11 Ağustos 2022

Ayşe SAMİHA

Gün olur türkü çağırırız çakır keyif, gün olur türkü yakarız derdimize ortak, gün olur türkü söyleriz o yâre, gün olur türkü tutarız aklımızdan gene aynı yâre… Biliriz ki türkülerle nikâhlıdır ömrümüz, türkülerle yazılır târihimiz... Türkülerimiz; Söğüt'ün Erenleri, Anadolu'nun yürek sesi; Karacaoğlan'ı, Erzurumlu Emrâh'ı, Âşık Veysel'i, Yunus Emre'si, Dertli ile Dadaloğlu'su... Türkülerimiz hâfızamızın dünden bugüne yanık yanık seslenişi... Yüreğimizin sesi...

Türkülerimiz canımız, yârimiz, hâfızamız, geçmişimiz, geleceğimiz, anamız, bacımız, toprağımız, Anadolu'muz, Rûmeli'miz, akıncılarımızın atlarının yelesinin rüzgârda dağılışı, savruluşu, nal sesleri, tozu, dumanı, yürek atışı... Türkülerimiz; hece ölçülü yürek sesimiz, can suyumuz...

Kâh kartal bakışlı yağız delikanlı olmuşuz türkülerde, kâh gül yanaklı yâr sevmişiz, üzerine gül koklamamışız, yollar beklemişiz. Gün olmuş kavuşmuşuz, gün olmuş ayrı düşmüşüz, hasret büyütmüşüz, dönmüşüz dolanmışız bulamamışız, bulmuşuz- görememişiz... Ağlamışız, gülmüşüz, umutla sarılmışız, bir umut demişiz... Umûdumuz olmuş türkülerimiz... havamız, suyumuz olmuş... can suyumuz olmuş…

Deyimlerimiz olmuş türkülerimiz; "El elin eşeğini türkü çağırarak arar." demişiz, "Ayının kırk türküsü var, kırkı da ahlat üstüne" ya da "Kimin arabasına binse onun türküsünü çağırır" demişiz, türküsüz yapamamışız... Türkü çağırmışız...

Sevdalanmışız türkü çağırmışız, ayrılmışız türkü çağırmışız, kavuşmuşuz, tükü çağırmışız, diyârı terk eylemişiz gene de türküsüz yapamamışız...

      

Çarşambayı sel aldı
Bir yâr sevdim el aldı,
Keşke sevmez olaydım
Elim koynumda kaldı.

Oy ne imiş, ne imiş,
Kaderim böyle imiş,
Gizli sevda çekmesi,
Ateşten gömlek imiş.

Çarşamba yollarında
Kelepçe kollarımda
Allah canımı alsın
O yârin kollarında.


Hani diyorlar ya çokça, Türk kim? İşte Türk, türküsünü sînesine sarıp yürek yakan türküler çağıran demek bir bakıma... Türk'ü anlamak için, türkü dinlemeli... İşte biz Türkler, Çarşamba’sını sel alan, sevdiğini el alan, bin bir güzel görüp de sadece bir yâr seven, aşını ekmeğini paylaşan, kor yürekli, demir yürekli yağız delikanlıların vefâlı, sâdık, örgü saçlı, gül yüzlü, ceylân bakışlı güzelleri, Ferhad’ı-Şîrîn’i, Kerem'i-Aslı'sı, Leylâ'sı-Mecnûn'u, Rûmeli'nin göçmen kızı, Osman Aga'sı, Dramalı Asan'ı...

Akın akın Rûmeli akıncısı türkülerimiz... gurbet elde tek tesellimiz, yürek yaramızın sargısı... Türk, gutbette türkü dinler, sonra sinesine sarar saklar... bilmez kimse…

Türkülerde "Türk" vardır, tez elden çadırlar kurulur, atlar, koyunlar, kuzular yaylaya yayılır, Bey'in obası ile çadırlar kurulur, sazlar, tüfekler, tarlar çadırlara asılır... Bey evlenir, kırk gün kırk gece düğün dernek olur, şen olur düğünler şen olur...

Bizim öz hikâyemizdir türküler. Günlerden bir gün Edirne'nin eşrâfından yağız bir delikanlı vardır ki, Dankile isimli bir Rûm kızına âşık olmuştur. Delikanlının adı Mestan'dır. Dankile güzel mi güzel bir kızdır. Gençler birbirlerini deli gibi sevmektedirler. Fırsat buldukça Meriç kıyısında buluşur, gelecekten konuşurlar. Köy halkı bu sevgiyi sezinleyince rahatsız olur. Eşrâfdan bir delikanlı nasıl olur da bir Rum kızını sever? Olacak iş mi! diye feryâdı basarlar.

