30 Kasım 2022

Dr. Fatma SÖNMEZ[i]

İslamiyet, X. Yüzyılda Türk kavmi arasında yaygın bir din haline gelmeden önce, Türkler inanç bakımından parçalanmış bir durumdaydılar. Umumiyetle şaman inancına sahip olmalarının yanı sıra; Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm ve Hıristiyanlık dinlerine ina­nanlar da mevcuttu.

Göçebe bozkır bir hayat tarzını benimseyen Türk kavminin diğer kültürlerle olan etkileşimleri onları muhakkak etkilemiş ancak göçebe hayat tarzının muhafaza özelliği sebebiyle büsbütün başka bir kültüre kapılmamışlardı. Türklerin İslam’dan önce temas ettikleri dinler, bozkır göçebelerini kültürel olarak etkilemekle beraber; Türk halk kitlesin­den pek taraftar bulabilmiş değildi. Diğer dinlerin kabulü daha çok Türk aristokrasisinin o dini kabul etmesiyle beraber belli bir zümrenin yönetime olan sadakatiyle aynı dine girmesinden öte geçememiştir.

Bu bilgiler çerçevesinde Türklerin İslam’ı sindirerek kabul etmeleri, bütün Türk coğ­rafyasının İslamlaşmasının yanında; ‘Türk İslam’ adıyla adlandırılacak bir medeniyetin oluşmasına kadar uzanacak bir süreci başlatmıştı.

Türklerin İslam’la geniş çaplı ilk temasları İslam ordularının Sasani topraklarını ele geçirip, Maveraünnehir’e yerleşmeleriyle başlar. Ancak cahiliye dönemi Arap şairlerinin şiirlerinde ve Hazreti Peygamber’e mal edilen bazı hadislerden anlaşılmaktadır ki, Araplar Türklerden bihaber değillerdi. Ne var ki bu ilişkileri kültür aktarımı gerçekleştirebilecek nitelikte güçlü bağlar olarak tanımlamak mümkün değildir, iki ayrı coğrafyada bulunan bu iki kavim Hz. Osman’ın hilafet döneminde, 649 yılında Arap ordularının Amuderya’yı geçmesiyle birbirlerini tam olarak tanı maya başlayacaklardı.

Emevi idaresindeki Arap ordularının Maveraünnehir’de ilerlemelerine karşı, uzun bir müddet Doğu ve Batı Göktürk Kağanlığı mukavemet etmiştir. Doğu-Batı Türklerinin da­ğılmasından sonra, Türgişler Arap ordularına karşı mücadeleye başlamışlardır. Göçebe, avcı bir kavim olan Türklerin gelişmiş askeri yetenekleri İslam ordularını uzun müddet yavaşlatmış ancak asıl sebep olarak gösterilebilecek Türkler arasındaki siyasi bölünmüş­lüğün yanı sıra halkın az da olsa bu yeni dine girmeye başlamaları bu ilerleyişi durduramamıştır. Böylece Emevi dönemini bir ‘İslam’ı tanıma dönemi’ olarak nitelemek müm­kündür. Çünkü Emevilerin Buhara Semerkant gibi merkezleri ele geçirdikten sonra adil olmayan idare ve siyasetleri, Türkler arasında İslam’ın yayılmasını yavaşlatıyor; sürekli el değiştiren şehirlerde Araplara karşı ayaklanmalara sebep oluyordu. Ayrıca Emevilerin ‘Arapların üstünlüğünü’ savunan devlet anlayışları, bir bozkır toplumu olan Türkleri daha da küçük görmelerine sebep oluyor, bu anlayış karşısında göçebe Türkler İslam’a girme­ye direniyorlardı.

Emevilerin son dönemlerinde vuku bulan hadiseler Türkleri İslam’a yakınlaştırmış; Abbasi’lerin izlediği adil siyasetle beraber Türkler İslam’a daha yakın bir ilgi duymaya başlamışlardı. İslam ordularının Maveraünnehir’de yerleşmelerinden sonra Türk Arap mücadelesinin azalması, Arap ordularına karşı duracak güçlü Türk kitlelerinin toparla- namamasının yanında; Abbasilerin izlediği hoşgörülü, adil ve ayrım gözetmeyen siya­setleriyle de alakalıdır. 751 yılında Karlukların, Çinlilere karşı Arap Müslüman askerlerini desteklemeleriyle başlayan süreçten sonra; Emevilerin ‘mevali’ olarak adlandırdığı Arap olmayan Müslümanlar; Abbasiler döneminde Horasan ve Maveraünnehir’de etkin olma­ya başlamışlar, devlet işlerinde, resmi görevlerde ve ordu içerisinde görev almışlardı. Böylece Türkler, Abbasiler döneminde devletin idare sisteminde yer edinmiş ve sorumlu­luk almaya başlamışlardı. Bu imaj Türklerin İslam’ı kabulünü hızlandırmıştı.

