Kültür – San’at Yazıları

Hasan ERDEM

Yeniçeriler, Osmanlı Devleti ile yaşıt sayılırlardı. Ancak son dönemde bu ocak bir silahlı kuvvet değil, bir dernek haline gelmişti. Sayıları yüz bine yaklaşan Yeniçeriler İstanbul, Bağdat, Şam, Halep, Edirne, Bursa ve İzmir’de bulunurlar, devletin kasasından maaşlarını alırlar, orta adı verilen bölümlere ayrılırlar ve çoğunlukla kendi aralarından seçtikleri komutanlar tarafından yönetilirlerdi. Yeniçeri Ağası, Sadrazam’dan sonra en çok çekinilen kimseydi.

Devletin sınırlarını daima ileriye götüren ve İmparatorluğun birer canlı kalkanı sayılan Yeniçeriler, milletin gözünde yurt ve din kadar kutsal bir duruma çıkmışlardı. Devletin içinde egemen olan vezirlerin ve din adamlarının doğal müttefiki olan Yeniçeriler, zamanla bu çifte baskılarını milletin ve hatta Padişahlarının üzerinde hissettirmeye başlamışlardı. Kontrolsüz kalmaları yüzünden zalimleşen, ahlakları bozulan ve pek gevşeyen Yeniçeriler, disiplinlerini, yurtseverliklerini ve cesaretlerini de kaybetmişlerdi. On sekizinci yüzyılın başlarından beri düşman karşısından kaçan, komutanlarını alçakça terk eden, Padişahlarını deviren, can çekişen milletin sırtında tepinen Yeniçeriler yüzünden İmparatorluk parçalanmaya ve Osmanlı adı Avrupa ve Asya’da saygınlığını yitirmeye başlamıştı.

Sarayı ve halkı sürekli tehdit eden bu işe yaramaz, gürültücü asker sınıfının kökünü kazımaya kararlı olan Sultan 3. Selim, Nizâm-ı Cedit ordusunu kurarak ilk adımı atmıştı ama Yeniçeriler bu işe fena öfkelenmişti. 

Akka önlerinde Napoleon Bonaparte’yi durdurarak, onun Asya hayallerini sona erdiren, Rumeli’de halkı soyup soğana çeviren eşkiyayı yok eden son derce disiplinli Nizâm-ı Cedit birliklerinin başarısı Sultan 3. Selim’i onların desteği ile Yeniçerilere yeni nizamnameyi kabul ettirebileceğini sandırmıştı. Bir süre sonra yayınlanan bir Hatt-ı Şerif ile bir kısım Yeniçerinin Nizâm-ı Cedit’e dahil edileceğini ilan etti.

Harcandığını anlayan Yeniçeri Ocağı memnuniyetsizliğini belirtmek için Edirne’de Padişahın iradesini ilan eden tellallara saldırdı, bir Kadı, Yeniçerilerin kışkırtmasıyla ayaklanan halk tarafından parçalandı. Fırtınanın yaklaştığını hisseden Padişah birçok yerde başlayan ayaklanmaların önünde durakladı. Otoritesine yapılan bu hakaretlerin intikamını alacağı günü sabırla beklemeye başlayan Sultan 3. Selim 1806 yılında intikam saatinin çaldığını sandı ama bu seferde Rumeli’de ayaklanma başladı.

1806 yılı çalkantılarla geçmişti. Yeniçerilerin hoşnutsuzluğu sürüyordu. Padişahın yenilikçi hareketlerinin en büyük destekçisi sadık ve deneyimli Şeyhülislam Ahmet Esat Efendi zorla azlettirildi, yerine Rumeli Kazaskeri Ataullah Efendi getirildi. En az yeni Şeyhülislam kadar ihtiras sahibi olan İstanbul Kaymakamı Köse Musa Paşa bu işe çok sevinmişti. İki adam kafa kafaya verdiler ve saraydaki destekçileri sayesinde ortaklaşa bir ayakoyunu düzenlemek için çalışmaya başladılar. Efendilerini daha iyi aldatabilmek için birbirleriyle çekişiyorlarmış gibi görünen bu iki sinsi, başkentte patlak verecek bir ayaklanma ile Sadrazam’dan ve gerekirse Padişah’tan da kurtulmak istiyorlardı. Sinsi ikili böyle bir ayaklanmayı hazırlamakta da gecikmediler.

