Kültür – San’at Yazıları

Metin SAVAŞ

Kurmaca anlatı dallarından biri olan roman sanatının hiçbir ürünü hiçbir şekilde tastamam muhayyel değildir. İster bilimkurgu olsun, ister fantastik veya metafizik, isterse de mitolojik bir roman olsun her roman metninin arka planında insanın ve hayatın birtakım gerçekleri yatmaktadır. Ve tabii aynı zamanda, bütünüyle gerçekçi romanlar ve hatta biyografik romanlar bile roman sanatının şartları içerisinde birer kurgudurlar. Yalın gerçekliği dert edinmiş bir yazarın muhayyel değil de gerçek hayattan seçtiği bir kimsenin hayatını romanlaştırmaya kalkışması ve bunu başarması elbette mümkündür; gelgelelim, herhangi bir yazarın gerçek hayattaki herhangi bir kimseyi roman sanatının imkânlarıyla yüzde yüz doğrulukla işleyip muhayyel hiçbir unsur katmaksızın dosdoğru biçimde roman kahramanına dönüştürmesi imkânsızdır. Çünkü falan romancının –meselâ– gerçek hayattaki Nihal Atsız’ı her yönüyle gerçeğe tıpatıp uygun bir şekilde anlatabilmesinin tek bir yolu vardır: Nihal Atsız’ın kendisi olmak ya da Nihal Atsız’ın zihnine girmek! Fakat böyle bir şey mümkün olamayacağı için biyografik romanlarda dahi kurmaca anlatının bütün dayatmalarına olmasa bile pek çok dayatmasına boyun eğmek zarurettir.

Bununla birlikte, eli kalem tutan bir kimse kendi hayat hikâyesini hatırat olarak değil de roman formunda anlatmaya karar verdiyse ister istemez kurmaca bir metin yazacak demektir. Çünkü bir insanın hayatı (yaşadıklarıyla ve düşündükleriyle beraber) bir kitabın içine sığmayacak kadar uzun ve çetrefillidir. Dolayısıyla kendi hayat tecrübesini romanlaştırmaya yeltenen yazar mecburen özetleme yoluna gidecektir veya kendi hayat tecrübesinin sadece bir dönemini ele almayı tercih edecektir. Roman metnindeki özetleme sadece zaman faktörüyle sınırlı değildir. 70 yıllık bir ömrü 500 sayfalık bir metne sığdırmak zorundasınızdır. Bunun için de 70 yıllık kendi hayat hikâyenizi sıkıştırmaya, eğip bükmeye, hatırlamanız gerektiğini düşündüğünüz ama gerektiğince hatırlayamadığınız yaşanmışlık veya düşünce veyahut da his parçalarının doğuracağı boşluğu hayal gücünüzle doldurmaya sürükleneceksiniz demektir. Zaman faktörü üzerindeki birtakım oynamalar roman kurgusu içinde geriye dönüşleri ve geleceğe atlamaları beraberinde getirecektir. Nitekim uzun bir hayat hikâyesinin her ayrıntısını roman metnine yerleştirmenizin imkânsızlığı bir yana, teferruata boğulmuş bir roman metni tabii ki roman okurunun tahammülünü imkânsız kılan bir acayipliktir. Her yazar, kendi hayat hikâyesini kendisi için romanlaştırmayı hedeflediyse bile, okurunun sabrını gözetmekle yükümlüdür. Okuru olmayan bir roman edebiyat değildir; edebiyattan sayılmayan bir metinse roman değildir; o artık başka bir şeydir.

Çağdaş Fransız yazarlarından Alain Robbe-Grillet, “çağdaş romanın ana kişisi zamandır,” demektedir.[1] Fakat bu zaman ister istemez parçalı bir zamandır. Dünya hayatındaki zaman yekpare bir zaman olmayıp, geçmiş-an-gelecek şeklinde parçalanmış, mekanik bir zamandır; yazar, bu parçalanmış zamanı (kendi hayat hikâyesinin sürecini) özetlemek zorunluluğuyla ve roman tekniğinin imkânlarıyla bir kez daha parçalamak durumundadır. İşte bu sebeple hiçbir roman mutlak şekilde tatmin edici olamıyor. Her roman eksik bir metindir. Yazarın kendisi de okur da tatminsizliğe mahkûmdur. Zaten dünya hayatının kendisi de tatminsizliklerle ve yarım kalmışlıklarla dopdolu değil midir? Şu halde tamamlanmış roman yoktur. Keza her insan da birdenbire ölür ve hayatı yarım kalır.