Türk kavminin tamamen Müslüman olması, İslam medeniyeti içinde Türk bilim ve fikir adamlarını yetiştirmesi ve böylece yeni bir din vesilesiyle yeni bir medeniyete dâhil olmaları çok büyük ölçüde, IX. asırdaki Samani devletiyle alakalıdır. Samanilerin etkisiy­le Maveraünnehir’de umumileşen İslam dini, gerçekleştirilen ilim ve imar faaliyetleriyle beraber, halifenin hassa ordusunu Türklerden oluşturacak kadar Türklere güvenmesi, sosyal hayatta Müslüman Türkleri daha da ön plana çıkarmış, İslam dinini kendileriyle özdeşleştirme imkânını vermiştir, ilk müslüman Türk devletlerinin kurulmasını kapsayan bu süreçte Türkler kitleler halinde İslam dinine girmeye başlamışlardı.

Abbasi halifesinin gönderdiği heyet içinde elçilik üstlenen İbn Fadlan’ın yazdıkların­dan anlaşıldığına göre, 921 yılında İtil Bulgarları Müslüman olmuşlardı. Bir süre sonra 930’larda Karahanlı devletinin kurucuları İslam’ı kabul etmişlerdi. Bu hadiseyi nakleden Satuk Buğra Han’ın tezkeresinde, o dönemin sosyal ve ticari münasebetlerinin İslam’ın yayılmasındaki etkisini anlamak açısından önemlidir. 960 yılında 200.000 çadırlık bir Türk gurubunun müslüman olması Oğuz ve Karluk boylarına ait bir bilgidir. Kaşgar ve Balasagun havalisine, Hicri IV. asırda İslam’ın yerleşmesiyle birlikte, Hicri V. asırda bili­nen Türk coğrafyasının İslam medeniyeti tesiri altında İslâmlaştığını söyleyebiliriz.

Türklerin Müslüman olmalarının tamamlanma süreci, X. asırda, Arap fütuhatının za­yıfladığı ve Abbasi’lerin içten dağıldığı bir döneme rastlamaktadır. Bu da Türkleri İslam toplumu içinde ön plana çıkarmış, önemini arttırmıştır.

Türklerin Abbasi hilafeti içinde gittikçe yükselen konumları, müslüman olmalarında etkin sebeplerden biridir.

Türklerin İslam’ı tanıyıp benimsemelerinde, Türklerin İslam öncesindeki Gök Tanrı inancının ve bu inanca bağlı olarak oluşturulan toplumsal kaidelerin; İslam’ın inanç sis­temine ve İslam’ın sosyal hükümleriyle biçim olarak benzerliği sebeplerden biri olarak gösterilebilir. Ancak Türklerin Araplarla olan ilk münasebetlerine bakıldığında, İslam’ın Emevilerce temsil edildiği de göz önüne alınacak olursa; inanç benzerliklerinin sonraki dönemlerde etkili olduğu ancak bu benzerliğin ana sebep olarak gösterilmesi mümkün değildir.

Müslüman tüccarların idil ve Hindistan bölgelerinde ticaretleri esnasında İslam’ın ya­yılmasındaki etkileri küçümsenmeyecek derecede önemlidir. Ayrıca İslam’ın ilim merkez­leri olan medreseler de Türklerin İslam’a girmelerinde etkili olmuştur. Medreseler kadar etkili olan bir başka yapılanma ise ‘ribatlardır.’ Ribatlar cihada giden askerlerin atlarını bağlayıp dinlenebilecekleri yerler olarak tanımlanmaktadır. İslam Dünyasında Hicri II. Yüzyıl ortalarına doğru görülen ve değişen zaman ve mekâna bağlı olarak fonksiyonları da az çok değişen ribatlar, önceleri İslam devletinin sınırlarında kurularak, İslam’ın cihat emrini yerine getirdiğini düşünen ve tamamen gönüllülerden oluşan adamlarıyla, İslam sınır karakolları durumundaydılar. Türklerin karakterlerine uygun olan bu yapılar başta ‘askeri’ sistem içerisinde yapılanmışlar; ancak İslam tasavvufunun etkisiyle XI. yüzyıldan itibaren bir talim ve terbiye ocağına dönüşmüştür. ‘Alperenlik’ olarak adlandırılan, mü­cahit mutasavvıflarla ribatlar arasında güçlü bir bağ bulunmaktadır. Ribat şehirlerinden çıkan büyük ulema ve mutasavvıflar bu kurumun işlerliğiyle alakalı fikir vermektedir. X.- XI. yüzyıllarda Maveraünnehir bölgesinde 10.000’den fazla ribatın bulunduğu tarihi bel­gelerde kaydedilmiştir. Bu da ri batların Türklerin İslamlaşmasındaki rolünü açıkça ortaya koymaktadır.

