11 Ağustos 2022

 

Slayt1.jpeg

Ayşe SAMİHA

Canım Vatan, azîz Vatan, ana Vatan! Sen toprağının, suyunun ve rüzgârlarının varlık hikâyesini binlerce kilometre öteden kulaklarıma fısıldarken, ben Alp Ozan, bugün atalarımı ziyaret ettim, Korkut Atam’ın gönül nazarında… Oğuz Kağan daha deniz, daha ırmak derken ben Tunalaşarak aktım, Karadeniz’e, Ege’ye, oradan Koca Türk Barbaros Hayrettin Paşa’nın zaferlerinde Akdeniz’e karıştım, Ötüken’de öten sabah kuşlarını Budin’de, İstanbul’da, Anadolu’da dinledim, Koca Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin tek tek yaktığı çerâğları; Sarı Saltukları, Ayvaz Dedeleri serhad illerine kendim uğurladım, Orhun ile Selenge’nin akışını Sava’da, Drina’da, Fırat’ta dinledim… Çin seddinden Viyana önlerine Türk’e gökkubbesiyle kucak açan semâda tûğlar açarak Teoman’ı, Mete Hân’ı, Sultan Alp Arslan’ı, Tuğrul ve Çağrı Beyleri, Süleyman Şâh’ı, nice sultanları ve şehîdleri, gâzileri, erenleri ve azîz hâtıralarını selâmladım bugün… Estergon, Budin, Kanije kalelerinin burçlarına Türk sancağını diken ellere selâm ettim, Dedem Korkut makamında…

Korkut Atam, eli ak sakalında pek düşünceli, dalgındı… Oğul, ey oğul derken düşüncelerimi okuyordu… Ben burçtan burca tûğlar açarken bir yandan da aklımda ana vatan, azîz vatan ve toprağımın akarsuları, gür ağaçları, başı dumanlı dağları ve rüzgârlarının taşıdığı Türk kokusu…

Vurdum dertli kopuzuma bugün, hem çaldım, hem söyledim. Bugün anavatanımda Türk tamgalarından kan damladığını gördüm. Bugün Korkut Atam düşünceli… Bugün etrâfı duman duman saran yalan, bühtân ve kin Türk’e öz vatanında diş biliyor… Dedem Korkut Atam, eli ak sakalında, pür-düşünce bugün, varalım görelim Korkut Atam söyledi, acaba ne söyledi:

“Oğul, ey oğul!

Salkım salkım tan yelleri estiğinden

Nice asırlar geçti,

Göğsü kaba dağlara gün değmez,

Yiğitler, beyler meydanlarda görülmez oldu.

Selvi selvi ağaçların,

Koca koca çınarların boynu vurulup,

Diyâr-ı İstanbul’un silüetine

Dizi dizi betonlar dizildi!

Bre ne istersiniz Koca Sinan’dan, Selîm’den?

Düşman eder ancak bunu,

Ancak küffâr eli yerle yeksân eder târihi!

İnsanların ve dahi beylerin arasında,

Yalan, bühtan dolanmış,

Murâda, maksûda eremesinler!

Türk’ün töresine incir ağacı dikilmiş!

Türk tamgaları sökülmüş!

Oğuz töresinin bel kemiği adâlet,

Yerle yeksân edilmiş,

Adâlet, doğruluk ara da bul!

Türk’ün Ata’sına sövülmüş!

Oysa nice zamanlar Oğuz soyu neydi;

Açları doyurmak, çıplakları giydirmek,

Borçları ödemek, fakîre umut olmak,

Ve başın bahtı, evin tahtı, kadın hanım,

Bir misafir gelende,

Yedirir, içirir, doyurur, azîzler de yollardı misâfirini.

Şimdi kadın hanım nerededir?

Türk ailesi, töresi nerede?

Başın bahtı, evin tahtı görülmez oldu,

Hep solduran sop, dolduran top, soylar hep bayağı doldu,

Türk’ün töresinde âileye incir ağacı dikildi.

Hânım ey hânım, âilemizi, töremizi Allah saklasın!

Oğuz beyleri gelsin, Türk tamgaları yerine konsun,

Boy boylansın, soy soylansın

Türk yurdu evvelâ yüce Tanrı’ya, sonra Türk’e emânet olsun Oğul!

Oğul, ey oğul!

Dağlar, taşlar fısıldaşır,

Nâmerdin ettiğini duydum

Etmediğini bırakmamış,

Oğul ey oğul,

Kâfirin fiilini duydum,

Penceresi altın, otağımın direği oğul!

Cins bir ata nâmert biri binemez, binerse de

binmese daha iyidir,

Hânım hey!”

Nâmert hiç durur mu?  Koştu geldi meydâna… Korkut Ata en başta, ardından koştu Hânlar Hânı Bayındır Hân’dan, Salur Kazan’a, Alp Ozan’a, Oğuz’un en küçük ferdine kadar koştu herkes…

Alp Ozan kopuzu aldı söyledi, görelim ne söyledi:

“Bre nâmertler, bre kavat oğlu deli kavatlar,

Gölge olacak ağaçları kestiniz,

Mahşerde azâbınız olsun!

Boz aygırın beline binip beylik savladınız,

Yerle bir oldunuz!

Hasta döşek olmayıp, hasta deyip,

Töre günlerini saymadınız,

Oğuz Türk’e kara söz çalıp

Fabrikaları kapattınız,

İşçileri dağıttınız!

Bre namertler, aç açık insan ne yapar, nere gider!

Çiftçi desen çift budak alamaz oldu,

Köylü köyünü terk etti,

Yerli tohumu ara da bul,

Bul ammâ neden yasak ettiniz!

Nohutu, mercimeği, sapı-samanı küffar elinden aldınız

Yetmedi bir de yerli malı damgasını bastınız!

Bre kavatlar!

Madem ki vatana kastınız var,

Çalın bre kılıcınızı!

Oldu mu bre nâmertler,

Dürüstlük kanınızda dondu mu?”

Nâmert durur mu hiç, sabırsız! Kesmiş ozanın sözünü, saygı desen, bini bir para! Atlamış ortaya, başlamış saymaya… Korkut Ata’dan, Oğuz Beylerinden hiç çekinmeden söylemiş, varalım görelim ne söylemiş:

“Bre görklü Ozan! Bre Oğuz soyu!

Ağaçları kestik, villâlar yaptık,

Bizimdir!

Memura, emekliye zam yapmadık,

Bizimdir!

Savaş kaçkınlarına kucak açtık, yurttaşlık verdik,

Hepsi bizimdir!

Köprüler yaptık girişli çıkışlı,

Çifte tarifeli, haydi ödeyin,

Rantlar bizimdir!

İhtiyarcık ananız, babanız bize ne!

Aldık, sattık, verdik,

Size ne!

Saraylar, hazîneler hepsi

Bizimdir!”

Oğuz Beyleri yetişti, öfkeleri sel oldu, hiddetleri köpürdü. Alp Ozan kükredi, varalım görelim ne söyledi:

“Bre dinsiz îmansızlar,

Aklı fikri kıt nâmertler,

Sıra sıra dağların otu, ağacı bitmez oldu,

Çağlayan suların suları akmaz oldu,

Beton üstüne beton, yer yağmur suyu çekmez oldu,

Seller aldı yürüdü, yıktınız bre! Yok ettiniz nâmert soyları!

Kuzular yavrulamaz, yavrular gülmez oldu!

Bre mel’unlar,

Söz namustur caymayın,

Toprağı ite, kopuğa satmayın!

Vatandır toprak, namustur!

İnsan olmalı vatan üstünde yaşamak içün,

Bey oldunuz, paşa oldunuz,

Oldunuz da böyle ne oldunuz?

Doğan kuş olsanız uçamazsınız, bre belâsı gelmişler,

Koca koca dağlarda kurt yavrusundan döner mi?

Ağıllarda kara kara koyun kara yavrusun süser mi!

Bir düşman eli ruhunuzu esir almış,

Bir ucu size, bir ucu bize dokunur,

Bre devşirin aklınızı başınıza,

Ecel alır, toprak gizler,

Gelimli gidimli dünya

Bir gün sizi de sînesine alıverir!”

Dedem Korkut aldı sözü aldı, varalım görelim ne söyledi;

“Oğul ey oğul,

Tûğların, toprağın anavatanın sâhibi oğul,

Şehidler diyârı ana vatanın, kök saldığın kucağın,

Nasıl kendi kodlarını taşıyorsa

Sen de kendi kodlarını taşıyorsun,

Vatanına, atana sahip çık ey oğul!

Gelimli gidimli dünyada,

Bayrağına, diline tekmîline sâhip çık!

Görklü Tanrı Türk illerin tekmîl korusun,

Kamu dünyayı Türk nesline bağışlasın,

Ulu Türk’ü yüceltsin!

Kara kara dağların yıkılmasın,

Koca koca çınarların kesilmesin!

Ak pürçekli anacığın, beli bükük babacığın ağlamasın,

Oğul ile kardaştan,

Âhir vaktinde arı îmandan ayırmasın.

Türk töresi bozulmasın.

Nâmertler derlesin toplasın günahlarını

Adı güzel Muhammed adına bağışlanma dilesin,

Hânım hey!”

Korkut Atam elin omzuma koydu, “bu Oğuznâme Alp Ozan’ın olsun,” dedi. Bugün aklımda azîz vatan, cânım vatan, dertli kopuzum elimde, bu cihânda dere tepe yol aldım… Hesap günü çetin olacak, nâmertler kaçacak yer arayacak. Varın biz kelâmı selâma bağlayalım, bu Cihân kubbesi altında, cümle Türk illerine selâm eyleyelim… Türk adâlettir, adâlet bulsun! Türk merhamettir, mehamet bulsun! Türk uzlaşma-barıştır, barış bulsun!… Hep Türk illeri huzur bulsun… Görklü Tanrı yüce Türk’ü korusun!

Hânım hey!

5 Şubat 2019
Singapore

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: