Kültür – San’at Yazıları
Hasan ERDEM

Rusların Hollanda’da bastırdıkları ve Yunanistan’da dağıttıkları, bir yüzünde ”1. Petro. Rusların ve Yunanlıların İmparatoru” ibaresi bulunan bir madalyonu casusları vasıtasıyla eline geçiren Osmanlı Padişahı 3. Ahmet, madalyonu görünce çok öfkelenmiş ve Rusları bir şekilde cezalandırmayı kafasına koymuştu. Madalyonun yarattığı bunalım yetmezmiş gibi birkaç gün sonra Dniester ağzından çıkan bir Rus donanması, Osmanlı gölü sayılan Karadeniz’de, en yüksek direklerine sancaklarını çektikten sonra İstanbul boğazına doğru yönelmiş ve hiç beklenmedik bir anda boğazdan geçerek Padişahın sarayının karşısına kadar gelip demirlemişti.

Osmanlı Padişahı 3. Ahmet sadrazamı Numan Paşa’yı huzuruna çağırdı ve genç Sadrazamına “Çar bunadı mı? Yoksa bu yeni İskender, evreni fethetmek sevdasında mı? Bu olayı açık bir savaşla cezalandırmak için derhal harekete geçin” dedi. Devlet hazinesinin tamtakır olduğunu çok iyi bilen Numan Paşa, halkın kesesine dokunacak önlemler almayı kabul etmeyince görevden alındı ve aynı gün Eğriboz’a sürgüne gönderildi. Görevden alınan genç sadrazamın yerine Baltacı Mehmet Paşa getirildi.

Devletin mührünü alan Baltacı Mehmet Paşa kısa sürede hazineyi doldurdu. Birkaç hafta içinde de Edirne havzasında iki yüz bin asker toplamayı başardı. Edirne’de toplanan ordunun başkomutanlığını devralmak üzere İstanbul’dan yola çıkmadan önce Osmanlı Padişahını ziyaret etti.

Huzura kabul edilen Baltacı Mehmet Paşa, 3. Ahmet’e “Azametlû Padişahım unutmasınlar ki ben elimde balta odun yarmak için yetiştirildim, kılıçla dövüşmesini pek bilmem. Devletime fedakârlıkla hizmet etmeye çalışacağım. Fakat yenilirsem, talihsizliğimden dolayı beni sorumlu tutmayın” dedi.

1 Nisan 1711 tarihinde İstanbul’dan Edirne’ye doğru yola çıkan Baltacı Mehmet Paşa’yı hazırlıklarını tamamlayan Kırım Hanı da yüz bin atlısıyla Boğdan’da bekliyordu.

Osmanlı Padişahı 3. Ahmet Han’ı kızdıran Çar Petro, ağabeyi Çılgın İvan’dan sonra Rus Çar’ı olmuştu. Fakat ağabeyi Çılgın İvan’ın sağlığında onun adına ülkeyi yöneten asıl kişi kız kardeşleri Sophie idi.

Düzgün fiziği, zekâsı ve delice cesaretiyle askerlerine kendisini sevdiren Petro, Rus tahtına çıkınca, ağabeyi zamanında ülkeyi yönetmeye alışmış olan ablasının baskı ve tehditlerine maruz kaldı. Petro, her işine burnunu sokan ablasından kurtulmak için bir saray darbesi tertipledi, Sophie’yi safdışı bıraktı ve on yedi yaşında tek başına bütün iktidara sahip oldu. Gücü elinde toplayan Petro, kaynağı Türkistan’dan Baltık Denizi’ne, Baltık’tan Moskova’ya, Moskova’dan Doğu’ya kadar uzanan büyük bir coğrafya da dağınık vaziyette yaşayan muazzam bir sürüden bir millet yaratmak için azimle çalışmaya başladı.

Tahta çıktığı andan itibaren demir yumruğunun altında inlettiği ülkesinde işleri kısa sürede yoluna koyan Çar Petro, 1697 yılında Avrupa seyahatine çıktı. Avrupa’yı saygı arayan bir hükümdardan çok ders almaya ve uygarlık örnekleri seçmeye gelmiş düşünür olarak gezdi. Kimliğini gizleyerek el altından gemi inşaat uzmanlarıyla anlaştı. Yarattığı millete yeni bir ruh vermek azmindeki Petro, yine kimliğini gizleyerek bir işçi gibi Hollanda tersanelerinde haftalarca çalıştı.