Sosyal, iktisadi ve siyasi sebeplerin yanında; Türklerin müslüman olmalarındaki en önemli faktörlerden biri ortaya çıkan tasavvufi cereyanların, dervişlerin rolü ve faaliyet­leridir. İslam’da bir teşkilatlanma olarak oluşturulamayan misyonerlik, ferdi misyonerlik diyebileceğimiz bir yapıda dervişler tarafından üstleniliyor; bozkırda dolaşan gezgin sufiler, müslüman olmayanlara karmaşık gelebilecek olan medrese usulünün yerine, geniş ve yumuşak bir ruh ve anlayış içinde göçebe Türklere İslam’ı telkin etmişlerdir.

Türkistan bölgesinde İslam’ın yayılmasında etkili olan mutasavvıflara Ata-Baba gibi isimler verilmiştir. Baba kavramı, kelime olarak, “ata” anlamında olup Türkçenin dışında Fars, Berberî, Rus ve Rumen dillerinde de kullanılmaktadır. Saygı duyulması gerekli olan şahıslar için de kullanılan Baba/ Bab kavramı, Türkistan sahasında evliya, aziz, sultan, ata kelimeleri ile karşılanıp yaygın olarak “evliya” anlamında kullanılmaktadır. Özellikle Türkiye ve Balkanlar sahasında Kalenderiyye, Melametiyye, Haydariyye ve Nakşiyye ta­rikatlarında kullanılan dede ve baba adlandırmaları, İslami dönem Türkistan sahasında aziz, evliya adlandırmaları ile paralellik göstermektedir.

Düz bir çizgi şeklinde ilerlemesi mümkün olmayan; daha çok helezonlar çizerek ger­çekleştiğini bildiğimiz kültür değişimleri, Türklerin İslam’ı kabullerinden sonra gelişen kültür için de geçerlidir. Ancak Türklerin şaman-göçebe Asya kültürü olarak adlandırabi­leceğimiz bir kültür sisteminden İslam medeniyet halkasına girmeleri; başta Türkler üze­rinde İran ve Arap etkisinin kendisini göstermesiyle başlarken; XI. asırdan itibaren ‘Türk Müslümanlığı’ diyebileceğimiz tek parça bir Türk-İslam kültürünün oluşumuyla devam eder. Nitekim Türk kültürüne ait ilk İslam eserleri bu dönemde oluşturulmuştur.

Türklerin İslam dinini Arapların İran’ı ele geçirdikten sonra tanımaları ve benimse­meleri, Türklerin İslam’la ilk temas ettikleri dönemde Fars etkisi altında bir Arap İslam anlayışı benimsemelerine sebep oldu. İranlıların Maveraünnehir’i Araplardan daha iyi tanımaları bu bölgede Fars etkisini arttırmış; Türklerin İslamiyet’i daha çok Farslardan öğrenmelerine vesile olmuştu. Sonraki asırlarda İslam anlayışı kademeler şeklinde Türk­leşmiş; ilk asırların zenginliğini kullanmayı bilen Türk kavmi tarafından milli bir şekle getirilmiştir.

Müslüman birer Türk şehri olan Balasagun, Kaşgar, Semerkant ve Buhara, imar fa­aliyetlerinin ardından Asya’nın en gözde ilim ve kültür merkezleri haline gelmişti. Özel­likle Semerkant ve Buhara, Hanefi fıkhında döneminin otorite medreselerini barındıran şehirlerdi. ‘Karahanlı dönemi araştırmacılarından Z. Kabakçı, Maveraünnehir’de sadece fıkıh sahasında üç yüzü aşkın Türk Ulemasının üç yüz elliden fazla eser bıraktığını kay­detmektedir.’ Klasik âlimlerin yanında sünni geleneğe bağlı, şeriata sadık; insanlara karşı ise esnek bir anlayışa sahip olan mutasavvıflar da vardı. Bunun yanında İran’dan gelen fikir ve kültür aktarımı söz konusuydu. İslam’dan önceki anlayışların da etkileri düşünül­düğünde, Türklerin İslam’ı benimsedikleri süreçte sancılı bir kültür hayatının varlığından bahsedilebilir.

