27 Temmuz 2021

 

 

Prof.Dr. Saadettin Yıldız 

 

(Geçen sayıdan devam)

 

c) Aile Bağlarının Zayıflaması, Maziye Saygısızlık, Ahlakî Zaaf: 

Düşünce yapısı gereği Mehmet Akif, aileyi, cemiyetin çekirdiği olarak kabul eder. Safahat’ın “Hatıralar” adlı kitabının “Berlin Hâtıraları” bölümünde, anne-babaların çocuklarını tâ baştan ümitsizliğe, miskinliğe ittiğini, geçmişten insanların kanını harekete geçirecek örnekler verilmediğini çocukların ninnilerle uyuşturulduğunu ifade eden Akif:

 

Eşikten atlamak isterseler hayata yarın

Beşikte duyduğu sesler gelir, bu yavruların

Dokur ufukları üstünde bir serâb-ı kesîf,

                                         (s. 346)

 

sözleriyle, uyuşuk yetiştirilen hayata atıldıktan sonra hep o caydırıcı, bıktırıcı ninnilere göre hareket ettiklerini belirtir.

 

Daha mektepte çocuktuk, bizi yıldırdı hayat;

Oysa hiç korku nedir bilmeyecektik, heyhât!

Neslim ürkekmiş, evet, yoktu ki ürkmeyeni,

.....................................................................

Bir ışık gösteren olsaydı eğer, tek bir ışık,

O zulmetleri bin parça edip çıkmıştık.

                                              (s. 408)

 

Doğduk, “yaşamak yok size” derlerdi beşikten;

Dünyayı mezarlık bilerek indik eşikten!

                                     (Yeis Yok!, s. 465)

 

mısraları da gösteriyor ki, şaire göre, okullar da aileler gibi, çocukların yetiştirilmesi hususunda yanlış hareket etmektedir. Terbiye aileden başlamalı, asrın ilimler asrı olduğu unutulmamalıdır. (bk. Köse İmam, Safahat, s. 130) Mazide, çocukları kendine güveni tam, çalışkan, cesur ve dürüst olma yolunda teşvik ve terbiye edici mahiyette sayısız örnekler vardır; bunlar verilmelidir. 

Şair, maziden çalışmak ve kahramanlık yönüyle örnek alınması gerektiğini söylerken, kuru bir mazi övgüsüne de asla taraftar değildir. “Geçmişte şöyle yapmıştık, böyle etmiştik” diyerek övünmek...fakat kendisi bir şey olmamak.. Bir şey yapamamak. Bu da kötüdür: 

 

İstemem, dursun o pâyânsız mefâhir bir yana...

Göstersin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!

                                                                (s. 311)

 

Kuru kuruya geçmişle övünmek marifet değil, aynı şeyleri yapabilecek güce sahip olmak ve aynı şeyleri daha iyi yapabilmek marifettir.

Fakat Akif’in tespit ettiği gerçekler o kadar çetin ve bu gerçeklerle arzu ettikleri arasındaki fark o kadar büyüktür ki...

Türk milleti yukarıdan beri saydığımız olumsuzluklara ilaveten, küçümsenmeyecek derecede ahlâkî zaafa da sürüklenmektedir. Bu zaaf, cemiyette çözülmeye, fert plânında ise sorumsuzluk ve bozulmaya yol açmaktadır. 

Şairin ahlâkî  çözülüş karşısındaki tavrı çok net; iki yüzlü, yüzsüz, sefih kimselerden bahsederken kullandığı üslûp ise son derece serttir: 

Enseden arslan kesilmek, cepheden yaltak kedi...

Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!

                                                                  (s. 320)

 

Hayâ sıyrılmış, inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde...

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

                                                     (s. 455)

 

Senin etrafını alsın ki yığınlarca sefil,

Kimi idmanlı edepsiz, kimi talimli rezil.

                                                      (s. 420)

 

Bunlar Akif’in umumî şikayetleridir. Şikâyet bir bakıma yıkmak sayılır, belki kolaydır da. Hele dürüst ve iyi niyetli bir hayat tecrübesi ile ortaya konan şikâyetlerin akıllıca tahlili de olunca onları yabana atmamak gerekir. 

