Halka içine cimri girse sohbet olmaz”[9] diyerek, değerlerden uzaklaşan kimselerle sohbetin dahi olmayacağını söyler.

Kul Hoca Ahmed, kulu olsan, cömert ol,

Cömert olup miskinlere yemek ver,

Tanla varsan, cennet içinde güller der,

Vallahi cömert, Hakk didarmı görür imiş.[10]

Yesevî’de güzel ahlâk, değerlere bağlılık, didar görmeye vesiledir. Böylece, kimin Hakk didarmı görebilecek olduğu sorusu, “değerlere bağlı olanlar” olarak cevaplanabilir. İnsân-ı Kâmil olmak, menzile varmak, yani didar görmek, güzel ahlâkla mümkündür.

Bu noktadan hareketle, sadece cehaletten kurtularak, sadece ilim ya­parak değil, güzel ahlâkla, yüce değerlere bağlılıkla insan olunacağı ve bir insanı medeniyet oluşturulacağı söylenebilir.

Medeniyet her şeyden önce tabiat karşısında insan eliyle oluşturulan ve onun içinde, ondan istifade edilerek inşa edilen deyim yerindeyse ikinci bir tabiattır. Nasıl tabiatta yasalı bir düzen varsa medeniyet de ancak yasa ve düzen çerçevesinde kurulup idame ettirilebilir. Bu düzen, sadece maddi anlamda bir yasa ve düzen oluşturmak demek değil, değerler çerçevesinde insanı bir düzen oluşturmak demektir.

Ahmed Yesevî’nin işaret etmiş olduğu değerler manzumesi bugü­nün sosyal bilimcileri ve düşünürlerine yol göstermeye devam etmektedir. Çünkü bu değerler, dünya durdukça geçerli olacak olan evrensel değerler­dir. Bu değerleri, nasihatleri, kim anlar ve tutarsa, bir aydınlanma geçire­ceği şüphesizdir. Çünkü medeniyet tarihine baktığımızda medeniyetlerin yükselişlerinin ve çöküşlerinin bu yüce değerlere uygun davranmak ya da onlardan yüz çevirmekle ilişkili olduğu görülmektedir.

Modernite, bir akıl çağı meydana getirmiş ve fakat buradan İnsanî, ahlakî ve vicdanî, etik bir medeniyet tasavvuru çıkmamıştır. Çünkü ilim, medeniyet için gerekli bir zemin olmakla beraber tek başına yeterli değil­dir. Bilgi, hükmetmek ve hâkim olmak için bir aparata dönüşmediği sürece anlamlıdır. Dolayısıyla ilmin irfanla tamamlanması gerekir.

Arif odur, Hakk emrini yerine getirse,

Masivadan nefsini çekip has eylese.[11]

İrfan sahibi olmak, Hakk emrini yerine getirmekle mümkündür. İr- fansız ilim, bilgiyi Hakk rızası hilafına da kullanılabilir kılar. Buradan ha­reketle oluşabilecek dünyevî organizasyon, esasen İnsanî ve medenî değil­dir. İnsan nefsaniyetten ve bencillikten kurtulduğu ölçüde İnsanî ve ahlakî bir düzen kurabilir.

Kul Hoca Ahmed, nefs yoluna girme sen,

Bunlar ile yoldaş olup yürüme sen,

İtaatli olup, itikadını verme sen,

Dinin alıp, cehennem içine çekerler ha.[12]

Yesevî, insanın ahlâken, ilmen ve amelen yücelmesinin, ihlâs ve samimiyete bağlı olduğunu düşünür. Bu nedenle de ilim ile amel etmek gerektiğini, amele dönüşmeyen ilmin riya olacağını ifade eder. Amele dö­nüşen ilmin, yani irfanın, fazilet olduğunu, hem insan hayatında, hem de toplum ve devlet hayatında medeniyet kurucu bir değer olarak yerini aldı­ğını görüyoruz.

Âlimi tut izzet, eyle ikram,

Âlimi Kur’an içre öğer, dostlar.