Dünya üzerinde mevcut olmuş dinlerin, inanç sistemlerinin ve ideolojilerin hiçbiri, farklı kültür coğrafyalarında yayıldıkça aradan geçen zamana ve değişen kültür ortamına paralel olarak bir yandan insanları belirli ölçüde bir değişim içine sokarken, diğer yandan da ister istemez onların bir takım niteliklerine uygun bir yapıya bürünmek zorunda kal­mışlardır. Başka bir ifadeyle, orijinal biçimi diyebileceğimiz ana dokusu sabit kalmakla beraber, yaşanış biçiminde belli bir değişikliğe maruz kalmışlardır. Nitekim aynı süreç İslam dini için de söz konusudur.

Bu ifadeler çerçevesinde düşünüldüğünde bir Arap, bir Fars ve bir Türk Müslümanlı­ğından bahsedilebilir.

Göçebe bir hayat tarzı benimseyen Türk kavminin; Budist, Maniheist ve Şamanist mistisizminden gelen tecrübesiyle sahip olduğu şifahi bir din kültürünün içinde; muta­savvıflar aynı mistisizm örgüsünü İslam üzerinden şekillendirerek anlatmanın Türk kav­minin İslam’ı kabulü açısından mühim olduğunu görebilmişlerdir. Türklerin içinde yetiş­tikleri Horasan Melametiliğinin cezbeci karakteri; Şamanist, Budist ve Maniheist cezbeye alışkın Türklere hiç de yabancı gelmemiştir. İslam’ın Türkler arasında özellikle tasavvufun yayıldığı sonraki asırlarda daha hızlı kabul görmesi kanaatimizce, İslam öncesi Türk inan­cıyla hoşgörülü İslam tasavvufunun paralelliğinin bir neticesidir.

İslam’ın mistik kalıplar içinde Türk halkına sunulmasındandır ki, Orta Asya’da İs­lam çok güçlü bir sufi karaktere bürünmüştür. Bunun tabi bir sonucu olarak kısa sürede oluşan ‘Evliya kültü’ zamana paralel olarak olgunlaştı, kurumlaştı ve sistemli bir halde yaygınlaştı. Türk kültürünün çok da yabancı olmadığını belirttiğimiz ‘Baba- Ata- Evliya’ kültleri, İslam’ın karakterine bürünerek aynı mistisizm çizgisinin devamı niteliğindedir.

Türklerin İslam’ı kabulünde Şaman inancıyla paralellik arz eden İslam’dan bahsedi­lerek kolayca açıklanan hadisenin içeriğinde, İslam öncesi Türk kültürü ve İslam’ın ana kaidelerine bağlı olmakla beraber bu kültüre göre şekillenen Türk Tasavvufunun aynılığı söz konusudur.

Türklerin İslam’ı kabul süreçleri dikkatle incelendiğinde, Türklerin İranlIlardan öğ­rendiği İslam’la beraber ağır basan Ehli Beyt sevgisi, Emevilere karşı Farslarla beraber olup Abbasi hilafetini iktidara taşımaları gibi siyasi bir takım olayların yanında; mevcut inançların Türk halk kitlesi üzerindeki etkisi de göz önüne alındığında; muhafazakâr tarih tezinin ve ilahiyatçıların savunduğu ‘her zaman ve her yerde ideal Ehli Sünnet kalıplarına uygun mükemmel bir İslamlaşma sürecinin var olmadığı; son derece karmaşık siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel birtakım şartlar içerisinde cereyan ettiği ortaya çıkmaktadır.

Türk halk Müslümanlığının başlangıç, oluşum ve gelişim süreci, ifade ettiğimiz kar­maşık tarihi sürecinden dolayı ilahiyat alanında gerçekleştirilen bir takım teolojik çalış­malar üzerinden gerçeğin anlaşılamayacağı, tarihi sürecin hesaba katılması gerektiği çok açıktır. Zira bu noktada ana perspektif tarih perspektifidir. Tarihi perspektif içinde dö­nemin sosyal yapısını göz önüne alınarak eldeki teolojik kaynakların değerlendirilmesi, Türklerin İslam’a girmeleriyle alakalı hakikate daha ilmi bir yolla açıklama getirmemize yardımcı olacaktır.

Hoca Ahmed Yesevî, Orta Asya’daki siyasi ve İktisâdi yapının hızlı değişime uğradığı bir dönemde yaşamıştır. Melik Şah’tan sonra Aşağı Türkistan ile Horasan’ı birleştiren Sultan Sencer’in ölümünün ardında ortaya çıkan Selçuklulardan kalan boşluğu Harzemşah Devleti doldurmuştur. Bir müddet sonra Yesevî’nin yaşadığı bölgeye Selçukluların himaye ettiği Karahanlılar hâkim olmuştur. Böylece Doğu Türkistan ve Orta Asya’da önemli kültür merkezleri kuruldu. Orta Asya İslam kültürü bu dönemde önemli sayıla­cak derecede gelişmeler göstermiştir. Hoca Ahmed Yesevî de bu ortam içinde ilmi ve tasavvufi gelişmesini sağlamıştır.