Fakat Akif, “yıkma safhasında” kalmamış, bu şikâyetleri, yıkmak istediklerinin temeli olarak kullanmıştır: 

Yıkmak, insanlara yapmak kadar kuvvet mi verir?

Onu, en çulpa herifler de, emin ol, becerir.

Sade sen gösteriver “işte budur kubbe!” diye.

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniyye.

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhât, o zaman,

Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinan.

                                                         (s. 398)

 

Sade bir sözdür, fakat hikmetlerin en mücmeli;

Bin haâs imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli!

                                                         (s. 320)

 

 

Gökten inmez bir de hiçbir şey... Bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkıyla bir millet ölür, yahut yaşar.

                                                      (s. 319)

 

Oyuncak sanmayın! Ahlâk-ı millî, rûh-ı millîdir;

Onun iflâsı en korkunç ölümdür: mevt-i küllîdir.

                                                      (s. 307)

 

3.Arzulanan Yeni Neslin Habercisi/Model Genç: Âsım

 

Yukarıdan beri söylediklerimizden çıkan sonuç şudur: Türk insanı, aktivite, bilgi, davranış, birlik şuuru, aile yapısı, ahlâkî istikrar bakımından aşınmış, bu sebeple geçmişteki gücünü kaybetmiştir; ilerisi için pek fazla ümit de vermemektedir.

Bu tespit, gayet tabiî olarak, Akif’te “model arama/örnek gösterme” istek ve ihtiyacını davet etmiştir. Bu model, “ASIM”dır. 

Burada, yine ayrıntıya girmeden, “model insan Asım”ın bir portresini vermeye çalışacağız. 

Asım fizik olarak son derece kuvvetli, dengeli, heybetli bir vücuda sahiptir. Pehlivan yapılıdır; düzgün ve görkemli fiziği ile ‘heykeller gibi’dir. Fakat Türk gençliğine asıl örnek gösterilen, Asım’ın iç dünyası, karakteridir. Asım o kadar kuvvetli olmasına rağmen kuvvetini haksız yere ve bir takım bencil maksatlarla kullanmaz. İnsaflı ve kadirbilir bir gençtir. Mesela, bir güreşte, kolaylıkla yenebileceği bir genci, gururu kırılır diye, “düşmanla korkusuzca dövüşmüş bir genci yenmek olmaz” diye yenmek istemez. Yani, insanların şahsiyetine, gurur ve haysiyetine saygılı bir gençtir. 

Asım konu komşusunun çektiği sıkıntılara tahammül edemez: Etrafta sayısız aç-perişan insan varken içki içip âlem yapan kimseleri zorla dağıtır; millet evinde kandil yakamazken kumarhanede pırıl pırıl ışıkların yandığını görür; gazyağını kumarbazların elinden alıp mahalle bakkalı vasıtasıyla, azar azar, komşularına dağıtır; yine bir sürü insan açlık, ölüm, hastalık derdiyle kıvranırken, onların ıstıraplarına aldırış etmeyip ortalıkta nara atanları dayaktan geçirir; memleketin iyi idare edilmediği düşüncesiyle Babıâli’ye baskın yapmayı bile tasarlar... 

Bunlar delikanlı Asım’ın pervâsız, fakat mertçe hareketleridir. Akif, böyle ölçüsüz ataklıktan hoşnut olmadığını, onun sadece hisleriyle hareket etmesinin fayda yerine zarar getireceğini, Köse İmam’ın ağzından şöyle ifade etmektedir:

 

Bize Asım, ne şunun yumruğu lazım, ne bunun;

Birinin pençesi ister yalnız:  kaanûnun.

Ver bütün kudreti kanûna ki vahdet yürüsün,

Yoksa millet değil, ancak dağınık bir sürüsün!..

Memleket zaten, ayol, baksana; allak bullak,

Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak..

                                                           (s. 436)

 

Asım, gayet tabiî, tek kişiden ibaret değildir. Türk milletinin geleceğini kucaklayacak, onu kurtaracak olan neslin sembolüdür. Akif, ona izafe ettiği vasıfların Müslüman Türk gencinde yeşermiş olarak görmek ister. 

Cepheden cepheye koştukça, ölümle burun buruna gelmiş, adeta ölümle içli dışlı olmuş bir neslin temsilcisi olan Asım, arslanlardan daha cesaretlidir. Arkadaşları, onunla aynı karakteri taşıyan gençlik de öyledir: Onlar öyle bir hayat-memat oyununa soyunmuşlardır ki “yalınayak Kafkaslardadır, baş açık Sina’da..” Yokluk içinde harikalar yaratan bir nesil... “Gerçek nesil!...” Bu topraklar için toprağa düşmüş, ecdâd tarafından “alnından öpülecek” bir nesil...

Aynı nesil, Hindû’su ile, yamyamı ile, Avusturalyalısı ile, Kanadalısı ile –veba hastalığından daha zalim ve rezil bir düşman gürûhu ile- çarpışa çarpışa, tehlikeyi; topu, mermiyi, yani ölümü umursamaz olmuştur:

 

Yine vardır bir ölüm korkusu arslanda bile;

Yüz-göz olmuş bu çocuklar ölümün şahsıyla!

                                                       (s. 424)

 

Asım, “derin yürekli”dir, inci gibi kaliteli hisleri vardır, kahramanlık şiirleri gibidir, ince duyguludur. Yani karakter olarak, duygu ve niyet olarak iyi yetişmiştir. Fakat o, ilimde de iyi yetişmekle mükelleftir. Akif, onu ve neslini ilmî kapasite olarak da mükemmel görmek ister; bunun için de Asım ve arkadaşlarını Avrupa’ya gönderir. Yeni nesil orada, “giden üç yüz senenin ilmini tez elden edinecek” hatta, “yarının ilmini” yani atomu parçalayıp ondan bir enerji elde edecek olan müspet ilmi öğrenecek; böylece, bütün Doğu’nun kucak açtığı, hasretle beklediği örnek insan olarak dönecektir. 

4. Sonuç:

Mehmet Akif, Safahat’ta esaslı bir “mazi-hâl mukayesesi” yapmış; mazinin bir çok hususta daha kuvvetli olduğu kanaatine varırken, hâl’in beklenen cevvâliyeti, intizâmı, akıllılığı gösteremediği ve bu sonuçtan bilhassa aydınlarımızın sorumlu oldukları fikrine ulaşmıştır. Mazinin hâl’den her yönüyle üstün olduğu fikri elbette tartışılabilir; ancak, şairin söylediklerinin kuru bir “nostaljik duyuş”a bağlanamayacağı da açıktır. Çünkü, hâl’e dair tespit ve şikâyetleri esaslı bir müşühadeye, esaslı bir hayat tecrübesine dayanmaktadır. 

Akif, Türk milletinin “imparatorluk hayatı” yaşadığı dönemleri de, oradan “millet hayatına” geçtiği, fakat büyük çalkantılar içinde bocaladığı devreyi de görmüş; dinamizm içinde akıllı olmak, çağa ayak uydurmak şuuru içinde şahsiyetli kalmak zorunda olduğumuzu kavramış bir şairdir. Kendi hayatımızı, Türk ve Müslüman olarak yaşamamızı şiddetle arzularken, bunu temin edecek esas kuvvetin gençlik, yani, yeni nesil olması gerektiğine de kuvvetle inanmıştır. 

İşte, Asım, bu yeni nesli maddî ve manevî gücü ile; vicdanı, aklı, ilmi ile sağlam karakteri, kararlılığı, çalışkanlığı ile temsil eden “sembol insan”dır. 

Akif’in, uyuyan, “dünkü ilme bile bîgâne”, âciz, taklitçi, mürâî... olarak tavsif ettiği “biz”e şiddetli tenkitler yöneltmesi, o sembol insana ve onun benzerlerinin meydana getirdiği “kalitesi yüksek nesil”e bir an evvel kavuşmak arzusunun şiddetiyle yakından ilgilidir.

 

 

Bu yazarın diğer makaleleri