Ruh Adam romanı ne derece kurgusal bir anlatı olsa da esasen Nihal Atsız’ın kendi hayat tecrübesinin kurmaca dünyasına yansımasıdır. Zaten bir yazarın her romanında kendi hayatının izleri cirit atar. Hiç kimse, hiçbir yazar bir başkası olamayacağı için kurguladığı romandaki bütün karakterlere kendi şahsiyetinden ve kendi hayat tecrübesinden pek çok şeyler katar. Siz buna bir de yeni zamanların eski zamanlardan farklılığını eklerseniz parçalanmışlığın girdabında (bir yazar olarak) kendiniz bile kurmacaya dönüşüverirsiniz. Fransız edebiyat teorisyeni René Girard bir çalışmasında Dostoyevski’nin Budala adlı romanından şöyle bir alıntı yapıyor: “Eski zamanların adamları (yemin ederim ki bu her zaman dikkatimi çekmiştir) bizim zamanımızın insanlarından çok farklıydılar; sanki başka bir insan türüne aittiler… O zamanlar tek bir düşüncenin adamıydık; oysa çağdaşlarımız daha sinirli, daha gelişmiş, daha duyarlılar, aynı zamanda iki üç düşünce izleyebiliyorlar. Modern insan daha geniş ve bence onun geçmiş yüzyıllardaki tek bir parçadan oluşmasını da bu engelliyor.”[2]

Hayat ve zaman zaten paramparçadır; buna ilaveten, modern insanın geçmiş zamanların insanı derecesinde insicamlı olamaması nedeniyle bir yazarın kendi hayatını anlatan bir roman yazmasındaki cesaret ve kahır gerçekten de takdir edilmelidir. Kaldı ki roman, yeni zamanların kurmaca anlatı formudur. Roman sanatı (kişiden ziyade toplumu anlatmayı hedef edinmiş olsa bile) doğası gereğince bireyi anlatır. Eski zamanlardaki anlatıların bireysel anlatılar olmamasının sebebi eski insanların daha bütünlüklü olmalarıdır. Çünkü eski insanlar kapalı toplumlarda yaşamışlardır. Oysaki yeni zamanların insanları (kapalı kalmak isteseler de) açık toplumların veya yanılsamalı bir şekilde açık oldukları varsayılan toplumların üyeleridir. Yeni insanlar eski insanlara kıyasla daha fazla bireydirler. Mitolojik anlatılar olsun veya mesnevi formunda anlatılar olsun, bunların hiçbiri açık toplum anlatıları olmadıkları gibi bireysel anlatılar da değildirler. Bir örnek verirsek: Dede Korkut hikâyeleri Deli Dumrul’un veya Banu Çiçek’in şahsî hayat tecrübeleri olmasıyla sınırlı değildir. Eski hikâyelerin kahramanlarının her biri kendi zamanının ve kendi toplumunun temsilcileridirler. Her biri modern anlatılardaki kahramanlar ölçüsünde müstakil olmaktan uzaktırlar. Yeni veya eski olması fark etmiyor, elbette ki her kurmaca anlatı birtakım arketiplere yaslanır ama eski anlatılardaki kahramanlar (müstakilliklerini yitirmişlik derecesinde) arketiplere çok daha fazla yakındırlar. Hatta her biri bireyselliklerini tahayyül veya tasavvur edemeyecek ölçüde tamamen arketiptirler. Müstakil birey olamadıkları için de bütünlükleri zedelenmemiştir. Eski zaman anlatılarında karakter yoktur; doğrudan doğruya arketipler vardır. Oysaki yeni anlatılar daima karakterler üzerine inşa edilir.

 *

**

 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğmuş olan Hüseyin Nihal Atsız’ın babası Mehmed Nail Bey deniz güverte binbaşısıdır. Baba tarafından dedesi Hüseyin Efendi ise deniz makine önyüzbaşısıdır. Nihal Atsız’ın anne tarafından dedesi Osman Fevzi Bey ise deniz yarbayıdır.[3] Ruh Adam romanındaki üç temel karakterin (Yüzbaşı Burkay, Yüzbaşı Selim Pusat ve Yüzbaşı Şeref) hep subay olmaları ve hepsinin rütbesinin kurmaca zamanlarda yüzbaşı olması sebepsiz değildir. Osmanlıdan Cumhuriyete subaylık mesleği geleneğine mensup bir ailenin çocuğu olan Atsız işbu ailevi geleneği kendi romanının kurgusunda da devam ettirmiştir. Atsız’ın Askerî Tıbbiye’de öğrenci iken birtakım nedenlerle birçok kez disiplin ve hapis cezaları alması ve en nihayetinde Askerî Tıbbiye’den çıkarılması subaylık geleneğinden gelen bir ailenin mensubu olması sebebiyle kolay hazmedilecek bir şey değildir. Askerî Tıbbiye’deki birtakım azınlık milliyetçiliği güden öğrencilerle Atsız daima sürtüşmüştür. Buna ilaveten, Türk milliyetçiliğinin teorisyeni Ziya Gökalp’ın cenaze töreninin akşamında Türk öğrencilerle diğer öğrenciler arasında kavga çıkınca Atsız’a ağır bir ceza verilmiştir. Bu ceza, Osman Fikri Sertkaya’nın verdiği malumata göre şöyledir: Atsız, Askerî Tıbbiye’deki öğrenciliği sırasında işleyeceği herhangi bir suç neticesinde derhal ihraç edilecektir. Nitekim Atsız, üçüncü sınıftayken Arap asıllı bir teğmene selam vermediği gerekçesiyle Askerî Tıbbiye’den yirmi yaşındayken uzaklaştırılmıştır. Aile geleneği nedeniyle subaylık mesleğini kendisinin yazgısı olarak benimsemiş ve kendisini muhtemelen küçük yaştan itibaren bu mesleğe şartlandırmış yirmilik bir delikanlının şerefli Türk ordusundan tart edilmesi hiç şüphesiz ki Atsız’ın psikolojisine yönelik çok ağır bir darbedir. Ruh Adam romanında ordudan atılan subaylardan birinin adının Şeref olması hem mesnetsiz değildir hem de tesadüfî olmaktan çok uzaktır.