Kaymakam Köse Musa Paşa, Boğaz İstihkâmlarını korumakla görevli Yamakların arasına birkaç Yeniçeri katarak onları Padişahın ordu ile ilgili yeniliklerine karşı kışkırtmaya başladı. Çevrilen dolaplar meyvesini verdi ve Yamakların disiplini de bozuldu. Haince tasarılarını bir an önce yerine getirmek isteyen Kaymakam, kurulan tuzaktan habersiz yiğit bir subay olan Mahmut Efendi’yi Yamakların maaşını ödemeye yollarken yanına birkaç Nizâm-ı Cedit üniforması almasını ve bunları zor kullanarak

Yamaklara giydirmesini emretti. Maaşlarını alan ama üniformaları giymek istemeyen Yamaklar, Mahmut Efendi’nin üzerine yürüyünce Nizâm-ı Cedit askerleri araya girdi ve kanlı bir vuruşma başladı. Rumeli Hisarında beklettiği kayığına binen Mahmut Efendi Büyükdere’ye kaçtı ama öfkeden deliye dönmüş Yamaklar, her şeyden habersiz mert subayı karada bekliyordu. Mahmut Efendi’yi karaya ayak basar basmaz parçaladılar.

Masum bir subayın ölümüyle neticelenen bu cinayetin ardından halkın da katılımıyla hızla yayılan bir ayaklanma başladı ve asiler her tarafta Nizâm-ı Cedit askerlerini yenip tutuklamaya başladılar.  Anadolu Hisarı komutanı da öldürülüp cesedi denize atıldı. Bataryalarından zorla çıkarılan Nizâm-ı Cedit askerleri vuruşa vuruşa İstanbul ve Üsküdar’daki kışlalarına çekilmek zorunda kaldılar.

Sinsi Kaymakam, Padişaha ve vezirlere Yamakları göreve davet edeceğine ve suçluları cezalandıracağına dair söz verdi. Kaymakam istese, başkentteki birlikler ve Anadolu’dan çağırabileceği kuvvetler ile iki gün içinde isyanı bastırabilirdi ama bunu yapmak yerine görevini sürekli savsakladı. Bu arada Şeyhülislam da boş durmuyor ve din adamları aracılığıyla Yeniçerileri ve halkı yenilik taraftarlarına karşı kışkırtıyordu.

Büyükdere’deki büyük çınarın altında toplanmaya ve isyancı Yamaklara katılmaya başlayan asiler orada, şeriata ve atalarının törelerine ihanet eden yenilik taraftarları ve onların yardımcılarına karşı dinin ve yurdun intikamını almak için hep birlikte yemin ettiler! Güzel söz söyleme becerisine fazlasıyla sahip olan Kabakçıoğlu Mustafa’yı da başlarına getirdiler. Kabakçı Mustafa’nın önderliğindeki asiler Büyükdere üzerinden İstanbul’a doğru yürümeye başladılar. Dehşet havasının öncülük ettiği isyancılar iki saat sonra başkentin kapılarına dayandılar. Kaymakam ve Şeyhülislam’ın adamları kenti çoktan isyana hazırlamıştı ama çevresini saran hainler tarafından sürekli aldatılan Padişah onların verdiği bilgilere güvendiği için kapısını çalmaya hazırlanan tehlikenin büyüklüğünü fark edememişti. 

Kabakçı kente girmiş halkın alkışları arasında sokaklarda ilerliyordu. Kaymakam Köse Musa Paşa devletin ileri gelenlerinin yaşamları için kaygılanıyormuş gibi davranarak, onları çok iyi korunan kendi sarayına davet etti. Kaymakamın davetine uyanlar Kaymakamın cellatları tarafından hemen boğuldular. Kapıkulu askerleri ve topçularında katılımıyla güçlenen asiler sarayın önünden geçerek kentin göbeğindeki Et Meydanı’na geldiler. Bir hükümdar gibi davranmaya başlayan Kabakçı Mustafa İstanbul’da bulunan Yeniçeri Orta’larına haberciler göndererek derhal kazanlarını Et Meydanı’na getirmelerini buyurdu. Buyruğa itaat eden Yeniçeriler meydana geldiler ve kazanlarını daire şeklinde dizdiler. Herkes toplandıktan sonra Kabakçı daha önce eline tutuşturulan listeden kellelerini istedikleri devlet adamlarının adlarını okuyunca para ile tutulmuş katil sürüleri sokaklara dağıldılar ve adları açıklananları aramaya başladılar.

