Kültür – San’at Yazıları

Metin SAVAŞ

Edebiyat eserindeki sosyolojik zeminin iki ayrı zamansal zemin boyutu vardır: Mevcut realiteyi içeren aktüel zemin ve kadim zamanlara inen tarihsel zemin. “Sanat eseri zamanî bir varlıktır.[1] Burada söz konusu edilen zamansal zemin olgusunun ‘söylem zamanı, öykü zamanı, edebî eserin yazılma ve okunma zamanı’ türünden teknik konularla karıştırılmaması gerekmektedir. Aktüel zemin gözleme dayanırken, tarihsel zeminse birikime yaslanır. Her edebî eser başlı başına bir dünya (kurgu) olduğu içindir ki aktüel zeminle birlikte tarihsel zemin de kaçınılmazdır. Edebî kurguyu tasarlayabilmemiz için aktüel zamanın yaslanabileceği bir hafıza zorunludur. Edebî metnin şuuru, kavrayışı veya muhakemesi bu iki zamansal boyuta muhtaçtır. “Bilinçlenme yolunda atılan en küçük adım bile bir dünya yaratır.[2] Hiçbir toplum bugüne ait değildir. Bugün, geçmişin üzerine inşa edilir. Bu inşa edebî kurguda farklı bir açılıma bürünür ki Henri Bergson şöyle demektedir: “Aklımız, şeyleri mülahaza ederken onları başkalaştırır ve deforme eder.[3] Toplumdaki müşterek davranışların veya bugüne ilişkin olaylar karşısındaki tepkilerin arka planında az-çok mazi vardır. Olaylar karşısındaki tepkilerimizin yanı sıra, eşyayı bugünde algılayışımızın ve anlamlandırışımızın dahi kökeni kadimdir. Edebî eseri üreten sanatçı, aktüel boyutu anlamlandırabilmek kaygısıyla ister istemez tarihsel boyuta müracaat edecektir. “Nesnelerin görünümlerinin kavranılamayan kısımlarının açık kılınması sanatın en büyük yetkilerinden biridir.[4] İşte bu yetki sanatçının düşlem gücünü ‘aktüel gözlem ve kadim zamanların birikimi’ şeklinde iki yönlü harekete geçirmektedir. “Sanatçının hayal gücü nesnelerin formlarını keyfi olarak bulmaz. Onları görülebilir ve tanınabilir duruma getirerek gerçek biçimleri içinde bize gösterir,” diyor Ernst Cassirer ve ekliyor: “Bir kere sanatçının görüş açısı içine girdikten sonra dünyaya artık onun gözleri ile bakmaya zorlanırız.[5] Kurmaca dediğimiz şey budur işte. Sanatçının perspektifi aktüel zaman ile tarihsel zamanın harmanlanmasından ibarettir. Diyebiliriz ki, aktüel ve tarihsel zemini kendinde bütünleştiren, toplumu bütün veçheleriyle temsil edebilen kişidir sanatçı. Peyami Safa bu keyfiyeti şöyle tanımlıyor: “Her romancı kendinde birçok insanlara ait ayrı ayrı karakterlerin istidatlarını taşır… Romancı kendinde saklı bütün mizaç ve karakter istidatlarını romanında büyüterek onlara tam birer hüviyet verir… Zaten romancı, kendisinde uyuyan benliklerin delâletiyledir ki başkalarının içine hulûl eder.[6]

Başkalarının içine hulûl etmek sadece psikolojik bir nüfuz değildir. Bu hulûl bütün yönleriyle topyekûn bir nüfuz olduğu içindir ki, toplumu oluşturan bütün fertleri üç aşağı beş yukarı kapsaması nedeniyle sosyolojik bir halitadır. Sanatçının edebî esere aktüel ve tarihsel dahli neticesinde sosyolojik zemin hem kaypaklaşır, hem de kurgusal intizamını bulur. “Her roman kahramanı romancının içindeki sayısız şahsiyet imkânlarından birinin yumurtasından fırlamıştır.[7] Kaos ve kozmos, düzen ve düzensizlik edebiyat eserinin sosyolojik zeminindeki birbirinden farklı karakterlerin hakikatidir. Kurmaca da olsa gerçek hayattır.

Anlatı, ister söz, ister yazıyla sunulsun, inşa edilmiş bir yapıdır. Doğal olarak, belirli bir amaç doğrultusunda inşa edilen bu yapı, zamana bağlı olarak asıl değerini bulur ve zaman içinde idrak edilir.[8]

Edebî eserdeki zamansal zeminin mevcut realiteyi içeren aktüel zemin ve kadim zamanlara inen tarihsel zemin şeklinde ikiye ayrılması –her şeyden önce– sosyolojik bir olgudur. Toplumlarda zamansızlık düşünülemez. Sosyolojik karnaval hadisesi işte budur. “Kurmaca anlatılarda gerçek dünyaya yapılan kesin göndermeler öylesine iç içe geçer ki, romanda bir süre kaldıktan ve haklı olarak fantastik öğelerle gerçekliğe yapılan göndermeleri birbirine karıştırdıktan sonra, okur artık kesin olarak nerede bulunduğunu bilemez.[9] Kendi hikâyesini yaşamaya mahkûm fertler gibi, o fertlerin bütününden oluşmuş toplumlar da zamansallık itibarıyla geçmiş-an-gelecek biçiminde üç boyuta tutsak bulunduklarından ötürü hiçbir anlatı aktüel zamanla sınırlanamamaktadır. “Tarihsel olmayanla tarihsel olan; bir kişinin, bir toplumun, bir kültürün sağlığı için aynı ölçüde zorunludur.[10] Nitekim geçmiş-an-gelecek üçlüsü birbirini etkilemekle kalmaz, birbirlerini yeniden anlamlandırarak tekrar tekrar üretirler. Her üretim bir yeniden doğumdur. “Edebî bir tür tam da doğası gereği, edebiyatın gelişimindeki en kalıcı ebedî eğilimleri yansıtır. Yok olmayan arkaik öğeler daima muhafaza edilir. Bu arkaik öğelerin sürekli yenilenmeleri, yani zamandaş kılınmaları sayesinde korundukları doğrudur.[11]

Sanatçının aktüel ve tarihsel zeminine paralel olarak edebî kurgunun şahıslar kadrosu da zamansal karnavala çok yönlü iştirak ederler. Nitekim, Edgar Allan Poe ve Baudelaire şöyle demektedirler: “Hayal gücü yaradılışı bütünüyle parçalara ayırır; sonra kötü ruhun ta derinliklerinde olan yasalara göre parçaları bir araya getirerek bunlardan yeni bir dünya yaratır.[12] Her edebî eserin başlı başına bir dünya (kurgu) olduğunu zaten vurgulamıştık ve aktüel zemin ile tarihsel zemine yaslanmasının zaruretinden dem vurmuştuk. Geçmiş yoksa aktüel zaman da yoktur. Yaradılışın hayal gücü tarafından parçalara ayrılmasına koşut biçimde zaman da hafıza tarafından parçalanmaktadır diyebiliyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan mülhem olarak söylersek, bizde zamanın aktığı hissini veren şey bellektir. Sanatçı ise toplumun estetik, psikolojik ve sosyolojik hafızasıdır. Sanat eseri işte bu parçalanmışlığın ürünüdür. Zaman bütüncül olarak sürüp gitse idi tarih olmayacaktı. Tarih olmayınca da aktüel zamanın realitesi bulunmayacaktı. Realitenin bulunmadığı yerde ise edebiyattan söz edemeyecektik.

Dipnotlar

 [1] Mehmet Tekin, Roman Sanatı–1, sayfa 111, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003

[2] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, sayfa 34, Metis Yayınları, İstanbul 2003

[3] Henri Bergson, Metafizik Dersleri, sayfa 29, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2014

[4] Neclâ Arat, Sembolik Form Olarak Sanat, sayfa 54, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1977

[5] Sembolik Form Olarak Sanat, sayfa 55

[6] Peyami Safa, Sanat-Edebiyat-Tenkit, sayfa 217, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999

[7] Sanat-Edebiyat-Tenkit, sayfa 214

[8] Roman Sanatı–1, sayfa 110

[9] Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, sayfa 161, Can Yayınları, İstanbul 2013

[10] Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, sayfa 41, Say Yayınları, İstanbul 2011

[11] Mihail M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, sayfa 165, Metis Eleştiri, İstanbul 2004

[12] Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, sayfa 122, E Yayınları, İstanbul 1979

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20802139