Âlimler açar cümle müşkülatı,

Câhiller cehlini kim döker, dostlar.[13]

Cehalet gibi riya ve yalan da her fırsatta zemmedilmiştir. En çok dikkat çekilen ve üzerinde bilinç geliştirilmesi için uyarılanlar da din kis­vesi altında icra edilen riyadır:

Âhir zaman şeyhlerinin işi hep riya,

Mahşer günü riyaları olacak tanık,

Şeyhim diye bunca riya, bunca hevâ,

Allah için zerre sevap ettiği yok.[14]

Ahmed Yesevî, realist bir tavırla hayatın sonlu olduğunu, insanın ölüme doğru yaklaşmakta olduğunu ve dünyanın gelip geçiciliğini çok gü­zel anlatır. Ona göre insanoğlu mutlaka bir uyanış geçirmeli ve gençliğini, sağlığını, hayatını yüce değerler uğruna yaşamalıdır.

Mahzun oldu bu gönüller, ey dostlar,

Dinleseniz niyazını size açarız biz.

Vefası yok yalancıdır işbu dünyâ,

Gönül gezip baki sözü açarız biz.[15]

Yakındır işbu ölüm değildir ırak,

Er o olur ahrete binse Burak,

Nice esirgesen, akıbet o söner çıra,

O çıra gibi bir dem yanıp söneriz biz.

Vahne yazık, geçti ömrüm oynayıp-gülüp,

Ah vururum pişmanlıkta kanlar yutup,

Kul Hoca Ahmed, bu hasretten canım yanıp,

Gözyaşını solgun yüze saçarız biz.[16]

Zamanın kıymetini bilmek, onu boşa geçirmemek, kişinin hem ken­disi hem de toplumu için yararlı işler yapması her fırsatta öğütlenmektedir. Zira hayat akıp gitmekte ve çıra misali bir müddet için yanıp parlamakta fakat mukadder akıbet sönüp kül olmaktır. Bu nedenle, insana verilen za­man bir nimettir ve o zamanı en iyi şekilde değerlendirmek gerekir.

Dem bu demdir başka demi dem deme;

Dünyadan gamsız geçersin gam deme.[17]

Kul Hoca Ahmed ganimet bil her nefesi,

Yârsız geçen bir deme dem deme.[18]

Ömür, insanın en büyük sermayesidir. Elde var iken kıymetini bil­melidir. Ömür, bilmek, bulmak ve olmak için bir sermayedir. Sermayeyi har vurup harman savurmamak gerekir. İnsana düşen, sürekli uyanık ol­mak, iyiyi, güzeli ve hayrı dilemektir. Yerde, gökte, hadisatta ibret görmek ve ders çıkarmak gerekir. Kibirlenmeden, kendini bilmek, alçak gönüllü olmak, ahiret için bu dünyada iyi işler yapmak gerekir. Hakk rızası bu dünyada kazanılır.

Ahmed Yesevî düşüncesinde insan, bütün diğer tasavvuf! yorum­larda olduğu gibi eşref-i mahlûkattır. İnsana bezm-i elest’te hitap edilmiş ve insan da bu hitaba hem muhatap olmuş hem de cevap vermiştir. İnsanın dünya ve beden hayatı elest bezminde vermiş olduğu cevabı tasdik etmesi için bir fırsat ve imkândır.

“Elestü birabbiküm” denen vakitde,

Ahd eyleyip “Kalû belâ” dedim Hakk’a.[19]

Ahmed Yesevî’nin “Hikmetler”! insana, sözüne nasıl sadık olaca­ğını ve insan olarak yaratılmış olmasının şükrünü nasıl eda edeceğini ha­tırlatan, kısacası nasıl insan suretinden insan siretine bürüneceğini öğreten metinlerdir.

Hikmet ile yokluktan var eyledi;

On sekiz bin cümle âlem hayrandır.

“Kalû belâ” diyen kullar pay aldı;

Sükût eden kulların dini virandır.[20]

Hoca Ahmed Yesevî’nin tefekkürüne bir bütün olarak bakıldığında onun Kur’an ve sünnet eksenli bir düşünce yapısının olduğu görülür. Do­layısıyla bu tefekkür İlahî ve manevî referanslara sahiptir. İlahî referanslar, sonsuza kadar geçerli olacağından, insanlığın karşılaştığı veya içine düştü­ğü bütün buhranlara bir cevap sunan ve kurtuluş yolu gösteren bir rehber hükmündedir. Bu nedenle, Yesevî hikmetleri, millet, devlet ve medeniyet olarak insanı ve yeryüzünü mamur kılabilmek için bir rehber olarak okun­malıdır.