Osmanlı başkentinde kıyım başlamıştı. İnsan avı sırasında çok vahşi sahneler meydana geldi. Fakat küçük adamların idamından bıkan asiler, saraya giderek Padişah’tan gözdesi olan Bostancıbaşının kellesini istediler. Genç Bostancıbaşı 3. Selim’in ayaklarına kapandı ve öldürülmesi için yalvardı. Büyük bir keder içindeki Padişah, Bostancıbaşının kellesini kestirerek dışarıda bekleşen asilerin önüne attırdı. Hayvanlar gibi haykıran kalabalık bu kelleyi alarak Kabakçı’ya götürdü. Yenilik taraftarı olan on yedi devlet adamının kellesi Kabakçı’nın önüne dizilmişti. Üç gün üç gece süren bu kıyım sonunda Divan üyelerinden sağ kurtulan olmamıştı.

İsyanın asıl önderleri olan Kaymakam ile Şeyhülislam görüşmeye koyulmuş ve Padişahın intikam almasından korktukları için onun da tahttan indirilmesine ve yerine Abdülhamit’in oğlu Şehzade Mustafa’yı oturtulmasına karar vermişlerdi.

Asilerin önderi gibi gözüken Kabakçı isyanın dördüncü günü şafak sökerken Et Meydanı’na geldi ve “İşte öcünüz alındı, düşmanlarınızın kellesi alındı, Nizâm-ı Cedit dağıtıldı. Şimdi Sultan Selim’in tahttan indirilmesini istiyorsunuz. Fakat yiğit yeniçeriler, sadece sizinle bu karara varılamaz. Şeyhülislam’ında Padişahın tahttan indirilmesini kabul etmesi gerekir. Gidip Şeyhülislam’a soralım,” dedi. Kabakçı Şeyhülislam’a adamlarını göndererek “Şeriat’a haykırı davranan bir Padişah tahtta kalmayı hak eder mi?” diye sordu.

Bu soruyu Kabakçı’ya ilham etmiş olan hileci Şeyhülislam yanıt verirken, şaşkın ve kederli görünmeye çalıştı ama sorunun altına iri harflerle “HAYIR” diye yazdı ve bunca küstahlığını affettirmek istercesine bu “HAYIR”ın altına da “Hayırlısı Allah’tan” diye bir cümle ekledi.

Fetvayı alan Kabakçı Yeniçerilere dönerek “Söyleyin artık Sultan Selim’e güvenebilir misiniz?” diye sordu. “Hayır hayır!” diye haykıran Yeniçeriler “Yaşasın Sultan Mustafa” diye bağırmaya başladılar. Şeyhülislam, saraya gidip, Padişaha tahttan indirildiğini söyleme görevini üzerine aldı. Saraya giden ve arz odasına giren Şeyhülislam gözleri yerde, sanki çok üzülüyormuş gibi iç çekişler ve ağır adımlarla Padişaha yaklaştı ve asilerin kararlarını kendisine bildirdi. 

Sultan 3. Selim, Şeyhülislam’ı metanetle dinledi. Milletinin iyiliğinden başka bir şey istemeyen Padişah ayağa kalktı, bakışları yaşlarla ıslanmıştı. Ağır adımlarla arz odasını terk etti ve tahta çıkmadan önce yirmi sekiz yılını geçirdiği sarayın iç dairesine doğru yürüdü.

Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa’nın yanına giden Tayyar Paşa başkentte olan bitenleri uzun uzun Ayan’a anlattı. Sultan 4. Mustafa tahtta bir addan başka bir şey değildi, sefahat alemlerini seviyordu. Ortağı Kaymakam Musa Paşa’yı da Kabakçı’nın yardımlarıyla Suriye’ye sürdüren Şeyhülislam Padişahın yerine saltanat sürüyordu. Tayyar Paşa’nın anlattıklarını sahte bir ilgisizlikle dinleyen ve şimdiden intikam planları yapmaya başlayan Alemdar küçük ordusunu, daha fazla disiplin altına sokmak için çabalıyordu. Ruslarla yapılan savaşlarda büyük bir deneyim kazanan bu ordu, sınır boylarının en seçme birliği olmuş ve Alemdar Mustafa Paşa’nın adı da, kendisini çok seven yiğit askerleri sayesinde Tuna boylarında adeta efsane haline gelmişti.

Tahtan indirilen 3. Selim’e karşı büyük bir bağlılık, onu tahtından edenlere de aşırı bir düşmanlık besleyen Alemdar en güvendiği adamı Behiç Efendi’yi Sadrazam ile görüşmek üzere Edirne’ye gönderdi. Harekete geçmeden önce Sadrazam’ın fikirlerini öğrenmek istiyordu. Behiç Efendi Edirne’ye gitti ve Sadrazam’a Alemdar’ın hediyelerini sundu, yarım ağızla Divan’ın otoritesinin giderek azaldığından, ordunun saygınlığının kalmadığından ve İstanbul’da iktidarsız bir Padişah adına saltan süren güruhun edepsizliklerinden söz etti. Kendi otoritesinin yeniden güç kazanmasını isteyen Sadrazam, düşüncelerini paylaşan Alemdar’ın elçisine kırılan gururundan bahsedince Behiç Efendi, Alemdar’ın Kabakçı ve Padişahın çevresinde dolaşan dalkavukların devrilmesi hakkındaki tasarılarını Sadrazam’a açıkladı. Sadrazam, Alemdar Mustafa Paşa’nın önerilerini kabul etti ve Behiç Efendi’ye İstanbul’a gitmesini, iktidara karşı olanlarla buluşup Alemdar’ın tasarılarından bahsetmesini istedi. Sadrazam bununla da yetinmedi ve yönetimden memnunu olmayanlara verilmek üzere mektuplar da hazırladı. 

İstanbul’a gidip gizli görüşmelerini tamamlayan Behiç Efendi dönüşünde yine Edirne’ye uğradı ve yaptığı görüşmeleri açıkladı. Sadrazam, Alemdar’ın hemen Edirne’ye gelmesini ve gelirken yanında da, kentte bulunan dört bin Yeniçerinin kendisine karşı ayaklanması halinde düzeni sağlayacak sayıda bir birlik getirmesini söyledi. 

3. Selim’i indirildiği tahtına tekrar çıkarmak için başlattığı oyunun ilk iplerini düğümlemeyi başaran ve Sadrazamı da yanına çeken Alemdar Mustafa Paşa hemen harekete geçti. Dört bin seçme askeriyle önden giden Alemdar’ı kendisine ölümüne bağlı on iki bin asker de arkasından takip ediyordu. Alemdar, başlattığı yürüyüşün haberi Edirne’de duyulmadan on altı bin askeri ile birlikte kentin kapılarına dayandı ve eski başkentin kapılarına nöbetçi karakolları koydurdu. Edirne’de bulunan Sultan 4. Mustafa’nın vezirleri kentten kaçmak için küçücük bir delik aradılar ama bulamadılar. Alemdar hediyelere boğduğu vezirlere planlarını açıkladıktan sonra vezirler ile Paşa arasında görüşmeler başladı. Netice de vezirlerin hepsi başkentteki utanç verici saltanatı sona erdirmeye karar vermek zorunda kaldılar.

Alemdar’ın ordusu ile birleşen Sadrazamın askerlerinin Edirne’den İstanbul’a doğru yürüyüşü sürerken, önden gönderilen yüz seçme süvari Istıranca dağlarını aşarak ve geceleri Karadeniz üzerinden yol alarak, otuz altı saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra Kabakçı Mustafa’nın ana karargâhı olan Rumeli Hisarı’na ulaştılar. Devleti kurtarmak, ya da şehit olmak üzere yola çıkan süvariler Büyükdere’deki Kabakçı Mustafa’nın evini kuşatmaya başladığında minarelerde sabah ezanı okunuyordu.

Hacı Ali komutasındaki süvariler, okunan ezanın bitmesinden sonra evin kapısında nöbet tutan Yamakları etkisiz hale getirdiler, haremin dokunulmazlığına aldırmadan içeri daldılar Kabakçı’yı cariyelerinin arasında çıplak olarak gafil avladılar. Sürükleyerek dışarı çıkardıkları Kabakçı çılgınca bağırıyor ve hiç olmazsa son duasını yapmak istediğini belirtiyordu. Kabakçı için merhamet ve dua ile kaybedecek zamanı olmayan Hacı Ali “Dua edecek zamanın yok alçak, geber ve cinayetlerinin kefaretini öde!” diye haykırdıktan sonra hançerini çekerek Kabakçı’nın gırtlağına soktu. Cansız yere düşen Kabakçı’nın kellesini keserek bir torbaya koydu ve iki süvari ile birlikte Alemdar Mustafa Paşa’ya gönderdi. 

Olanı biteni Kabakçı’nın amcasından öğrenen Rumeli Hisarı’ndaki Yamaklar ile Alemdar’ın fedaileri arasında büyük bir çatışma çıktı. Az sayıdaki süvari, Yamakları iki defa geri püskürtmeyi başarınca Yamaklar fedailerin sığındığı evleri ateşe verdiler. Alevlerin arasından dışarıya fırlayan Hacı Ali ve adamları Yamakların çemberini bilek gücüyle yardılar ve deniz feneri olarak kullanılan taştan bir kuleye kapanıp savunmaya geçtiler. Üç gün üç gece boyunca top ateşine maruz bırakılan ölmeye yeminli Hacı Ali ve yiğitleri sonuna kadar dayandılar. 

Padişah, kentin kapılarına doğru ilerleyen otuz bin kişilik ordu ile taş kulede çarpışmaya devam eden Hacı Ali ve yiğitleri arasında bir bağlantıdan kuşkulandığı için hiçbir girişimde bulunmuyor, sadece toplantı üstüne toplantı yapıyordu. Kabakçı Mustafa’nın öldürüldüğünü öğrenen Alemdar, ordunun yürüyüşünü hızlandırdı. İstanbul’a on sekiz kilometre kala durdu. Alemdar ile birlikte hareket eden Sadrazam İbrahim Paşa, hemen Reisülküttap Galip Efendi’yi Padişaha yolladı. Galip Efendi, Padişaha gelen ordunun görevinin Padişahı, devleti ve Osmanlı adını kötüleyen bir avuç küstahın elinden kurtarmak olduğunu söyledi. Padişaha tahtına bir saldırıda bulunulmayacağı güvencesini veren Galip Efendi ardından Alemdar’ın üç ricasını iletti. Yamaklar örgütü dağıtılacak, Şeyhülislam azledilecek ve Padişahın buyruğuna karşı gelerek orduyu harekete geçirdikleri için af edilecekler.

Tahtan indirilmeyi ve öldürülmeyi bekleyen Padişah, bu saygılı sözleri duyunca rahat bir nefes aldı. Fermanlar hemen yayınlandı. Hacı Ali ve yiğitleri kuşatıldıkları kuleden kurtarıldı. Şeyhülislam sürgüne gönderildi ve serveti yağmalandı. Padişah çevresindeki adamların hepsini harcadı ve ertesi gün Davutpaşa kışlasına giderek Alemdar’a bir hayli iltifatta bulundu. Alemdar da düşüncelerini içinde sakladı ve Padişaha saygılı davrandı. Kalkışma sona ermiş gibi görünüyordu. Alemdar’ın ordusunun gölgesi bile 3. Selim’in düşmanlarını sindirmeye yetmişti. Sadrazam ve Divan Sultan 4. Mustafa adına görevlerine başladı. Alemdar ise İstanbul-Edirne yolu üzerindeki Davutpaşa kışlasında bekleyişini sürdürüyor ve en ufak bir kuşkunun Sultan Selim’in canına mal olacağını iyi biliyordu.

Alemdar Mustafa Paşa’nın sözde dinlenme günleri sırasında sadık adamları kentte tasarladıkları ihtilal örgüsünü örüyorlardı. 28 Temmuz 1808 günü halkına serbestçe hareket ettiğini göstermek isteyen Padişah kapandığı sarayından çıktı, yanında birkaç sultan ve gözdesi ile Küçüksu kasrına geçti. Casuslarından bunu öğrenen Alemdar, adamlarına haberciler gönderdi ve ayrı ayrı kapılardan Davutpaşa kışlasına gelmelerini buyurdu. Sadrazamı da kışlaya çağıran Alemdar ona bütünüyle açıldı. Alemdar’ın yapmak istediğini öğrenen Sadrazam sarardı, duraksadı ve korktuğunu belli etti. Alemdar, Sadrazamı zayıflıkla ve 3. Selim’e nankörlükle suçladıktan sonra kendi elleriyle Sadrazamın üzerindeki devletin mührünü kopardı, Sadrazamı bir çadıra kapattı. Sancak-ı Şerif’i açan ve orduyu silah başına çağıran Alemdar Davutpaşa kışlasını terk ederek halkın alkış ve çiçek yağmuru altında Saray’ın kapısına dayandı. 

Sarayın kapılarını koruyan Yeniçeriler Sancak-ı Şerif’in geçmesi için kapıları ardına kadar açtılar. Yeniçerilerin şaşkınlığından faydalanan Alemdar birinci avluya kalabalık bir birlik yerleştirdi. İlk kez ordu bu avluya giriyordu. Ancak Alemdar’ın 3. Selim’e ulaşabilmesi için geçmesi gereken daha iki avlu vardı. Sarayın iç kısımlarını korumakla görevli iki bin kişilik bostancı birliğinin komutanı olan biteni beğenmemiş ve saraydaki bütün görevlileri harekete geçirerek ikinci avlunun kapılarını sıkıca kapattırmıştı. Alemdar askerlerine kapıları parçalamalarını emretti. Baltacılar kapıya vurmaya başladığında bir Akağası kapının önünde belirdi ve Sultan Selim’in ordunun önüne çıkmak için hazırlandığını, biraz beklemeleri gerektiğini söyledi. Bu sözlere inanan Alemdar, askerlerine gerçek Padişahlarını sessizce beklemelerini buyurdu.

Alemdar’ın ordusu kışlasından çıktıktan sonra bir saray görevlisi kayığa atlayıp 4. Mustafa’nın yanına ulaşmış, olanları anlatmıştı. Kendisinden habersiz Sancak-ı Şerif’in açılarak Saray’a götürülmesinden kuşkulanan Padişah bir kayığa atlayıp geri dönmüş ve sarayın kıyısına çıkmıştı. Bu zayıf Padişahtan böyle bir çabukluk ve cesaret beklemeyen Alemdar, denize gözcüler koymayarak büyük bir hata yapmıştı. 

Yaşamını Sultan Selim’e borçlu olan 4. Mustafa, Kızlarağası’na hemen yeğenlerinin dairesine gitmesini ve Sultan Selim’in cesedini getirmesini buyurdu. Kızlarağası yanında dokuz cellat ile Şehzadelerin kapısını vurdu. Hiçbir şeyden kuşkulanmayan köleler kapıları açtılar. Sultan Selim öğle namazını kılıyordu. Tahtan indirildiğinden beri her gün her saat cellatlarını bekleyen Sultan Selim cellatlarına yalvarmadı, sadece namazını bitirebilmesi için izin istedi. Acele eden Kızlarağası buna izin vermedi ve cellatları Selim’in üzerine saldı. Ölümden çok isteğinin reddedilmesine öfkelenen Sultan Selim cellatlarıyla müthiş bir uğraşa girdi. Üzerine gelen Kızlarağası ile dev gibi zencilerden üçünü yere serdi, ama arkasından sokulan bir cellat Sultan Selim’i boğazından yakaladı ve onu bayılttı. Yere serilen eski efendilerinin üzerine atılan cellatlar kemendi boynuna geçirip onu boğdular ve cesedi kolları üzerinde taşıyarak götürüp Sultan 4. Mustafa’nın ayaklarının dibine bıraktılar.

4. Mustafa yanındakilere “Şimdi kapıları açın. Alemdar içeri gelsin ve Padişahını görsün!” dedi. Sultan Selim’in ayaklarına kapanmak için aceleyle içeri koşan Alemdar cesedi görünce dehşetle irkildi, ellerini göğe kaldırarak “Oh Allahım! Padişahımı atalarının tahtına çıkarmak istiyordum. Oysa bağlılığım onun ölümünü çabuklaştırmaktan başka bir işe yaramadı! İlahi Adalet’in bunca erdeme ödeyeceği bu kadar mı?” diyerek çocuk gibi ağlamaya, Sultan Selim’in yüzünü okşamaya başladı. Yanında bulunan Mehmet Sait Paşa, Alemdar’ın bir süre daha ağlamasına göz yumduktan sonra onu kolundan yakaladı ve rüyadan uyandırmak istercesine sarstı. “Rusçuk Ayanı’na bir kadın gibi ağlamak yaraşır mı? Sultan Selim’in şimdi bizden beklediği gözyaşı değil, intikamdır! Özellikle, velinimetinin ve kuzeninin ölümü karşısında bir an bile gerilemeyen kanlı Mustafa’ya kardeşi Mahmut’u katletmek fırsatı vermeyelim!” dedi.