Çar Petro’nun Rusya’da bıraktığı sadık adamları, Çar’ın entrikacı ablası Sophie’nin, Osmanlı imparatorluğundaki yeniçerilere benzeyen Rusya’nın askeri sınıfı Streltsiy’i kışkırttığını ve yokluğundan yararlanarak Streltsiy desteği ile bir hükümet darbesi yapmaya hazırlandığını Petro’ya bildirdiler. 1698 Yılının ortalarında haberi alan Çar Petro Avrupa gezisini hemen kesti ve beklenmedik bir anda Moskova’ya geldi. Çar’ın ülkesine döndüğünden kimsenin haberi olmamıştı. Çar Petro yabancı askerlerin komutanı Patrick Gordon ile Moskova’nın dışında gizlice görüştü ve alınmasını istediği önlemleri uzun uzun anlattı. Patrick Gordon on iki bin kişilik yabancı birlikleri ile on bin kişilik Streltsiy askerlerinin önüne çıktı. Gafil avladığı isyancı muhafızların üç binini kılıçtan geçirdi, yedi bin muhafız kaçtı ve çeşitli bölgelere dağıldı. Gordon, ikinci bir Streltsiy birliğinin bataklıklarla çevrili bir adacık üzerinde yerleştiğini öğrenince derhal oraya yöneldi ve çevrelerini kuşatıp teslim olmalarını istedi. Tabansız çıkan isyancı muhafızlar kılıçlarını atıp teslim oldular. Gordon teslim olanlara acımadı ve bir kısmını kılıçtan geçirdi, geriye kalanları da zincire vurulup Moskova’ya götürüldü.

Asiler yakalanıp ortalık yatıştıktan sonra Moskova’ya giren ve ilk iş olarak isyanın elebaşı olan ablasını zindana attıran Çar Petro, tereddüt bile etmeden bir insan avı başlattı. Sağda solda ele geçirilen yedi bin muhafız Moskova’da bir meydanda toplandı, içlerinden iki bini asıldı, beş bininin kafası kesildi. Bir günde gerçekleştirilen bu idamlar sırasında Çar ve Rus soyluları da cellat rolüne soyundular ve birer balta kapıp, ellişer ellişer kütükler üzerine yatırılan asilerin başlarını kestiler. Kesilen bu binlerce kelle Moskova’nın içinde en yüksek yerlere asıldı ve Petro’nun dönemi boyunca oralarda asılı kaldı. Öfkesini yenemeyen Çar Petro, asi muhafızların kadınlarını ve çocuklarını çorak ve ıssız bir yere sürdü, bulundukları bölgenin dışına çıkmamaları için gerekli önlemleri aldırdı. Gordon’un elinden kaçabilenlere ise bir lokma ekmek veren Rusları bile idam ettirdi. Bu kıyım Çar Petro’nun otoritesini kanla yıkayıp sağlamlaştırdı.

Çar Petro güzel karısı Yevdokiya Fyodorovna’yı evliliklerinin üçüncü yılında, Moskova’da Alman anne babadan doğma Anna Mons adında güzel bir kızla aldatmaya başladı. Bu ilişkiye karşı çıkan karısının kıskançlıklarından bıkan Petro İmparatorluğun en yüksek dinsel makamlarıyla görüşerek evliliğinin iptal ettirilmesi için uygun bahaneler bulunmasını istedi. Genç Çariçe önce rahibe elbiseleri giydirilerek bir manastıra gönderildi, sonra ise Gliebov adında bir subay ile zina yaptığı iddiası ile Petrokrepost kalesine kapatıldı. Talihsiz Çariçe’nin oğlu Aleksey zindanda öldü, kardeşi Abraham Lopukhin Moskova meydanında gözlerinin önünde asıldı. Sevgilisi olduğu iddia edilen subay ise ağır işkencelerden geçirildikten sonra halkın gözleri önünde kazığa oturtuldu.

Kazığa oturtulmadan önce Gliebov’un yanına giden Çar Petro, artık Tanrı’nın huzuruna çıkacağını onun için her şeyi itiraf etmesini söyledi. Genç subay ağır ağır başını çevirdi ve ölüm halinde bile masum ve namuslu bir kadına dil uzatamayacağını söyledikten sonra Rus Çarı’nın yüzüne tükürdü.