Ruh Adam romanının o fevkalade kasvetli atmosferine olabildiğince sinmiş olan bireysel uyumsuzluk isterisinin arka planında Atsız’ın genç yaştaki dışlanmışlığı vardır. Malumdur ki Atsız sadece Askerî Tıbbiye’den değil, daha sonrasında Edebiyat Fakültesi’ndeki asistanlıktan da atılmıştır. Tabii ki Atsız damarlarındaki isyankâr ruhun insiyaklarıyla daima dik duruş sergileyerek kendi doğrularından ödün vermeye yanaşmayan intibaksız bir şahsiyettir. Özel hayatında son derece kibar ve medeni bir tavra sahip bulunduğunu kendisini tanımış olanlar sayesinde bildiğimiz Atsız haksızlıklar veya münakaşalar söz konusu olduğunda dededen toruna intikal eden subaylık mesleğinin o sert tabiatını ivazsızca muhafaza etmiştir. Atsız’ın Edebiyat Fakültesi’nden atılmasının sebebiyse onun siyasi duruşudur. Nihal Atsız aslına bakılırsa tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi, tıpkı Enver Paşa gibi dik başlı bir kimsedir. Kaldı ki bu dik başlılık, bu isyankârlık ruhu sadece subaylık mesleğinden kaynaklanıyor değildir. İttihat ve Terakkicilerde gördüğümüz genetik bir davranıştır bu. Genetiktir diyoruz çünkü Makedonya dağlarında, Batı Anadolu zeybeklerinde, Orta Anadolu seğmenlerinde ve Doğu Anadolu dadaşlarında hep karşımıza çıkan bu dik başlılığın Selçuklu devrindeki Babai isyanlarına kadar derin bir mazisinin bulunduğu inkâr edilemez. Büyük Selçuklular karşısında Oğuz isyanları ve Göktürk Devletinin otoritesi karşısında Dokuz Oğuz başkaldırıları işte hep böyle kadim bir isyankârlık genetiğinin yansımalarıdır.

Ruh Adam romanındaki dik başlı karakter Yüzbaşı Selim Pusat, pek çok yönüyle değil, tastamam bir şekilde Nihal Atsız’ın kurmaca dünyadaki yansıması ve temsilcisidir. Nitekim Yüzbaşı Selim Pusat da (tıpkı Atsız gibi) hem siyasi düşünceleri hem de disiplinsiz tavırları sebebiyle kurmaca dünyadaki ordudan atılmıştır. Yüzbaşı Selim Pusat’ın eşi olan Ayşe Hanım’ın bir lisede edebiyat öğretmenlik etmesinin arka planında Nihal Atsız’ın edebiyat Fakültesi’nin tezgâhından geçmişliği yatmaktadır diyebiliriz.

Kendisinin Edebiyat Fakültesi’ndeki asistanlıktan uzaklaştırılması akabinde Atsız, bu fakültenin dekanını Tokatlıyan mekânında yüzlerce kişinin gözleri önünde tokatlamaktan çekinmemiştir ki onun bu cüretkâr tavrı ivazsız ve dik başlı seciyesinin apaçık delillerinden biridir. Devrin iç işleri bakanının Türk Tarih Kongresinde Zeki Velidi Togan aleyhine konuşmasına sessiz kalamayan Atsız’ın sert bir tavırla mukabelede bulunması da onun haşin karakterinin tipik bir özelliğidir. Kaldı ki Yüzbaşı Selim Pusat dahi Ruh Adam’ın kurmaca dünyasında kâh kendisini yargılayan mahkemeye kâh kendisine gardiyanlık eden cezaevinin subaylarına hep böyle sert mukabelelerde bulunup durmaktadır.

Selim Pusat kralcıdır. Onun demokrasiye ve cumhuriyet rejimine mesafeli durmasının bizler (biz okurlar ve biz eleştiriciler) açısından yadırganması muhtemeldir. Ne var ki Ruh Adam romanını ve tabii Selim Pusat karakterini objektif bakış açısıyla ve lâyıkıyla değerlendirmeye kalkıştığımızda kendi değerlerimizi bir kenara bırakmamız gerekecektir. Modern hayatın zihniyetiyle sınırlı bir yargılama Selim Pusat’ı lâyıkıyla tahlil etmemize engel teşkil etmektedir. En başta şunu hatırlatmalıyız ki, Selim Pusat modern zamanların adamı değildir. Günümüzden takriben iki bin yıl öncesinde yaşamış olduğunu varsaydığımız Yüzbaşı Burkay’ın devamı mahiyetindeki Yüzbaşı Selim Pusat esasen eski zamanların adamıdır. Yüzbaşı Burkay çok açık bir şekilde arketiptir ve arketiplerin ölümsüz olduklarını bildiren Carl Gustav Jung’un saptamaları doğrultusunda ifade etmemiz gerekirse Yüzbaşı Selim Pusat işte bu arketipin modern zamanlardaki türevidir. Böylesi bir türevden yeni zamanlara tam tekmil intibak göstermesini ve elbette yeni zamanların demokrasi ve cumhuriyet gibi değerlerini kusursuzca özümsemesini beklememiz gerçekçi olmayacaktır. Selim Pusat, masalsı bir bozkırlı kadim zamanlar subayı olan Yüzbaşı Burkay’dan tevarüs ettiği sert tabiatın tezahürüdür. Yüzbaşı Burkay mitik bir çehreye sahiptir ama Yüzbaşı Selim Pusat kurgusal gerçekliğin savaşçısıdır. Selim Pusat bedenen bizim çağımızda yaşıyor olsa bile ruhuyla Tanrıkut Mete Han’ın ordusunun neferidir. Mete Han ise bir kraldır. Dolayısıyla Selim Pusat karakterinin şahsında Nihal Atsız’a cumhuriyet veya demokrasi muhalifliği atfetmek hem sakat bir önyargı olacaktır, hem de Ruh Adam romanındaki psikolojik derinliği ve psikolojik huzursuzluğu gözden kaçırmamıza sebebiyet verecektir. Selim Pusat’ın askerî ve politik tavrı onun iki bin yıllık psikolojisinin doğal sonucudur. Hiçbir kimseden kendi seciyesinin aksine davranışlar bekleyemeyiz. Bu insafsızlık veya dayatma olur. Kaldı ki gerek Selim Pusat gerekse Nihal Atsız birtakım dayatmalar karşısında eğilip bükülecek cinsten kimseler değildir. Ruh Adam romanında bugünün zihniyetiyle bize ters görünen unsurlara bakıp da Nihal Atsız’ı kolayca yaftalama yetkisine sahip de değiliz zaten. Bize şirin görünmek derdiyle Nihal Atsız ikiyüzlülük edemezdi elbette. Nihal Atsız hem kendi hayatında hem de Selim Pusat karakterine yüklediği dürüstlükle Ruh Adam romanının kurgusal hayatında daima olduğu gibi görünmeyi tercih etmiştir ki bu tercihin zaaf veya kusur değil de erdem olduğu apaçık meydandadır.

Eski zamanların insanları kapalı ve kapalı olduğu için de kısmen daha bütünlüklü toplumlarda yaşıyorlardı. Klan, aşiret, boy, gizli veya alenî tarikatlar, manastırlar, meslekî örgütlenmeler ve benzerlerinin yanı sıra surlarla çevrili kentler de kapalı yerleşimlerdi. Bu sebeple eski zamanlarda bireyleşme mevcut olamıyordu, aidiyet hissi olabildiğince baskın ve hâkimdi. İşte bunun içindir ki eski zamanların destan veya mesnevi gibi anlatıları da müstakil şahsiyetlerin hikâyeleri değildi. Eski zaman anlatılarında şimdiki gibi parçalanmış karakterler (bireyler) yoktur. Oysaki yeni zamanların yekparelikten uzak yeni insanları ya bireydir yahut da birey olabilmenin derdindedir. Çünkü yeni insanlar açık toplumlarda veya yanılsamalı bir şekilde açık olduğu varsayılan parçalanmış toplumlarda yaşamaktadır. Bu nedenle de yeni zamanların anlatılarında karakterler vardır. Biz bu anlatı formuna roman diyoruz. Ruh Adam romanındaki Selim Pusat niçin tedirgin ve niçin mutsuzdur? Çünkü Selim Pusat bedeniyle yeni ve açık toplumda yaşadığı halde ruhuyla eski ve kapalı toplumda kalmış olan yarım bir karakterdir. Selim Pusat iki farklı çağın Araf'ındadır. Ve Selim Pusat aslında Nihal Atsız'dır.