Dizleri üstünde doğrulup başını dikleştiren ve gözyaşlarını silen Alemdar çevresinde sıralanmış askerlere, içoğlanlarına, hizmetkarlara ve görevlilere dönerek “Mustafa yakalansın, onun yerine Sultan Selim’in dostu ve öğrencisi genç ve masum Şehzade Mahmut Padişah ilan edilsin, Sultan Selim’in ölümüne neden olanlar ve bunu tavsiye edenler hemen cellatların önüne götürülsün!” diye bağırdı. Bu emir üzerine herkes harekete geçti. Bir bölümü içeri kaçmış olan 4. Mustafa’nın peşine düşerken bir bölümü de Şehzade Mahmut’u kurtarmak ve tahta çıkarmak için Şehzadelerin dairesine gitti.

Sultan Selim ile katilleri ile arasındaki boğuşma sürerken Şehzade Mahmut sarayın en karanlık koridorlarına kaçmıştı. Orada, kendi yaşlarında bir köle efendisini bir halının içine yuvarlayarak, dolaptaki denklerin arasına kaldırmıştı. Şehzadeyi saklayan genç köle kalabalığın arasına karışınca Padişahın tahtan indirildiğini ve Şehzade Mahmut’un Padişah ilan edildiğini duydu. Geri dönen köle, efendisini saklandığı yerden çıkardı ve onu selamladı.

Heyecandan sarhoş hale gelen kalabalık Sultan 2. Mahmut’u Alemdar’ın önüne getirdi. Dizleri üzerine çöken Alemdar, genç Padişahın eteğini öptükten sonra başının üstüne koydu ve “Sultanım iğrenç bir cinayet, devleti yasal hükümdarından etti! Sultan Selim sizin ikinci bir babanız gibiydi, siz de onun öğrencisi ve dostu oldunuz. Peygamber’in dinini savunmak için yaşayın. Osmanlıların şanı ve kudreti için yaşayın!” dedi.

Not 1: Sultan Selim’in dairesine giren cellatlar, Selim’in eşi Refet Kadınefendi’yi sedirin üzerine yatırmışlar, araya giren cariye Pakize’nin ellerini kılıçla yaralamışlar. Bir söylentiye göre 3. Selim silahsız olduğu için kendini Ney ile savunmuş, mücadele iki saat kadar sürmüştür. Büyük yenilikçi 3. Selim 28 Temmuz 1808 tarihinde şehit edilmiştir.

Not 2: Alemdar Mustafa Paşa’nın adı milletin kalbini ve hayal gücünü doldurmuştu. Her şey onun önünde eğiliyordu. Şimdiye kadar hiçbir Sadrazam onun gibi bir çocuk Padişahın üzerinde etkinliğe, Orduda sevgiye, Divan ve Başkentte de otoriteye sahip olamamıştı.

Not 3: Alemdar Mustafa Paşa hayatının ikinci hatasını Sadrazamlığı döneminde yaptı ve sadık askerlerini görev yerlerine geri yolladı. Bekledikleri fırsatı yakalayan Yeniçeriler ayaklandılar, Alemdar’ın sarayına saldırarak binayı ateşe verdiler ve sığındığı kuleyi havaya uçurarak Alemdar’ı diri diri yaktılar.

Not 4: Osmanlı İmparatorluğunun yazgısını asla değiştiremeyen ayaklanmalardan en feci ve dokunaklı olanı böyle son buldu. Bu ayaklanma, Osmanlıların onuruna ve huzuruna kasteden Kapıkulu

Ocaklarının artık sönmeye başladığını ve Padişahların bu ayaktakımının boyunduruğundan kurtulması gerektiğini gösteriyordu.

KAYNAKLAR

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ: LORD KINROSS

OSMANLI TARİHİ: Alphonse De LAMARTINE

 

 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20708238