Umutsuzluğa düşen gençlerin akıllarına bir fikir gelir: "Niye buralardan kaçıp uzaklara gitmiyoruz?" Böyle düşünürlerken bu meseleyi şerefsizlik sayan Mestan'ın ailesi Meriç kıyısında onları öldürtür. Türkü bu olay üzerine yakılır.

Edirne'nin ardı bayler
Meriç akar sular çağlar
Eşinden ayrılan ağlar

Ay oldu mu mori Dakilom duyuldu mu,
Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?

Edirne köprüsü taştan,
Sen çıkardın beni baştan,
Ayırdılar beş kardaştan.


Ay oldu mu mori Dakilom duyuldu mu,
Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?

Bir de Rumeli Türklerinin gönlüne efsanesiyle yerleşmiş, bir halk kahramanı Debreli Hasan vardır; zenginden alır fakîre dağıtır, çoğu fakîr olup evlenemeyen gençleri evlendirir. Sözüm ona eşkıyadır, ama çetesi yoktur. Tek “Karakedi” nâmıyla bir tek kızanı vardır çetesinde… Meşhûr Çakırcalı Mehmet Efe ile aynı dönemde yaşadıkları söylenir. Derler ki Selânikli Yahûdî bir tâcir, ticaret için İzmir'e gidecek ise eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli'den geçse bile, Ege dağlarında Çakırcalı'dan geçemezmiş. Nitekim de öyle olur.

Drama köprüsünü (bre Asan) gece mi geçtin
Ecel şerbetini (bre Asan) ölmeden içtin
Anadan babadan (bre Asan) nasıl vazgeçtin

At martini Debreli Asan dağlar inlesin
Drama mahpusunda (bre Asan) namın yürüsün

Drama köprüsü de (bre Asan) dardır geçilmez
Soğuktur suları (bre Asan) bir tas içilmez
Anadan geçilir (bre Asan) yardan geçilmez

At martini Debreli Asan dağlar inlesin
Drama mahpusunda (bre Asan) namın yürüsün

Mezar taşlarını (bre Asan) koyun mu sandın
Adam öldürmeyi (bre Asan) oyun mu sandın
Drama mahpusunu (bre Asan) köyün mü sandın

At martini Debreli Asan dağlar inlesin
Drama mahpusunda (bre Asan) namın yürüsün.

 

Türkülerimiz dilimiz, deyişimizdir, şîvemizdir, insanlarımız, yaşadığımız yerlerin nehirlerinin, insanlarının, tabiatının sesi olur; Hasan’lar “Asan” olur türkülerde, “bre” olur sonunda soruların, “mori” olur cümle başlarında, ve bıraktığımız topraklarda “Estergon Kal’ası” olur, “Osman Paşa” olur, ve dahî Köroğlu’na destanı olur türkülerimiz…

Fransa’nın “chanson populaire” si ya da “chansonnier” i (türküyü kaleme alan) aynı tadı vermez bize. Ne Fransa’nın “le cahnson” ları, ne İngiliz’in “ballad” ları, ne Rus’un “polska” ları, ne Alman’ın “Gesang” ları bizim gönül telimizi türkülerimiz gibi titretemez… Oysa türkülerimizde, o kısacık satırlarda yüreğimizi ısıtan ne çok mânâ vardır. İşte bu yüzden türkülerimiz Millî servetimizdir, değerlerimizdir, Millî kültürümüzdür. Taklîd edilemeyen ve edilemeyecek olandır, ancak yaşayarak oluşan millî kimliklerimizdir. Canımızdan bir parçadır, yürek haykırışıdır.

Sesiniz güzel değil mi? Olsun, varsın! Siz gene de derinden, inceden bir türkü tutturun, iç sesiniz olsun… elleriniz cebinizde soğuk bir kış günü bir tepeden aşağı yürürken… türkü söyleyin…

Çıkayım gideyim Urumeli’ne aman
Arzıhâl vereyim beyler beyine aman
Kimleri sarayım yâr senin yerine aman
Gizli gizli sevdâlarımız âşikâr oldu aman.

Türkülerimizde “Türk”ün özü saklıdır, bizi bize anlatan, gönlümüze yerleşen türkülerimiz her dâim var olsunlar. Turnaları göğe salıp yâre yolladığımız gibi bu satırlar da ana vatanımıza turnaların kanatlarında ulaşsınlar … Hoşlukla kalınız… Ammâ Türküsüz kalmayınız efendim… Ne mutlu türkülerimizi Türk gibi söyleyebilene, duyabilene…

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: