Kültür – San’at Yazıları

Saadettin YILDIZ

Büyük sanatçılar, dünyamızı sıradan ölçülerin üstüne çıkaran dil ustalarıdır. Onlar, duygu ve düşünce dünyamızı  millî kültürün taşıyıcısı olan dil ile genişletirler, zenginleştirirler.

Üstad Necip Fazıl, “Şiir, ham ve cılk bir duygu hâli değil, üstün ve mâmul bir idrak işi... Şiirde baş unsur, fikirle hissin ara çizgisi üzerinde, duygulaşmış düşüncelerdir.”[1] diyor. Bu sözler, onun, şiir sanatını hem estetiğin, hem de etiğin taşıyıcısı olarak gördüğünü ifade ediyor. Hiçbir gerçek sanatçı yoktur ki şiirin “büyük şeyler” söylemesini yeterli bulsun! O, fikir ağırlıkluı şiirlerinde bile şiirin ezilmesine, çiğnenmesine razı olmadı. Her şiiri, büyük bir dil ve şekil işçiliği örneğidir. Şiir mimarisi, onun vazgeçemediği temel şiir değerlerindendi. Ona göre “şiirde tebliğ kaba davulculuk; telkin ise sihirli kemancılık...”[2] idi.

Fakat  “ham ve cılk duygu hâli”  dediğine göre, his ve fikrin birbiriyle kaynaşarak yüksek bir idrâke dönüşmesi gerektiğine inanıyordu.

***

Necip Fazıl, hayata asabının penceresinden bakan adamdı. Onun için gergin, öfkeli, taşkın, muztarip, tedirgin yaşadı. “Ense kökünde boşluğu gezdiren...” bir insan başka hangi pencereden bakabilirdi! Daha 18 yaşındayken, 1923’te yayınladığı Kitabe şiirindeki

Saçları boynumda dalgalandı da;
Beni boğmak için tel oldu yâhû!

mısraları ile, Mayıs 1983’te yazdığı (Çile’ye göre son şiiri olan) Zehir şiirindeki

Yokluk, sen de yoksun, bir var bir yoksun!
İnsanoğlu kendi varından yoksun...

Gelsin beni yokluk akrebi soksun!
Bir zehir ki , hayat özü fâniye...

mısraları ondaki varlığa ve yokluğa dair derin sezişlerin yarattığı ürpermenin  çok köklü, kalıcı fakat aynı zamanda yıpratıcı olduğunu ortaya koyuyor. Bunun kaçınılmaz neticesi “gerginlik”tir.

***

Necip Fazıl, 1923’ten 1983’e kadar süren 60 yıllık şiir, yani duyuş ve düşünüş macerası boyunca “hem kütüğü, hem nakışı olan”[3] bir şair mertebesine ulaşmak ve orada tutunmak için didindi. Kendi şiirleri üzerinde sürekli değişiklikler yapması bundandır. O, kütük ve nakışın ikisine birden sahip olan şairin “birinci sınıf, mektep, devir ve benzeri bütün fâni ve günübirlik irca ve kıyasların üstünde kanat çırpmış ve mütearifeleşmiş büyük sanatkâr” olabileceğini düşünüyor ve Homeros’tan Rembo’ya, İmrülkays’tan  Şeyh Galib’e giden çizgide yer alabilen sanatçıları da buna örnek gösteriyordu.

Onun “Üstün san'atkâr, mutlaka bir dış şekil ve kalıba bağlı kalmak, onu bir işaret tablosu halinde korumak ve tam şekil ve kalıbı mistik bir unsur diye ele almak borcu altında. O şekil ve kalıbı da şekilsizliğe ve kalıpsızlığa yakın bir istiklâl tasarrufiyle icat ve ihya makamındadır.  Şâir, mutlaka bir şekil ve kalıba bağlı olan; fakat onu aştığı, gizlediği, peçelediği ve mânâyı ve edayı onun verâsından devşirebildiği nisbette nadirleşen büyük ustadır.” (Poetika, Şiirde Şekil ve Kalıp) şeklinde özetlediği “şiirde kemik sağlamlığı” ve şiirde üslûbun özünü  haber veren “... kasaların şifreleri gibi, bir şey bildirmekten ziyade, bir şeyi saklamaya memurdur, "Ne söyledi?" yerine "nasıl söyledi?" kaygısından başka gaye tanımaz. İşte bu kelâm tarzının ismi şiirdir.” görüşü, şiirlerini değerlendirecekler için iyi bir başlangıç noktasıdır.

***

“Mesele”si olan münevver, aynı zamanda, “çile”si olandır. O, gözünün gördükleriyle gönlünden geçenleri kıyaslıyor ve “Mukayese” şiirinde

Çibanımız derinde, işletmiyor yakılar;
Nerde bizim şarkımız, nerde öbür şarkılar?

diyordu.Yine taksimin adaletli olmadığını düşünüyordu yani!... Fakat bu şikâyet yetmez; düzeltmeye, yola koymaya talip olmak gerekir. O da talipti:

Tanrım “Kur” dese nasıl kurardım iklimleri,
Nasıl kaynaştırırdım, renklerle hacimleri.        

Bu iki şiirde iki husus dikkatimiz çekiyor: İlkinde, hem ferdî hem de sosyal planda beşerî ıztırap; ikincisinde hem estetik hem sosyal planda beşerî ıztırap. Bu çok önemli bir özelliktir: O, şiirine davasını, davasına da şiirini ezdirmedi.

***

Necip Fazıl, derdi olan, ıztırabı, iç burkulması, ruh ürpermesi olan bir şairdi. Dert de, ıztırap ve iç burkulması da şiirin başlıca gıdasıdır: Necip Fazıl’ın şiirini, bu söylediklerimizin hepsini içine alan “çile” besledi. Ta 1936’da yazdığı Yolculuk şiirinde,

Her akşam, aynı yer, aynı saatta, 
Güneşten eşyama düşen bir çubuk; 
Yangın varmış gibi yukarı katta, 
Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk! 

Başım, artık onu taşımak ne zor!
Başım, günden güne kayıtsız bana.
Dalında bir yaprak gibi dönüyor,
Acı rüzgârların çektiği yana...

 

diyen şair, ömrünün sonuna kadar “acı rüzgârlara” dayanmak zorunda kaldı. Onu hırpalayan -bütün şikâyetlerine, öfkeli çıkışlarına, alınganlıklarına rağmen-  dışarıdaki değil içindeki rüzgârdı. Dışarıdaki rüzgâr, aksine, onun ateşini alacak, rahatlatacak değil miydi!

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. (1927)

Bu söyleyiş, Necip Fazıl’ın “fark eden” bir aydın olduğunu gösteriyor. Biz, ideolojik nutuklar atanları ilk bakışta “çok büyük” zannederiz. Şiir sahasında “gürültü”,  nihayet “manzumeci” yetiştirir. Şair –ancak- gürültü dinip de kendi iç dünyasının sesini duyabilecek ortamı bulduktan sonra gerçek şiirini söyler. Necip Fazıl’ın şiirindeki asıl tad, kendi içine döndükten sonra söylenişinden kaynaklanıyor. Kendi içine dönmek, dışarının buyurucu tavırlarından kurtuluşun ve kendi “ben”iyle yüz yüze gelmenin de ifadesidir. Asıl Necip Fazıl şiiri, bu “kurtuluş” ve bu yüz yüze gelişten gıdalanmıştır.

***

Çile’nin sonuna bakanlar, onun 1983 Ocak ayından Mayıs ayına kadar 30’dan fazla şiir yazdığını görürler. Bunlar –çoğu birer beyitten ibaret- kısa şiirlerdir; fakat tam bir pres, tam bir ayıklama, tam bir dil arınması örneğidirler.

Ateş benim yıkayan, yuyan, emziren annem!

Bir arınma kurnası olsa gerek cehennem... (Cehennem, Nisan 1983) beytinde anlatılanı, sıradan şairler; yani hem kütük hem de nakış işini halledememiş olanlar kaç mısra ile söyleyebilirlerdi?

Veya söyleyebilirler miydi?

Bunu ancak kelimeye duyguyu da fikri de tüy hafifliğinde yerleştirebilen şiir ustaları yapabilir. 1928 tarihini taşıyan Yıldızlı Bir Gecede şiiri, Necip Fazıl’ın, ilk şiirlerinden itibaren,  saf şiire yatkın olduğunu gösteriyor:

Sema bize seslenir; 
Kalma, gel, işkencede! 
Ruhumuz ebedidir; 
Bunu duy, tek hecede! 

Ömür ki, bir kurak çöl, 
Onu tek bir güne böl; 
Şebnem gibi doğ ve öl, 
Yıldızlı bir gecede!.

   ***

Necip Fazıl’ın şiir dili, Yahya Kemal’den itibaren değeri daha iyi anlaşılan konuşma dilinin “şiir dili”ne dönüştürülmesi (veya yükseltilmesi) uygulamasının önemli örneklerindendir. Hangi şair, dili ihmal ederek büyük şair olabilir! Onun 1927 tarihli Otel Odaları şiiri, şiir dilinin hem ses zenginliği hem de güçlü bir imaj dokusuyla kurulabileceğinin ve anlam derinliğinin de bu sayede sağlanabileceğinin güzel örneklerindendir:

Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.

Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofalarında, izbe sofalarında.

Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!...

 

Burada, yalnızca altıncı beyte bakalım. Eğer yoğun bir şekilde yerleşen hayaller çözülmezse bu beyti –dolayısıyla da şiiri- tam olarak anlamak mümkün olmaz:

Şair, zamanı ömür tahtasını kemiren bir ağaç kurduna, insanın ömrünü de zaman denilen bu kurdun kemirdiği bir ağaca (tahtaya) benzetiyor. Zaman hiç durmadan akıyor; bu, insan ömrü bakımından düşünülürse, ömrün tükenişi / kurdun tahtayı kemirişidir. Yalnız kalmak ve sessizlik de ağaç kurdu gibi, içimizi kemirir, oyar. “Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere” mısraının böyle bir beyitten sonra doğmuş olması tesadüf değildir: Zaman hiç durmadan ve törpüleye törpüleye akmış; duvarları çivi yaralı otel odalarındaki trajediyi hazırlamıştır.

 DİPNOTLAR

 [1] Poetika, Toplam, Çile, 9. Baskı, s.494

[2] Poetika, Şiirde Usûl, Çile, s.472

[3] “Şiir nescini ören iç ve dış unsurlar, onda, iki büyük ve ayrı vücuda yer verir: Kütük ve nakış... Kütük ve şiirin ana maddesi, his ve fikir yekûnundan ibaret muhtevası... Nakış da, bütün bu his ve fikir muhtevasının (ambalâj) zarafeti, “estetik) ve (fonetik) havası, giyim ve kuşam oyunu...” (Poetika, Şiirde Kütük ve Nakış, Çile, s.478)

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19827632