Eski zaman hikâyelerinin şahıslar kadrosunu doğrudan doğruya arketipler dolduruyorken 1605 tarihli Don Kişot anlatısından itibaren peyderpey de olsa öykü kadroları artık bireyselleşmeye kayacaktır. Selim Pusat’ın Araf’ta kalmış yarım bir insan olması gibi Don Kişot da şövalye hikâyelerinden bireysel hikâyelere geçiş aşamasındaki yarım yamalak bir karakter şeklinde Araf’ta duran anlatı kahramanıdır. Araf’ta kalmışlık ise kâh zamansal açıdan kâh şahsiyet bocalaması itibarıyla bölünmüşlüğü beraberinde getirmektedir. Ruh Adam romanındaki Selim Pusat çok belirgin bir şekilde Nihal Atsız’ın kurgusal anlatı dünyasındaki izdüşümüdür. Nihal Atsız ve Selim Pusat iç dünyalarında bölünmüş kişilerdir. Onlar ne tam bireydir ne de tastamam destansı karakterlerdir.

Ruh Adam romanının başlangıcındaki Uygur masalında gördüğümüz şeytanların başı Madar metafizik iblisin yansıması gibi algılanıyor olsa bile esasen geçmişten geleceğe birbirlerinin yerlerine geçmekte olan Yüzbaşı Burkay, Yüzbaşı Selim Pusat ve Hüseyin Nihal Atsız üçlüsünün iç dünyalarında gardiyandır. Madar bu üçlünün müşterek vicdanıdır. Ejderler kağanı Naranta da tabii ki Madar’ın kendisidir. Gerçek hayattaki Nihal Atsız’ın Araf’ta kalmışlığından kaynaklanan içsel parçalanmışlığı Ruh Adam’ın şahıslar kadrosuna dağınık bir şekilde yansımıştır elbette. Kurmaca esas alarak Nihal Atsız’ı devre dışı bıraktığımızda Yüzbaşı Burkay, Yüzbaşı Selim Pusat ve Yüzbaşı Şeref üçlüsüyle karşılaşıyoruz. Aynı şekilde, geçmişten geleceğe; şeytanların başı Madar, ejderler kağanı Naranta ve Yek üçlüsü Nihal Atsız’daki içsel parçalanmışlığın kötücül kanadını temsil etmektedir. Vicdan ile gardiyan ayrımını netleştirmenin imkânsızlığından ötürü Yüzbaşı Şeref ile Yek unsurlarını stereotip[4] dediğimiz yüzeysel şahıslar olarak kısmen zıt kutuplara yerleştirmemiz gerekmektedir. Yüzbaşı Şeref, Selim Pusat’ın (dolayısıyla Nihal Atsız’ın) vicdanıyken, Yek de onların gardiyanıdır. Ama aslında bunlar Selim Pusat aracılığıyla Nihal Atsız’ın bölünmüş iç dünyasının roman kurgusundaki muhtelif parçalarıdırlar.

Sıralayacak olursak, Atsız’ın iç dünyasında yaşayan ve Ruh Adam’ın kurgusunda isimleşenler şunlardır: Yüzbaşı Burkay, şeytanların başı Madar, ejderler kağanı Naranta, Atsız’ın asıl temsilcisi Selim Pusat, Yüzbaşı Şeref ve Yek.

Atsız nasıl ki Yüzbaşı Burkay, Yüzbaşı Selim Pusat ve Yüzbaşı Şeref üçlüsüyle ayrı bir bölünmeye maruz kalıyorsa, Yek de (şeytanların başı Madar ve ejderler kağanı Naranta’nın ötesinde) Ruh Adam’ın yirminci yüzyıldaki sahnesine ayrı bir bölünmeyle ulaşıyor. Selim Pusat ordudan atılmasının bir müddet sonrasında Tarihî Evrak Komisyonu’nda çalışmaya başlar ve burada Yek’e benzettiği Yahudi asıllı Osman Fişer ile tanışır. Akabinde ise Selim Pusat’ın hayatına Doktor Selim Key ve Doktor Cezmi Oğuz girecektir. Bunlar hep şeytansı Yek’in farklı görünümleridir. İşbu farklı görünümlerden birinin (Osman Fişer’in) Yahudi olmasının mesajı açıktır ve burada izah etmemize lüzum yoktur. Doktor Selim Key ise hem Selim Pusat’la önad adaştır, hem de soyadı itibarıyla Yek’le (ama tersten) ayniyet arz eder. Doktor Cezmi Oğuz’un adındaki şifreyi çözemiyoruz fakat roman kurgusundaki diyaloglardan anladığımız kadarıyla ikisi de doktor olan Doktor Selim Key ile Doktor Cezmi Oğuz’dan birincisinin daha sinir bozucu, ama ikincisinin daha mülâyim bir çehreye malik bulunduklarına kanaat getirebiliyoruz.