Sürekli metres değiştiren Çar Petro günlerden bir gün Osmanlıların Hürrem sultanına benzeyen ve 1684 yılında Letonya’da doğan Yekaterina Alekseyevna ile tanıştı. Rus Çarı Petro’nun kalbine girmeyi başaran Katerina’nın köle olan annesi babası veba salgınının kasıp kavurduğu Lehistan’dan kaçıp Letonya’nın Derpt köyüne yerleşmişti. Ama veba salgınına orada da yakalanmaktan kurtulamamışlardı. Öksüz kalan çocuklarından erkek olanı bir köylünün yanına verilmiş, kasabanın rahibi de üç yaşındaki kızı evlat edinmişti. Katerina’yı evlat edinen rahip ve ailesi de vebadan hastalanıp dünyadan göçmüştü. Marienburg kentinin başpapazı salgının biçtiği kasabaya gelmiş ve rahibin evinde kalan sefil durumdaki kız çocuğunu yanına almıştı. Başpapazın karısı öksüz kızı aynı yaşlardaki iki kızı ile birlikte büyütmüştü. Fakat on altı yaşına gelen kıza oğullarının başka türlü baktığı ve kızın da bu aşka ilgisiz kalmadığı fark edilince Katerina’yı apar topar Marienburg garnizonunda görevli genç bir subayla evlendirmişlerdi. Bu evlilik Rusların Letonya’yı istilasına kadar sürmüştü.

Marienburg’u ansızın istila eden Rus birliklerinin komutanı Mareşal Scheremetov, başpapazın evinde gördüğü Katirina’nın güzelliğine hayran kalmış, onu savaş tutsağı olarak yanında alıkoymuştu.

Katerina, Mareşal’in evinde köle olarak yaşarken, Prens Mentschikov, Letonya’daki birliklerin komutasını eline almak üzere çıkagelir. Prens’in gözüne girmek isteyen Mareşal, sahip olduğu kölelerle birlikte Katerina’yı da Prens Mentschikov’a verir. Prens’in hizmetine giren Katerina bir süre sonra Prens’in bütün iradesine egemen olur. Evlerine gelenler hangisinin köle, hangisinin efendi olduğunu kestiremezler. Günler böylece geçip giderken Çar Petro, Letonya’ya gelir ve Prens Mentschikov’un evine konuk olur. Katerina’nın güzelliğine vurulan Petro, genç kadını Mentschikov’dan devralır, Katerina’ya özgürlüğünün nişanesi olarak bir duka altını verir ve birlikte Moskova’ya dönerler.

Çar’ın Katerina’ya duyduğu şiddetli aşk yaşamındaki ilk ve son aşktır. Doğanın Katerina’ya verdiği üstün bilinç ve ruh yetenekleri şimdi en parlak biçimde ortaya çıkma fırsatı bulmuştu. Sırılsıklam aşık olan Çar, Katerina’nın kocası olan genç subayı buldurur ve Moskova’ya getirttikten sonra ölmesi için Sibirya’ya sürer. Saraya çağrılan Patrik gizlice Çar ile Katerina’yı evlendirir. (O sıralarda Fransa kralı 14. Louis de bir şairin dul karısı olan Madam De Maintenos ile gizlice evlenmiştir.)

Çar Petro, İsveç Kralı Demirbaş Şarl’a karşı elde ettiği zaferden iyice güven kazandığı için yüz bin kişilik ordusunun başında Osmanlılara karşı savaş vermek üzere yürüyüşe geçer. Katerina da birkaç köle kadınla birlikte Çar’ın yanındadır ve bir metres gibi sefere katılmıştır. Çünkü Çar Petro’nun karısı olduğunu kimse bilmemektedir. Seferin bütün zorluklarına göğüs geren Katerina için kocasının çadırının yanına bir çadır hazırlanır, geceleri çadırını terk ederek kocasının çadırına giden Katerina, zorlu yol şartlarından bunalan Çar’ı aşkıyla teselli ederek dehasından ilhamlar vermeye çalışır. Bu sefer sırasında Çar’ın sert davranışlarını yumuşattığı için askerler, Katerina’ya sevgi beslemeye başlarlar.

Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu da Edirne’den yola çıkmış ve Tuna’yı aşarak Eflak’a girmişti. Kazakların ülkesinde ilerleyen Rus Çar’ı, en değerli komutanı Prens Scheremetov’u önceden yirmi beş bin asker ile Boğdan’ı ve on bin askerini de Besarabya’yı istilaya göndermişti.

Prut ırmağı kıyılarında ilk kez iki düşman ırkın orduları karşı karşıya geliyordu. Karşı karşıya gelen ve bakışlarıyla bir birini ölçen iki ordu arasındaki fark hemen belli oluyordu. Daha ilk bakışta Osmanlı ordusunun sayıca üstünlüğü ve heybeti karşısında Çar’ın şansının az olduğu fark ediliyordu.

Osmanlı ordusuyla savaşı göze alamayan Çar Petro, derinliğini ve yollarını bilmediği ormanlara sırtını vererek çıplak ve engebeli bir araziye doğru ordusunu çekti. Osmanlı ordusunun karşısında çekilen Rus ordusu öyle bir yerde sıkışmıştı ki atlarının ve askerlerinin su ihtiyacını karşılamak için Prut nehrinden bile yararlanamıyordu. Üç yüz bin Osmanlı, Eflaklı ve Boğdanlı Rusların çaresiz bakışları arasında ırmağı aştılar, kanatlarını bir hilal gibi açarak kurt kapanına soktukları Çar’ın ordusunu kuşattılar. Baltacı Mehmet Paşa daha savaş başlamadan Rusların Çar’ını ve ordusunu kılıcının altında bırakmıştı.

Baltacı Mehmet Paşa, Prut’un bir kıvrım yaptığı yere bir topçu bataryası yerleştirdi. Rusları arkadan çevirmiş olan Kırım atlıları da Rusların daha gerilere çekilme şansını ortadan kaldırmıştı. Baltacı Mehmet Paşanın bir emriyle gürleyecek olan toplar, Rus ordusunu hallaç pamuğu gibi atabilirdi. Neredeyse burunlarının dibine kurulmuş olan Osmanlı topları, Petro’ya saldırma olanağı bırakmıyordu. Yüz bin Rus’un ve Çarlarının savaşmadan Osmanlılara tutsak düştükleri söylenebilirdi. Bender’den Osmanlı karargâhına gelen İsveç kralı Demirbaş Şarl, Poltava’da yenildiği düşmanının düştüğü durumu görünce çok sevinmiş, Baltacı Mehmet Paşa’yı başarısından dolayı kutlamıştı.
Rus ordusunda ne ekmek ne de başka bir yiyecek kalmıştı. Osmanlı ordusu tarafından kuşatılan askerler üç gündür açtı. Herkesi derin bir eleme kaplamış, hiç kimse yerinden kımıldamak istemiyordu. Yardım alamayacağını bilen Çar, ordusunu kurtarmak için herhangi bir çıkış hareketine kalkışmaya bile cesaret edemiyordu. Çar Petro çadırından dışarı çıkmıyor, yazgısıyla baş başa çadırında kimseye görünmeden kalıyordu. Rus Çarının hiç kimseyi görmek istemediğine dair verdiği kesin emre rağmen Katerine ansızın çadıra girdi, ağzını bıçak açmayan kocasına umutsuzluğa kapılmadan önce yapılacak bir girişim daha olduğunu söyledi. Katerina, Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa ile Reisülküttap Ömer Efendi’ye değerli armağanlar vererek mümkün olduğu kadar az zararlı bir barış yapma olanağının hâlâ mevcut olduğunu öne sürdü.

Katerina’nın önerisiyle umutlanan Çar Petro karısına döndü ve bunun için gerekli parayı nereden bulacaklarını sordu. Katerina, yanında getirdiği kendi mücevherleri ile askerlerde bulunan altınları kullanacaklarını söyledi ve Baltacı Mehmet Paşa’ya gönderecekleri elçi geri dönene kadar Çar’ın morali bozulmuş askerlerine görünmesini, onlara cesaret vermesini ve gerisini kendisinin başaracağını söyledi.

Çar karısını kucakladı, onun öğütlerine uyarak üç gündür kendisini hapsettiği çadırından dışarı çıktı. Bu arada Katerina bir ata bindi ve güzelliğine, iradesine ve iyi niyetine hayran olan askerlere hitap ederek tek kurtuluş yollarının ellerindeki bütün serveti kendilerine vermesiyle gerçekleşeceğini bildirdi. Verecekleri her altına karşılık, kurtuldukları takdirde Moskova’ya dönünce kat kat fazlasını geri alabileceklerini de söylemeyi ihmal etmedi. Neticede orduda bulunan en basit askere kadar herkes elindekileri getirip Katerina’ya teslim etti.

Osmanlı ordusunun kurt kapanından kurtulduklarını düşünen Rus ordugâhında bir bayram havası yaşanıyordu. Baltacı Mehmet Paşa’ya gönderilen subay dönüp de, Sadrazam’ın görüşmelere başlamak üzere tam yetkili bir elçi istediğini bildirince sevinçleri daha da arttı.

İsveç kralı Demirbaş Şarl’ın Baltacı Mehmet Paşa’ya yaptığı bütün müdahalelere rağmen Osmanlılar ile Ruslar arasında bir barış anlaşması imzalandı. Anlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Osmanlı ordusu kuşatmayı kaldırdı. Letonyalı köle bir kadının kurtardığı Rus Çar’ı Petro, sevinçlerinden açlıklarını unutan askerlerini ardına takıp Rusya’ya doğru yola çıktı.

***
NOT 1- Bazı tarih kitaplarında, piyes ve romanlarda çarpıtarak anlatılan Baltacı Mehmet Paşa’nın Katerina ile çadırında baş başa görüştüğü savı tamamen söylentiden ibarettir.
NOT 2- Katerina ile Çar’ın Baltacı Mehmet Paşa için topladıkları ileri sürülen sözde rüşvet, bizzat Rusların söylediklerine göre ancak birkaç yüz bin ruble civarında olmuştur. Bu para asla bir Osmanlı Sadrazamını baştan çıkaracak bir para değildir. Rus asker ve subaylarının topladığı öne sürülen bu gülünç servet, İran, Hint veya Venedik elçilerinin bir defada Osmanlı Sadrazamına getirdikleri çok değerli armağanların yanında devede kulak bile olamazdı. Rus delegeleri ile gönderilen bu para genellikle bu gibi durumlarda ülkeler arasındaki teamüllere göre verilmesi gereken bir barış fidyesinden başka bir şey değildir. Barışa Osmanlı devlet adamlarının görüşleri doğrultusunda ve oybirliği ile karar verilmiştir.
NOT 3- Barışı sağlayan unsur, Sadrazam Baltacı Mehmet Paşa’nın açgözlülüğü değil, ileri görüşlülüğü ve tamamen üstün politikasıdır. Osmanlılar ile Ruslar arasında yapılan bu ilk büyük barış anlaşmasını anlamak ve kabul etmek için o dönemin koşullarını çok iyi incelemek ve bilmek gerekir.
NOT 4- Osmanlı devleti iki saltanat döneminden beri Sobieski ve Prens Eugene ile yapılan savaşlarda hem can hem de para bakımından bir hayli zarara uğramış, Viyana, Lippa ve Zenta’da üç ordu kaybetmişti. Dördüncü bir ordunun kaybedilmesi düşmana Edirne yolunu açabilirdi.
NOT 5- Baltacı Mehmet Paşa anlaşma koşullarını o kadar ezici ve mutlak bir tarzda kabul ettirmiştir ki, ancak bir zafer bu olanakları sağlayabilirdi. Baltacı Mehmet Paşa ülkesine döndüğünde Rus ordusunu yok etmediği ve Çar’ı Yedikule zindanına atmadığı için haksız olarak suçlanıyordu. Padişah 3. Ahmet, Baltacı’nın erdemlerini takdir ediyordu ama İsveç kralı Demirbaş Şarl ile Leh elçisi Poniatowski’den kaynaklanan iftiralar anlaşmadan memnun olan Padişahın da halk gibi zihnini bulandırıyordu. Kamuoyundan çekinen 3. Ahmet, Baltacıyı görevinden aldı ve Limni adasına sürdü. Baltacı Mehmet Paşa Limni adasında belki zehirden, belki ihtiyarlıktan, belki de nankörlükten öldü.
NOT 6- Bu yazı ALPHONSE DE LAMARTİNE’nin OSMANLI TARİHİ adlı kitabı kaynak alınarak yazılmıştır.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22753979