Kültür – San’at Yazıları
Hasan ERDEM

4. Murat’ın askerlerine yaptığı coşkulu konuşmadan sonra savaş başlamış oldu. Sekiz günlük kuşatmanın sonunda Revan Kalesi’nin cephanesi ve yiyecekleri tükenmişti. Asıl önemlisi de Safevi Türkmenlerinde bulunan savaşçı ruh, Şah Abbas’ın ölümünden sonra yok olmuştu. Şah Abbas’ın ölümünden sonra Safevi tahtına en küçük oğlu Şah Safi geçmişti ve henüz çocukluktan çıkmış olan Şah Safi, öz annesini, cariyelerinden birini ve sözüne söz söyleyen vezirlerinin tamamını öldürtmüştü. Kellelerinin kaygısına düşmüş olan Safevi ordularının kafaları karışık komutanları yenmek kadar yenilmekten de çekinir oldukları için ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini şaşırmışlardı.

Şah Abbas döneminin gözde komutanlarından Emir Güne liyakatsız bir Şah’a hizmet etmekten sözde utanç duyduğunu iddia ederek emrindeki komutanlarını da ardına taktı, ölümüne savunması gereken Revan kalesinden çıktı ve teslim koşullarını görüşmek üzere Sultan Murat’ın karargâhına gitti. Bellerinde taşıdıkları kılıçları subaylarının boyunlarına astıran Emir Güne huzuruna çıktığı Sultan Murat’ın teslim koşullarını kabul etti ve Revan kalesini Sultan’a sundu. Sultan Murat, mezhep değiştiren dalkavuk yaradılışlı Emir Güne’yi Paşa rütbesiyle onurlandırıp Halep Beylerbeyliğine atadı.

Revan’ı fethettikten sonra yoluna devam eden Osmanlı ordusu Aras ırmağını geçti ve Tebriz’i fethetti. Kış mevsimi yaklaşmıştı. Zaferlerini halkın önünde kutlamak isteyen 4. Murat, ordusuna İstanbul’a dönüş emrini verdi. İstanbul’a utkulu bir giriş yapmak isteyen Sultan Murat, hazırlık yapsınlar diye önden güvenilir adamlarını gönderdi. Bu adamların bir görevi de Sultan Murat’ın iki kardeşini gizlice boğmaktı. On ay sonra sonsuz bir gururla başkentine geri dönen Sultan Murat Revan seferinin ardından İstanbul’da bir dizi idamlara girişti. Gücünün zirvesindeki Sultan Murat dökülen kanların ardından başkentinde yükselen sesleri susturmak için daha fazla kan döktü ve 23 Şubat 1638 yılında ikinci İran seferine çıktı. Üsküdar’dan yürüyüşe geçen orduyu görenler, sanki Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan erkeklerin neredeyse tamamının silahlanıp Padişahlarının ardı sıra yola çıktığını sanırdı. Revan seferinde olduğu gibi ordunun önü sıra yol alan Cellatlar Taburu, ordu konaklayacağı yere varmadan önce bölgeyi kana buluyordu.

Osmanlı Ordusu kayıklardan yapılmış köprüler üzerinden Fırat nehrini geçerek yoluna devam etti. Musul’da, Padişahın huzuruna çıkan Hindistan elçisi, efendisinin armağanlarını Sultan Murat’a sundu. Bu armağanların arasında kılıç darbelerine dayanıklı olduğu iddia edilen gergedan derisinden yapılmış bir kalkan da vardı. Acı kuvvetine pek güvenen şakacı Sultan Murat, huzurunda bulunanların gözleri önünde bir balta darbesiyle kalkanı ikiye böldü ve kırık kalkanı elçi ile birlikte Hindistan’a geri yolladı.

İstanbul’dan yola çıkan Osmanlı ordusu yüz doksan yedi gün sonra Bağdat’ın kuleleri önünde göründü. Yol yorgunu Sultan Murat’ın Otağ’ı, Ebu Hanife’nin türbesinin yakınına kuruldu. Bölgedeki Osmanlı casusları İran Şahı Safi’nin Bağdat’ı kurtarmak için ordusunun başında üzerlerine geldiğini haber verdiler. Savaşa hazırlanan, zafere ve ödüle istekli üç yüz bin Osmanlı askeri hemen siper kazmaya girişti. Binlerce asker tarafından kazılan siperlerden göğe korkunç bir toz bulutu kalktı ve Bağdat’ın surları tozdan görünmez oldu.

Safevi ordusu ile Dicle kıyılarında yapılan ilk çatışma Osmanlılar için feci oldu. Sultan Murat, genel saldırı için emir vermekte yavaş davranan Sadrazam Tayyar Paşa’ya bir hayli çatınca Tayyar Paşa, sözleriyle kendisini yaralayan Padişahına “Sana Bağdat’ın, bana da ölümün nasip olmasını Allah’tan dilerim” dedi.

Huzurdan ayrılan Tayyar Paşa komutanlarını topladı ve devresi gün genel saldırı için hazırlık yapılmasını istedi. Gece boyunca Bağdat surları önünde dua eden üç yüz bin asker şafak sökerken surlarda ve yakın tepelerde yankılanan “Kerim Allah” nidaları arasında saldırıya geçtiler ve üzerlerine yağmur gibi yağan oklara, mızraklara ve kurşunlara aldırmadan dalgalar halinde surların üzerine tırmanmaya başladılar. Osmanlı askerlerinin önünde surlara tırmanan Tayyar Paşa gediklerden birinin üzerinde Safevi askerlerine kılıç savururken kör bir kurşun Paşa’nın alnından girdi. Osmanlı askerleri cansız yere yıkılan sadrazamın cesedini gediğin kenarına taşıdılar ve yavaşlayarak ta olsa saldırılarını sürdürdüler. Sadrazamının şehit olduğu haberini alan Sultan Murat “Ah Tayyar, sen Bağdat gibi yüz kaleye bedeldin” diye mırıldandıktan sonra yanı başında savaşın gidişatını izleyen Kaptanıderya Kemankeş Kara Mustafa Paşa’ya dönüp, Paşa’nın eline devletin mühürlerini tutuşturdu ve “Haydi güvenime layık olduğunu göster. Bağdat’ı bana sen teslim edeceksin” dedi.

Bağdat’ın yüksek duvarlarına yapılan hücum devam ediyordu. Yeni sadrazamı başlarında gören askerler şahlandılar ve Osmanlı toplarının darmadağın ettiği yıkık dökük surların üzerine atıldılar. Bağdat kale komutanı Bektaş Han, Osmanlı askerlerinin amansız saldırılarına karşı koyamayacaklarını anlayınca onurlu bir anlaşma karşılığı duvarları yıkılmış kaleyi teslim etmeye karar verdi ve her yerinden alevler yükselen kentin anahtarını altın bir tepsi içinde Sultan Murat’a sundu. Kırk gün önce şafak sökerken başlayan saldırı, kırkıncı gün öğle saatlerinde sona ermiş ve savaşlarda pişmiş usta askerler tarafından savunulan görkemli Bağdat kalesi düşmüştü.

Sultan Murat, Bektaş Han’a “İsteyenler kenti terk edebilir” dedi, ama surların önünde çok şehit veren Osmanlı askerleri Sultanı dinlemediler ve akşama kadar kenti yağmaladılar, yakıp yıktılar, halkı ve teslim olanları öldürdüler, Bağdat’ı kan ve gözyaşına boğdular. Kıyım o kadar kanlıydı ki seksen bin Safevi Türkünden geriye kalan otuz bin asker iç kaleye kapandılar ve korkunç bir direniş göstermeye başladılar. İç kaleye saldıran Osmanlı askerlerinin başındaki birçok Paşa şehit düştü. Askerlerinin kırıldığını gören Sultan Murat, Birecik’te döktürdüğü toplardan birkaç tanesini iç kaleye sevketti ve kendisi de Yeniçeri üniforması giyip siperlerde çıplak elleriyle çalıştı, topları hedefe çevirerek askerlerine örnek oldu. Toplar yerlerine yerleştirildikten ve top atışlarıyla iç kalenin sıkı sıkıya kapatılmış demir destekli kapıları havaya uçurulduktan sonra askerlerini yüreklendirmek isteyen Sultan Murat “Yorgunluğa boyun eğmeyin aslanlarım. Kanatlarınızı açmanın vakti geldi şahinlerim” diye bağırmaya başladı. Sultan Murat’ın gür sesiyle coşan Osmanlı askerleri yıkılan kapılardan içeri daldılar, delice ve ümitsizce savaşan Safevi askerlerinin hiçbirine merhamet göstermediler, herkesi kılıçtan geçirdiler. Bir yolunu bulup surların dışına kaçmayı başarabilen Safevi askerleri de bu kıyımdan kurtulamadılar ve takipçileri tarafından yakalanıp birer birer öldürüldüler.

Bağdat’ı fetheden Sultan 4. Murat, Safevi Şahı’na hakaret dolu bir mektup yolladı.
“Eğer adam isen kendini göster. Çünkü tahta sahip olduklarını ileri sürenlerin surların arkasına saklanması doğru olmaz. Attan ürken ona binmesin. Çeliğin parlaması kimin gözünü kamaştırıyorsa o kılıç kuşanmasın.”

Bağdat’ta Küçük Hasan Paşa komutasında on bin kişilik bir Osmanlı garnizonu bırakan ve gaziler geleneğine göre ordularına şahsen kumanda etmiş utkulu bir Padişah olarak İstanbul’a doğru yola çıkan Sultan Murat’ın üstünde İran işi bir zırh vardı ve omzuna ise bir leopar postu atılmıştı.

Notlar
Not 1- Sefih, ayyaş ve ahlaksız bir adam olan Emir Güne Halep’teki edepsizlikleri sebebiyle Halep Beylerbeyliğinde iki ay bulunduktan sonra görevinden alınarak Sultan Murat’ın dönüşüne kadar İzmit’te bekletildi. Padişahın Bağdat’tan dönüşünden sonra Boğaziçi’ne muhteşem bir yalı yaptırıp oraya yerleşti. İkamet ettiği semt zamanla onun adını aldı, onun ölümünden yıllar yıllar sonra semtin Emir Güne olan adı halk arasında Emirgan’a dönüştü.
Not 2- Efsaneye göre bir akın sırasında İranlı bir dev en cesur Türkü kendisiyle dövüşmeye davet edince, bu daveti kabul eden Sultan Murat olmuş ve bir vuruşta rakibinin kafatasını çenesine kadar yarmış.
Not 3- 17. Osmanlı Padişahı 4. Murat Bağdat’tan döndükten sonra gut ve siyatik krizleri geçirmesine rağmen Arnavutluk’ta başlayan isyanı bastırdı ve Osmanlı’nın deniz gücünü eski parıltılı günlerine çıkarmak için çabaladı. Uzun vadeli köklü askeri reformlar planladığı günlerde yatağa düştü ve iki haftalık bir rahatsızlıktan sonra 8 Şubat 1640 yılında henüz yirmi sekiz yaşındayken vefat etti.

KAYNAKLAR
BÜYÜK OSMANLI TARİHİ: Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI
BÜYÜK OSMANLI TARİHİ: Baron Joseph Von Hammer Purgstall
OSMANLI TARİHİ: Alphonse de Lamartıne
OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ: Lord Kinross

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20708185