Bütün bu bölünmüşlük içindeki bölünmüşlükler Nihal Atsız’ın iç dünyasındaki tedirginliğinin ve tekinsizliğinin ve tabii Araf’ta kalmışlığındaki huzursuzluğun savruluşlarıdır.

Sözünü ettiğimiz bütün bu isimlerin pek çoğu Selim Pusat’a hem yabancı gelmektedir hem tanıdık. Sigmund Freud bu konuda şöyle der: “Aynı anda hem yabancı, hem de tanıdık gelen şeylere tekinsiz diyoruz.”[5]

Uygur masalındaki Yüzbaşı Burkay ile Selim Pusat arasında yaklaşık olarak iki bin yıllık zaman farkı bulunduğunu romandaki karakterlerin diyaloglarından anlıyoruz. Selim Pusat’ın hesaplamasına göre Yüzbaşı Burkay’ın masalsı zamanı Tanrıkut Mete Han’ın hükümranlığı dönemine denk gelmektedir. Yüzbaşı Burkay kendi yazgısının iteklemesiyle Kamlançu ülkesinde gezinirken bir çam ağacına varır ve orada Açığma-Kün adlı esrarengiz güzelliğe sahip kızla tanışır. Hayatının mahvına sebebiyet verecek olan bu kız Yüzbaşı Burkay’ın nefsinin uyanışını temsil etmektedir. Yüzbaşı Selim Pusat ise Kamlançu ülkesindeki hadisenin takriben iki bin yıl sonrasında Prenses Leylâ ile Çamlı Koru’da karşılaşır. Buradaki çam ağacı cennetteki yasak ağacın dünyevî yansımasından başka bir şey değildir. Selim Pusat’ın nefsini uyandıran Açığma-Kün ise yasak meyvedir. Bu bağlamda Uygur masalı Yüzbaşı Selim’in bilinçdışındaki kök zemindir. Yine bu itibarla Selim Pusat’ın disiplinsizlik veya kralcılık yanlısı olması gerekçesiyle askerî mahkemede yargılanıp suçlu bulunmasının arka planında yasak meyveye tamah etmişliği yatmaktadır. Yüzbaşı Burkay evli olmasına rağmen Açığma-Kün’e âşık olurken Yüzbaşı Selim Pusat da yine evli olmasına karşın liseli bir genç kız olan Güntülü’ye vurulacaktır. Açığma-Kün’ün yeşil gözlü olması çam ağacının (yasak ağacın) rengine delâlet ettiği gibi, Kamlançu ülkesi de Âdem ile Havva’nın yasak ağaç yüzünden kovuldukları ilk cennete tekabül ediyor. Ve tabii Kamlançu ülkesi aynı zamanda Türklerin korunaklı anayurdu Ergenekon’dur.

*

**

Ruh Adam romanını çözümlemeye yeltenmiş bir kişinin kendi önyargılarından mümkün mertebe arınması elzemdir. Aynı şekilde, içerisinde bulunduğu toplumun envaiçeşit dayatmalarına da göğüs germesi icap ediyor. Buna rağmen şu da var ki, edebî eserlerin çözümlemeleri birtakım kısıtlamalardan ve dayatmalardan büsbütün arınmış olarak yapılamaz. “Zira edebî bir eserin her yorumu, ne kadar farkında olmasak da, kendi kültürel değerlerimiz ve varsayımlarımızla renklenir.”[6] Ruh Adam bütün o millî ve kanonik örgüsüyle birlikte arketipler bağlamında ve tabii beşerî tepkiler, tavırlar ve duygular kapsamında azımsanmayacak derecede evrensel bir boyuta da sahiptir.

Yüzbaşı Şeref bir yerde Selim Pusat’a şöyle der: “Geçmişi hatırlayamadığın için ıstırap çekiyorsun.” Selim Pusat’ın mustaripliğinin asıl sebeplerinden biri ve başta geleni kendisinin 20. yüzyıldaki tedirginliği ve bu yüzyıla intibaksızlığıdır. Aslına bakılırsa, Ruh Adam’ın derinliklerinde ilk günah neticesinde ilk cennetten çıkarılmış olan beşeriyetin dünya hayatındaki bocalaması ve intibak güçlüğü söz konusudur. Yüzbaşı Burkay yasak meyveye (Açığma-Kün’e) tamah ederek ilk günahı tekrarlamıştır. İşbu yasak meyveye uzanma motifi Dede Korkut hikâyelerinde de mevcuttur. Sarı Çoban pınar başındaki bir peri kızına ilişerek töreyi çiğnediğinde Tepegöz adlı bir canavarın Oğuz toplumuna tasallutu patlak vermiştir. Açığma-Kün’ü elde etmek emeliyle Yüzbaşı Burkay kendi karısını kurban verdiğinde ejderler kağanı Naranta bu kadını yiyecektir. Tepegöz ise Oğuz toplumunun delikanlılarını yemektedir.

Cennetten dünyaya fırlatılmış beşeriyet ilk günahı asla unutamamakta ama bu unutamamanın yükünü hafifletebilmek için de envaitürlü hilelere bel bağlamaktadır. Kimilerine göre ilk günah diye bir şey yoktur, bir yaratıcı yoktur, bütün bu inançlar mitolojik çağların artıklarıdır ve hepsi de fasaryadır. Kimileri ise söz konusu yükü hafifletmenin bir başka yolunu bulmuştur ki bu başka yol da itikadın dokunulmazlığı veya kutsallığıdır. Kutsal olanın pratik hayattaki hükmü tamamen teoriktir, aşkın bir dünyaya ilişkindir; işte bu hileyle ilk günahın fizikî evrendeki amelî geçerliliği tedavülden kaldırılmıştır. Yine de metafizik geçmişin bertaraf edilmesi tastamam mümkün olamıyor. Henri Bergson’un söylemiyle, geçmişe fırlarız ve hatırlamak istediklerimizle birlikte istem dışı anıları da hatırlarız. “Hafızamızın en karanlık noktalarına kadar sakladığı anılar görünmez birer hayalet durumundadır.”[7]

Ruh adam romanındaki stereotip mahiyetteki kişilerin her biri, Selim Pusat’ın şahsında, Nihal Atsız’ın hafızasındaki veya iç dünyasındaki ve tabii şuuraltındaki hayaletlerdir, gölgelerdir, arketiplerdir.

Selim Pusat’ın Araf’ta sıkışıp kalmış yarım bir insan olduğuna bu çalışmanın giriş bölümünde değinmiştik. Selim Pusat kadim zamanların özlemiyle yüklüdür, ruhuyla hep mazidedir, ama yine de arkaik geçmişini hatırlayamadığı için biteviye huzursuzdur. Çamlı Koru’da işittiği gaipten gelen kadın sesi arkaik geçmişin sesidir ama Selim Pusat bu sesin mahiyetini bölük pörçük çıkarsamalara rağmen tam olarak tayin edememektedir. “Geçmişi hatırlayamadığın için ıstırap çekiyorsun,” diyen Yüzbaşı Şeref ona şu hatırlatmalarda bulunur: “Seninle Tanrıkut Mete’nin ordusunda birer yüzbaşı değil miydik? Sen o zamanda aşk yüzünden Tanrıkut’un buyruğuna karşı gelerek, bugün başka bir hüviyetle önüne çıkan sevgiline ok atmamak için idam olunmamış mıydın?”

Tanrıkut Mete kendi ordusundaki askerlerin sadakatini sınamak maksadıyla o askerleri zor bir sınavdan geçirmiştir ve sevgililerine veya evdeşlerine ok atmalarını istemiştir. Sevdikleri kadınlara ok atamayan askerlerin Mete Han’a sadakatsizlikleri sabit olunca da onlar idam edilmişlerdir. Ruh Adam’ın kurgusundan anlaşıldığı üzere Yüzbaşı Şeref’in kadim zamanlardaki nefsi ok atanlardan olduğu için Tanrıkıut Mete töresince şerefli bir mevkiye maliktir. Ne var ki Selim Pusat’ın arkaik nefsi sevdiği kadına (belki de Açığma-Kün’e) ok atmamıştır ve töre gereği idam edilmiştir. Selim Pusat her çağda yasak meyveye tamah edenlerdendir. Selim Pusat ok atamayanlardandır. Bugünden iki bin yıl öncesinde Açığma-Kün uğrunda kendi karısını canavara yediren Yüzbaşı Burkay gibi Selim Pusat da evli barklı bir subay olduğu halde Güntülü adlı genç bir kız uğrunda kendi evliliğini mutsuzluğa sürükleyecektir. Artık biliyoruz ki Nihal Atsız dahi aynı yasak meyveye tamah edenlerdendir. Bir rivayete göre Atsız, Ruh Adam romanını 1960’lı yılların ortalarında kaleme almıştır ancak bu roman yayımlandığı takdirde liseli bir kıza yönelik aşkı gün yüzüne çıkacağı için yayımı ertelemiştir. Zira 1960’lı yıllarından ortalarındayken Atsız eşiyle birlikteliğini sürdürmektedir. Ne zamanki eşi Bedriye Hanım tarafından terk edilmiştir, Ruh Adam romanını ancak bu terk edilişten sonra 1972 senesinde yayımlatmıştır. Dolayısıyla Atsız da (Yüzbaşı Burkay’ın Mete Han’a sadık kalamaması gibi) Bedriye Hanım’a sadık kalamayarak liseli kıza ok atamayan bir töre bozucudur diyebiliyoruz.