Hoca Ahmet Yesevî’nin yaşadığı ve irşad ettiği bölge halkının göçebe hayat tarzına sahip olması, söze dayalı şifahi bir kültür yapısı içinde bulunması Hoca Ahmet Yesevî’nin hayatı hakkındaki bilgileri menkıbeleriyle süslemekte, ilmi gerçeklik yolunu daraltmakta­dır. O’nun hayatının neredeyse efsaneleştirilmesi, Ahmet Yesevî’nin Türk halkı tarafından ne kadar sevildiğinin ve kendilerinden ne kadar etkilenildiğinin bir göstergesidir.

Menkıbelerin ilmi gerçekliğe dayalı kanadını oluşturmak başlı başına bir çalışma ko­nusudur Hoca Ahmet Yesevî’nin biyografisiyle alakalı şu tesbitte bulunmamız mümkün­dür; halkın dilinde destanlaşan Ahmet Yesevî’nin hayatı, menkıbelere bakıldığında Orta Asya’nın İslam öncesine ait objeleriyle doludur. Yani Orta Asya halkı tarafından bilinen ‘vahşi hayvanları evcilleştirme, uçmak, turnaya dönüşmek’ gibi şamanizmde yetkin kam­ların yaptığı olağan üstülüklerle anlatılan Hoca Ahmet Yesevî menkıbelerinde şüphesiz ki İslam öncesi kültürünün baskın tarafları da mevcuttur. Bu durumun Türklerin İslam’a ısınmalarında ve kabullerinde büyük etkisi olduğunu düşünmemiz yanlış olmaz. Ancak Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’inden çıkardığımız şeriat sadakati dışarıya karşı hoşgö­rülü, kendisine karşı sıkı bir mutasavvıf portresi karşımıza çıkarmaktadır ki, bu da sonraki asırlarda büsbütün kemale ulaşacak bir kaide olarak Türk Tasavvuf anlayışını yapı taşını teşkil etmektedir.

Divan-ı Hikmet’in mahiyeti üzerinde belirlenmesi gereken en önemli nokta; ilk asırlar­da sözlü aktarımı yapılan Yesevî şiirlerinin gerçekten Yesevî’ye mi ait olduğudur? Daha çok edebiyat alanına giren bu mesele hala üzerinde çalışılmayı bekleyen en önemli mese­ledir. Çünkü Yesevî’nin anlayışını ve o dönemin sosyal durumunu tam olarak idrak ede­bilmemiz ancak onun sözlerini ortaya çıkarmakla mümkündür.

Yesevî tarikatının adap ve erkânıyla alakalı mevcut kaynaklar dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, Yesevî yolunun kaide ve kuralları, gayrimüslim olan bir Türk’ün dikkatini çekecek kadar hoşgörülü ve geniş olmakla beraber; içinde bulunan bir müridin mer­tebesine göre terbiyesinde gitgide sertleşen bir anlayış içermektedir. Askeri bir disiplin içerisinde, en hafiften başlayarak; kademe kademe sertleşen irşad metodu Türklerin milli karakterindeki savaşçılık özelliğiyle de paralellik göstermektedir. Bu tesbit Yesevîliğin ne­den daha çok Türkler arasında yayıldığına dair yapılacak açıklamadaki sıralanacak mad­delerin başında gelmektedir kanaatimizce. Hoca Ahmet Yesevî’nin merhametten celalete kadar bu kadar çeşitli meşrebi irşad etmesi, Türk mutasavvıflarının kendi meşrebindeki insanlara İslam’ı yaymaları ve kendi halkalarında irşad etme fırsatı vermiştir.

Sonraki asırlarda Yesevîliğin bir tarikat olarak yerini usul usul Nakşibendiyye ve Kub- reviyye tarikatlarına bıraktığı, ancak bunu yaparken de bu iki tarikat üzerinde çok derin izler bıraktığı, bu iki tarikatın ‘Yesevîlik mirası’ üzerinde genişleyip yayıldığını ifade etmek mümkündür. Nitekim silsilelerinde Hoca Ahmet Yesevî'yi kendi yollarından sayan bu iki tarikat; amel usülü bakımından Yesevîlikten ayrılsalar da, adap ve erkân bakımından Ye- seviliğe yakındırlar. Üzerinde uzun tartışmaların yapıldığı bu meselede kanaatimiz, Yusuf Hamedani dergâhının mahiyetinin kavranmamış olması etkileşimler konusunu zorla­maktadır. Hamedan dergâhı üç büyük tarikatın ‘Yesevîyye, Kadiriyye ve Nakşibendiyye’ tarikatının kurucuları ‘Ahmet Yesevî, Abdülkadir Geylani’yle beraber; Nakşiliğin kuru­cusu Şah-ı Nakşibend’in üveysilikle kendisine intisap ettiği ve irşad edildiği ‘Abdülhalik Gücdüvani’nin irşad olduğu dergâhtır. Kanaatimiz Türk, Arap ve Fars Müslümanlık anla­yışlarında temel teşkil eden bu üç mutasavvıfın yetiştiği dergâhı anlamadan, etkileşimleri anlamak mümkün olmayacaktır.

Anadolu Türk İslam kültürünün temelini oluşturan isimlerin birer Yesevî takipçisi olması; yukarıda isimlerini saydığımız mutasavvıfların yanında Mevlana Celaleddin Rumi, Şems-i Tebrizi, Yunus Emre gibi simalarla da Ahmet Yesevî’nin silsile bağı bulunması Pir- i Türkistan’ın Anadolu üzerindeki etkisini gözler önüne sermektedir.

Tasavvufta aktarımın silsileler halinde, ana kaideleri bozulmadan; mutasavvıflarca o bölgeye ve döneme uygun adaplar haline getirilir. Ancak bu selef mürşitlerin açtığı yol vesilesiyle yapılır ve seleflerin birimi üzerine bir anlayış bin edilir. Bu pencereden düşünüldüğünde Hoca Ahmet Yesevî’nin ‘Horasan Melametiliği’ olarak adlandırdığımız anlayışı üzerinden sadece Anadolu tasavvuf ve İslam kültürü kemale ermemiş; Selçuklu, Osmanlı gibi dünyanın çok önemli devletlerinin kurulmasına da zemin hazırlamıştır.

Türk tarihinin en önemli hadisesi hiç şüphesiz ki Türklerin İslamiyet’i kabul etme­leridir. Dünya tarihinin seyrini de derinden etkileyen bu hadisenin mahiyeti, içeriği, tarihi süreci ve etkilerini anlayabilmek ise çok geniş bir çalışma gerektirmektedir.

Yesevîliğin tam olarak İslam’a geçiş sürecinde tanıdık bir kült üzerine kurulmuş bir Türk tarikatı olarak ortaya çıkması ve Türk kavmi içinde çok geniş yankılar bulması; yeni dinin kabulünde tasavvufun ve Yesevîliğin yerini göstermek açısından önemlidir. Bu se­beple Ahmet Yesevî’nin ve Yesevîliğin anlaşılması; bu sürecin en önemli unsurunu idrak etmemizde bize yardımcı olacaktır.

Hakkındaki az bilgilere karşılık Hoca Ahmet Yesevî’nin hayatı ve tarikatı daha detaylı çalışmalar gerektirmektedir. Çünkü mevcut bilgiler ışığında şunu anlıyoruz ki, Ahmet Yesevî ve O’nun açtığı yoldan gelen takipçileri Çin’den Adriyatik’e kadar bütün bir Türk coğrafyasında etkili olmuş; Türk İslam kültürünün ve bu kültüre bağlı olarak sosyal, si­yasi, hukuki ve hatta ticari yapılanmaların oluşmasında en önemli rolü üstlenmişlerdir.

Ayrıca Ahmet Yesevî’nin ve kurduğu tarikatın Anadolu’nun tasavvuf meşrepli Türk İslam kültürü yapılanmasındaki yerini belirlemek açısından önemlidir.

Konumuz dört bilim alanının sahasına girmektedir, ilahiyat, edebiyat, sosyoloji ve tarih. Konu üzerinde çalışmak isteyenlerin bu bilim dallarının her biri hakkında fikir sahibi olmaları icab etmektedir. Ahmet Yesevî ve Türk tasavvufu üzerine çalışanların hakikate giden yola birer taş koyduklarını unutmamakla beraber; yapılan çalışmaların eksiği yahut hatası kanaatimizce bu sebepledir. Çok bilgi ve birikime karşılık elde edilebilecek küçük bilgiler zamanla bir yığın haline gelecek ve bizi hakikate yaklaştıracaktır.

Hoca Ahmet Yesevî’nin yüksek şahsiyetini, eserlerini ve hizmetlerini; ilahiyat alanında bir değerlendirme yaparak gerçek bir mürşid-i kâmil, örnek bir müslüman; edebiyat alanında Türkçe’yi kıymetlendiren ve kurtaran kişi; sosyolojide Türk’e uygun bir idrak anlayışıyla Türk Müslümanlığını oluşturan mutasavvıf; tarih penceresinden ‘Türklerin Müslüman olmalarında en önemli unsurlardan biri olan tasavvufu disiplinli bir öğretiler sistematiği halinde Türkler arasında ilk ortaya koyan şahsiyet olarak değerlendirmemiz mümkündür.

Asya’dan Balkanlara, Avrasya’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyayı derinden etkileyen bir büyük şahsiyet olan Hoca Ahmet Yesevî, ortaya koyduğu irşat ve aksiyon bakımından Türk tarihinin en önemli simalarının arasında, belki de ilk sırada yer almakta­dır. İslam’ın yayıldığı bir süreçte üstlendiği tarihi vazife Hoca Ahmet Yesevî’yi bütün Türk kavminin Pir-i Türkistan’ı, Şah-ı Türkan’ı yapmaktadır. Türk halkları sosyal birçok alanda etkilendikleri ve mutlak İslam anlayışlarını oluşturan bu önemli şahsiyeti Türk İslam an­layışının içinde hak ettiği yere oturtmak durumundadır.

Yapılan ilmi çalışmaların özellikle son yıllarda artış göstermesi, Hoca Ahmet Yesevî ve O’nun yoluna dair Türk tarihinin kırılma noktasıdır diyebileceğimiz İslamlaşma döne­minde yerine getirdiği vazifeyi anlamak açısından ümit vericidir. Ancak ilmi çalışmaların bu noktada yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Hoca Ahmet Yesevî’nin tarihi şahsiyetine dair vesikalar çok azdır. Bu sebepten tarihi şahsiyetiyle menkıbevi şahsiyeti arasında çok girift unsurlar yer almaktadır. Yazılı tarikat kaynakları ve sonraki asırlara ait menkıbeler başta olmak üzere; onun kâmil eseri olan ‘Divan-ı Hikmet’ Ahmet Yesevî’nin hayatı, tasavvufi şahsiyeti, eseri ve tesirleri hakkında bize ipuçları verebilecek durumdadır.

Türkiye’de döneminin mevcut bilgileri çerçevesinde bir eser toparlayabilen ilk ilim adamı Mehmet Fuat Köprülü’dür. Türk Edebiyatında ilk Türk Mutasavvıfları adlı eserinin ilk bölümünü Hoca Ahmet Yesevî’yi ayıran Köprülü kendinden sonra bu konuya eğilmek isteyen bütün ilim adamlarının başvurması gereken bir kaynak eser ortaya koymuştur. Her ne kadar sonradan eklenen bilgiler Köprülü’nün bazı tesbitleriyle çelişse de, bu ese­rin kendi dönemi içindeki kıymetini düşürmemiş, öncülük ettiği çalışma alanındaki değe­rinden bir şey kaybettirmemiştir.

Hoca Ahmed Yesevî, Türk töresiyle İslami değerlerin kucaklaştığı; karışıp kaynaş­tığı noktada bulunur, inançlarımıza ve İslam anlayışımıza milli bir üslup ve perspektif kazandıran O’dur. Bir diğer ifadeyle Türk gözüyle İslamiyet’i değerlendiren ve yaşayan bir kişidir. Yesevî bu açıdan bakıldığında, İslamiyet’i Türk ruhuna uygun milli unsurlarla anlayıp yorumlayan bir kimsedir. Arap örfüyle İslami değerleri birbirine karıştırıp, bazı örfi hususları İslami bir vecibeymiş gibi anlayıp anlatanlara mukabil Yesevî, Arap örfiyle İslami vecibeleri birbirinden ayırarak Arap örfünden gelen bazı gelenekler yerine Türk örfünü koymuş ve bu perspektif içinde İslam’ın üniversal ve kuşatıcı mesajına uygun hareket etmiştir.

Zira İslamiyet sadece Arap örfünü değil, bütün örfleri ihata eden üniversal bir dindir. Yesevî Türkler arasında Müslümanlığın yayılmasına sebep olan en önemli şahsiyettir.

XII. asırdan itibaren İslamiyet’in Türkler arasındaki yayılması Yesevî dervişleri sayesinde mümkün olmuştur. Eğitim ve öğretim için her yerde medrese ve hocaların bulunmadığı bir dönemde aşiretler ve göçebeler arasında eğitim gezgin dervişler sayesinde gerçek­leştiriliyordu. Hikmet adını verdiği dini tasavvufi dörtlükler ağızdan ağza kulaktan kulağa dolaşarak dini ve ahlaki bir eğitim gerçekleştiriliyordu. İslam öncesi Budist, Şamanist ve Maniheistik kültür sahaları içinde kalan, Şii İran kültürünün ve Moğol Paganizminin yoğun baskısı altındaki Sırderya, Fergana, Sayram, Taşkent ve Balasagun havalisinde İslam’ın yayılması yukarıda belirtilen tasavvufi ve sözlü hikmet kültürünü esas alan eği­timle gerçekleşmiştir.

Yesevî ve Alperenlerinin ortaya koyduğu en önemli miraslardan biri hiç şüphesiz Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılmasındaki aksiyonlarıdır. Anadolu’da Yesevîliğin yerleşmesi ve devamını Türk soysal yapısında en güzel şekilde bir ahlak kuruluşu olan Ahi Evran teşkilatlarında görüyoruz. Anadolu’nun ihtiyacına göre mürşit erenler ta­rafından Taşkent, Buhara, Semerkant gibi Asya’nın ilim, kültür ve sanat merkezlerinden gelen Alperenler düzenli ve planlı bir şekilde istihdam ediliyorlardı. Ahi Evran’ın sahip olduğu esnaf loncaları vasıtasıyla da tasavvuf ehli olan, zanaatkâr ve her türlü sanat sahi­bi binlerce derviş yetiştiriliyordu. Asya’dan gelen (kolonizatör) Türk dervişleri Ahi Evran vasıtasıyla onların ellerinde yetişen gazi alperenler, Anadolu ve Balkanlarda binlerce köy, kasaba ve çeşitli mamureler tesis etmişlerdir. Böylece fetihlere müteakip bir Türkleşme ve İslamlaşma faaliyeti gerçekleşmiştir. Nitekim Anadolu ve Balkanlar’da pek çok Yesevî ereninin türbeleri mevcuttur.

Yesevî olmasaydı bugün Türklerin nasıl bir dini hüviyete sahip olacağı ve ortaya nasıl bir tasavvuf anlayışı doğacağını kestirmek çok zordur. Yesevî’nin ‘Hikmet’ adını verdiği Türkçe tasavvufi şiir geleneğini başlatmamış olsaydı, bugün Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli olmazdı. Hoca Ahmet Yesevî’nin Fakrnamesi ile Hacı Bektaş Veli’nin Makalatını karşı­laştırdığımız çalışmamızda, her iki eserin sisteminin aynı olduğunu dört kapı, kırk makam esasına dayandığı bir gerçektir. Kırk maddeden oluşan kırk makamın otuz birinde aynı, dokuzunda farklı ifadelerden doğan farklar vardır. Öyleyse Yesevîlik Hacı Bektaş Veli, Yu­nus Emre ilahileriyle aynı tema içinde hatta aynı ifadelerle devam ede gelmiştir.

Yesevî’nin temas ettiği silsileler açısından da Anadolu tasavvufu üzerinde çok bü­yük bir etkisi vardır. Mevlana’dan Şems-i Tebrizi’ye, Somuncu Baha’dan Aziz Mahmud Hüdayi’ye kadar Anadolu tasavvufunun en önemli simaları; Yesevî birikiminden etkilen­mekle beraber gerçek manasıyla silsile bağından doğan bir anlayışla kendi tasavvuf anla­yışlarını zenginleştirmiş ve yaymışlardır.

Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı; ‘Ahmet Yesevî’yi iyice incelemek lazım! Bizim mil­liyetimizi asıl onda bulacaksınız.’ derken şüphesiz ki haklıydı. Zira Türk düşünce tarihi incelendiğinde Yesevî’nin edebiyat- kültür, din-tasavvuf ve gelenekler, ırk ve dil ve hatta siyaset sahnesindeki derin ve güçlü nüfuzu günümüze kadar gelmiştir. Türkler vaktiyle gerçek kimliklerini Yesevî modelinde bulmuşlardır. Bugün de aynı modele ihtiyaç duyul­maktadır.

Açtığı yol, Türk kültürüne kattığı renkler ve ortaya koyduğu anlayışıyla Hoca Ahmet Yesevî, Türk İslam şuurunun en büyük lideri, birleştirici ve toplayıcı mürşidi olarak bütün Türk halklarının tanıması gereken müstesna Şahsiyettir. Ancak O’nun sevgisi ve yüce şahsiyetinin şemsiyesi altında bir Türk dünyası manevi bütünlüğü oluşturulabilir.

--------------------------------------------

Fatma SÖNMEZ, “Hoca Ahmet Yesevi Felsefesi ve 21.Yüzyılda Türk Dünyası Yansıması”, 21. Yüzyılda Türk Dünyası Sempozyum Bildirileri, 2-5 Aralık 2010, Lefke-KKTC, EkoAvrasya Yayın No: 2011/1, ISBN 978-605-87972-0-8, Sf. 321-330

-----------------

[i] Ahmet Yesevî Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

Yazar Hakkında:

Fatma SÖNMEZ