Ahmet Yesevî, Hikmetlerinin insanı yüceltecek değerleri anlattığını ve onları dinleyip uyanların aldanmayacağını kendisi de söyler:

Hangi tâlib hikmetimi tutsa azîz,

Nereye ulaşsa başı azîz, sözü leziz.[21]

Yesevî’nin hikmetleri dünya durdukça geçerli olacaktır. Zira insa­nın kendisine, topluma, tabiata ve yaradana yabancılaşmasını engelleyecek ve tevhid medeniyetini gerçekleştirme yolunda ölümsüz bir referans hü­viyetindedir. Günümüzde felsefenin ve bilimlerin kaybetmekte oldukları bütünlük anlayışı da ancak Ahmed Yesevî ve onun açtığı yoldan yürümüş olan Âlim, Ârif ve Hâkimlerin tefekkürleri ile buluşmak suretiyle tesis edi­lebilir.

İçinde bulunduğumuz çağda insanoğlu, nihilizm, rölativizm ve hedonizm ile kuşatılmış, mekanikleşmiş, tüketime dayalı bir hayat sürer olmuştur. “Çağdaş Uygarlık” da şehirleşme, sanayileşme, kapitalizm ve küreselleşme süreçleri ile profan bir dünya tasarımına dönüşmüştür. De­ğerlerin dünyevileşmesi; rölativizm ve nihilizm olarak kendisini göster­miştir.

Küreselleşmenin ve vahşi kapitalizmin evrensel ve İnsanî değerler sistematiği ürettiği veya teklif ettiği iddia edilememektedir. Oysa insan, sadece bir beden varlığı gibi yaşayamaz. Bedenin emrine girmek, insa­nı maddeye mahkûm eder. İnsan fizik, fizyolojik bir mahlûk derekesine iner. İşte tam da bu noktada Ahmed Yesevî’nin öğretisi devreye girer. O, insanı sadece bir beden varlığı olarak değil; bedenli varoluştan öncesi ve sonrası ile bir bütün olarak tanımlar, anlar ve anlamlandırır. İnsanın eşref-i mahlûkat olmasının ne demek olduğunu ve ne yapmak, neyi gerçekleştir­mek için bu dünyaya geldiğini ona buldurmaya çalışır. İnsan tekâmül etmek için bu dünyaya gelmiştir. Tekâmül etmek, İslam literatüründe, biyolojik evrim fikrinden çok daha derin ve manevî anlamlara sahiptir. Tekâmül, insanoğlunun kemale doğru seyir halinde olması demektir. “İki günü eşit geçen zarardadır” hükmü gereği insan, iyi, doğru ve güzeli aramak ve ya­şamakla mükelleftir. Bu ise yalan, riya, atalet, tembellik, kıskançlık, kin, kibir, cehalet ve cimrilikten kurtularak ilim, irfan, aşk, edeb, adalet başta olmak üzere yüce değerler uğrunda bir hayat sürmek demektir. Dolayısıyla Hoca Ahmed Yesevî’den öğrendiğimiz değerler, dünya durdukça tazeliği­ni ve geçerliliğini koruyacak ve hem medeniyet kurucu hem de ihya edici vasfını sürdürecektir.

Öz

Ahmed Yesevî’de Medeniyet Kurucu Değerler

Medeniyet kavramı insanlığın ulaşmış olduğu en birleştirici ve bü­tünleştirici birkaç kavramdan birisidir. Medeniyetler yüce değerlerle kuru­lur, yaşatılır ve yüceltilir. Barbarlık, cehalet ve bağnazlık ise medeniyetle­rin sonunu getirir. Ahmed Yesevî düşüncesinin merkezinde yüce değerler bulunur. Ahmed Yesevî’yi bugün adına düşünmek, irfan yolunda, ilimle ve edeple yürüyebilmek ve adaletle muamele edebilmek için bir imkândır. Çalışmamızda ilim, irfan, edeb ve adalet gibi İslâmî ve İnsanî değerlerin medeniyet kurucu ve koruyucu rollerini irdelemeye gayret edeceğiz.

Anahtar Kelimeler: Ahmed Yesevî, ilim, irfan, edeb, adalet, me­deniyet, felsefe

 

Abstract

Constructive Values for Civilization in Thought of Ahmed Yesevî

The concept civilization is one of the most unifying and consolida- ting concepts that mankind has reached. Civilizations are established, vi- talized and exalted by supreme values. Barbarism, ignorance and fanatism are the concepts that end civilizations. The supreme values are Central in the philosophy of Ahmed Yesevî. Thinking of Ahmed Yesevî is a possibi- lity for progress in the way of wisdom with Science and decency and also a facility to treat in justice. In this study, we will attempt to analyze the civilization-construction roles of the Islamic and human values such as Science, wisdom, decency and justice.

Keywords: Ahmed Yesevî, Science, wisdom, decency, justice, civi­lization, philosophy

Kaynakça

  • Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, Haz. Hayati Bice, H Yayınları, İstanbul, 2015,

Dipnotlar

[1] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, Haz. Hayati Bice, H Yayınlan, İstanbul 2015, H. 169, s. 269. Çalışma boyunca göndermeler bu esere yapılacaktır. H Hikmet numarasını, s ilgili sayfayı göstermektedir.

[2] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 171, s. 274

[3] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 171,  s. 274

[4] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 171,  s. 275

[5] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 171, s. 274

[6] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 219, s. 343

[7] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 204, s. 320

[8] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 201, s. 316

[9] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 218, s. 340

[10]      Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 218, s. 340

[11] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 211, s. 329

[12] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 220, s. 345

[13]      Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H. 171, s.      274

[14] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 219, s.        341

[15] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 213, s.        331

[16]   Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H.     213, s. 332

[17]   Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H.     132, s. 207

[18]   Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H.       132, s. 208

[19]   Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk YolcusunaDivân-ıHikmet, H.       191, s. 303

[20] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 142, s. 225

[21] Hoca Ahmed Yesevî, Günümüz Aşk Yolcusuna Divân-ı Hikmet, H. 151, s. 239

------------------------------------------

[i] BAYRAKTAR, Levent. "Ahmet Yesevi'de Medeniyet Kurucu Değerler." Felsefe Dünyası 64 (2016): 61-70.

[ii] Prof. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ÎTBF Felsefe Bölümü,

Yazar Hakkında:

Levent BAYRAKTAR

Levent BAYRAKTAR

Doç. Dr. Levent Bayraktar 1972'de Ankara'da doğdu. İlk, Orta ve Lise tahsilini burada tamamladı. 1989'da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi. Buradan sırasıyla 1993'te lisans, 1997'de yüksek lisans ve 2003'te de doktora derecelerini aldı. 1995'te mezun olduğu Fakülte ve Bölümde Araştırma Görevlisi, 2004'te Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde Yardımcı Doçent ve 2011'de de Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü'nde Doçent oldu. Bölümün kuruluşunda rol alarak 2011-2014 yılları arasındaFelsefe Bölümü Başkanlığı görevini yürüttü. Halen Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanlığını sürdürmektedir. İLESAM ve Türk Felsefe Derneği üyeliklerinin yanı sıra Türk Yurdu, Bizim Külliye ve Felsefe Dünyası dergilerinin de yayın kurullarında yer almaktadır. Bergson'da Ruh-Beden İlişkisi (Dergah Yayınları, İstanbul 2010), Felsefe ile ve Türk Düşüncesinden Portreler (Aktif Düşünce Yayınları, Ankara 2014) adlı kitaplarının dışında, Doç. Dr. Fulya Bayraktar ile Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile sohbetlerden oluşan Birleyerek Oluşmak (Aktif Düşünce Yayınları, Ankara 2013) ve Arş.Gör. Zeynep Tek ile Bergson’dan Mustafa Şekip’e Gülme (Aktif Düşünce Yayınları Ankara 2015) ve Subhi Edhem’in Bergson ve Felsefesi (Çizgi Kitabevi, Konya 2014) adlı eserlerini yayıma hazırlamıştır. Ayrıca yayımlanmış pek çok kitap bölümü, makale ve bildirisi bulunmaktadır. İLESAM’ın “Teşvik Ödülü” sahibidir.

Bu kategorideki Makalelerden