Araf’ta sıkışıp kalmışlığıyla yarım bir adam olan Selim Pusat’ın bilinci de yarımdır aslında. Çünkü arkaik geçmişini hatırlayamamaktadır. Hatırlayamamak ise bilinci güdükleştirir. Bergson’un ifadesiyle: “Bilinç, geçmişin şimdi içinde birikmesidir.”[8] Şimdideki Selim Pusat’ın birikimindeki yetersizlik içten içe acı vericidir. Geçmişi hatırlamayansa ıstırap çeker. Bir hayalet olan Yüzbaşı Şeref geçmişle şimdi arasında köprü olmak itibarıyla Selim Pusat’ın yarım bilincinin diğer (unutulan) yarısıdır bir bakıma. Nihal Atsız asker olmak için doğmuş bir kimseyken Askerî Tıbbiye’den uzaklaştırılmakla yarım adama dönüştürülmüştür. Edebiyat Fakültesi’ndeki öğrencilik ve asistanlık başarısı onun için tatmin edici değildir. Fakülteden uzaklaştırılmayıp da akademisyenlik mesleğinde fevkalade başarı sergileseydi yine tatmin bulmayacaktı. Atsız’ın maruz kalmış olduğu bu darbenin Ruh Adam romanına yansıma biçimini Selim Pusat’ın dramında yakalıyoruz. Bergson’un teorisine göre iki farklı bilinç vardır: Temel bilinç ve yüzeysel bilinç. Yüzeysel bilinç madde ve toplumsal hayatın mekanikliğine uyum sağlama edimlerinden oluşmadır; hürriyetten yoksun bulunan bu yüzeysellik bilincin kabuk tabakasıdır; kişinin karakterini bu kabuk bilinç oluşturmaz. Asıl karakter (esas ben) temel bilinçtir. Yüzeysel bilinç dış dünyaya tekabül ediyorken temel bilinç iç dünyaya karşılık gelmektedir.[9] İşte Selim Pusat bu yüzden yarım insandır. Selim Pusat benliğini, karakterini, bilincini tamamlama derdindedir. “Kişinin ben bilincine varması ise hafıza ile mümkündür.”[10] İşte bir bakıma Yüzbaşı Şeref, Selim Pusat’ın tam hafızasıdır.

KAYNAKLAR  

[1] Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, sayfa 77, YAZKO, İstanbul 1981

[2] René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, sayfa 90, Metis Eleştiri, İstanbul 2013

[3] Bu makaledeki Hüseyin Nihal Atsız’ın biyografisine dair tüm bilgiler Osman Fikri Sertkaya’nın Hüseyin Nihal Atsız – Hayatı ve Eserleri (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014) adlı çalışmasından alınmıştır.

[4] STEREOTİP: “Bir roman kişisinde istendik başlıca özellik, onun üçboyutlu, nefes alıp veren, insanî gerçekliğe uygun, tutarlı, sahih bir kişi olarak var olmasıdır. Roman kişisinin var oluşu ve ilişkiler ağındaki yeri, içeriği, romanın başarısına olumlu veya olumsuz etkileri gibi hususiyetler bu ölçüt esas alınarak değerlendirilir. Karakter ile tip bu koşulu yerine getirebilmenin, sahih kişi olabilmenin; stereotip ise bu koşulu yerine getirememenin, insanî gerçekliğe uygunluk noktasındaki zafiyetlerin, eksikliklerin temsilî kavramları olarak kullanılmaktadır.  Derinliksiz ve yüzeysellikle malul bulunan stereotip en basit ifadeyle, kalıp yargı şeklinde ifade edebildiğimiz bir grubun üyeleri (bir kategoriye dâhil edilen kişiler) hakkında diğer kişilerce inanılan özelliklerin, tipikliğin özeti niteliğindeki katı zihinsel imajdır.” Ahmet Demir, Roman ve Stereotip, sayfa 4 ve sayfa 7, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara 2014

[5] Terry Eagleton, Edebiyat Nasıl Okunur, sayfa 185, İletişim Yayınları, İstanbul 2016

[6] Edebiyat Nasıl Okunur, sayfa 198

[7] Bergson’dan aktaran: Şerif Eskin, Zaman ve Hafızanın Kıyısında, sayfa 128, Dergâh Yayınları, İstanbul 2014

[8] Zaman ve Hafızanın Kıyısında, sayfa 131

[9] Zaman ve Hafızanın Kıyısında, sayfa 130

[10] Zaman ve Hafızanın Kıyısında, sayfa 131

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

17409583