Kültür – San’at Yazıları

Metin SAVAŞ

Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” romanında şöyle der: “İnsanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur.”[1]Biz insanlar için “ev” bir kâinattır. Her birimizin muayyen ve şahsî evrenidir ev. Evimizdeki yaşayan veya ölmüş bütün kişiler ve bütün eşyalar, hâtıralarla beraber, kendimize özgü evrenin birer unsurları olmanın da ötesine geçerek, varoluşumuzu neredeyse mümkün kılan kodlar gibidir. Ev daima yuvarlaktır. Mitolojideki ebedî döngüye yaslanırcasına yuvarlaktır. Bozkırlı Türk kavimlerinin yurtları da toparlaktır ki Anadolu Türkçesinde bunlara “topak ev” denmektedir. Evin yuvarlaklığının kolektif şuur altımızdaki biçimlenmişliği olarak biz bugün hâlen daha “apartman dairesi” diyoruz. Eski zaman evlerimiz de, sefertası şeklindeki apartman konutlarımız da dört köşe olduğu hâlde daima dairedir. Algımız bu yöndedir. Henri Bosco bir yapıtında ev mefhumunu fevkalâde idealize eder: “Ev, dişi bir kurt gibi üstüme kapandı, kokusunun zaman zaman anaçlıkla kalbime kadar indiğini hissediyordum. O gece, ev hakikaten benim annem oldu.”[2]

Ev dişidir. Hayat ağacının iyesi olan Umay Ana kendi çocuklarının beşiklerini o ağacın dallarına kuruyor. Çünkü yuva beşiktir. Türklük evreni bağlamında ev bizim minyatür Ergenekon’umuzdur. Ev tabiatıyla anne rahmidir. Her evin kendine has kokusu olduğunu hep biliriz. Bu özgün koku evin has kadınından neşet eder. Evsizlik yurtsuzluktur. Şu hâlde evsizlik hem gurbete düşmektir hem de vatansızlıktır. Ev mikro vatandır. Baba-yurt demiyoruz da anayurt veya anavatan diyoruz. Nişan sözcüğü “işaret ve hedef” anlamlarını barındırıyor. Kız ile oğlanın nişanlanması demek müstakil bir evi hedeflemek ve o müstakil eve işaret etmek demektir. Nişanlanmanın mutlu sonuysa evlenmektir, ev sahibi olmaktır.

Cengiz Aytmatov’un anlatıcı karakterlerinden biri der ki: “Kendimize ev yaptık, sağılacak koyunlarımız oldu, kısacası biz de insan gibi yaşamaya başladık.”[3]Apaçık görüyoruz ki “mekân” insanlaşmanın şartlarından biridir. Hayvanlar doğal barınaklarında barınırken biz insanlar ise çatılmış yani inşa edilmiş mekânlarımızda yaşarız. İnşa etmek medeniyet göstergesidir. Bu nedenle insanız. Her ne kadar “baba ocağı” desek de “ev” dişildir. Baba ocağı söylemi dışında eve ilişkin başka bir eril ifade yakalamak güçtür; bütün metaforik söylemler evin dişiliğine göndermede bulunmaktadır. Çocuklar “evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” diyorlar çünkü evsizlikle insanlıktan kopmayı bir tutuyorlar. Hayvanların evi yoktur ve hayvanlar inlerinde, deliklerinde, kuytularda barınırlar. Kuşların yuvaları ise inşa edilmiştir. Yuvayı daima dişi kuş yapar. Herhalde bu nedenle Umay Ana kendi çocuklarının beşiklerini mağaraya değil de hayat ağacının dallarına (kuş yuvalarına) kurmaktadır.

Dişi kurt olarak ev doğduğumuz ve emzirildiğimiz mekândır. Şimdi söyleyeceğim şey fantastik veya atmasyon kaçabilir ama gebe kadınları doğurtan kişilere “ebe” dememizin “ev” kavramıyla bağıntısı var mıdır diye kendime sormaktayım. Malum olduğu üzere “ev” kelimesi eski Türkçede “eb” şeklinde idi.

Nihad Sâmi Banarlı bakınız “Beton Yığınları” başlıklı yazısında ne diyor: “Biz evlerimizi; biz oturma yerlerimizi yeniden hür havalı, geniş ufuklu; rûha anne tabiatın iyiliğini ve olgunluğunu duyuracak yerlere nakledersek, çocuklarımızın rûhunda da pekâlâ öteden beri böyle yerlerde yaşayan insanlara mahsus duygular, ahlâklar gelişecektir. Aksi takdirde bu beton yığınlarının, bu birbirinin mahremiyetinde yaşayan insan topluluklarının ruh ve vücut sıhhatlerini aynı yerlerde sağlamak gittikçe daha zorlaşacak, belki de mümkün olmayacaktır.”[4]Banarlı burada, inşa edilmişliğine rağmen tabiat ananın bağrından büsbütün kopmamış, şehirlerde inşa edilmişliğine mukabil beşer psikolojisini zedelemeyecek olan bağlı bahçeli evlerden dem vurmaktadır. Beton yığınlarındaki meskenlerimiz ismen hâlâ dairedir ama ufuksuzdurlar. Apartman daireleri dişi bir kurt gibi üstümüze kapanmıyor, kapanamıyor. Dindarların cennet algısında apartman mefhumuna yer yoktur. Köşkler, konaklar, bağlar, bahçeler ve ırmaklar şeklinde tahayyül ediyoruz cenneti. Dişi kurdumuzun bizi götürdüğü Ergenekon olarak tasavvur etmekteyizdir cennet bahçelerini. Çünkü bizler iç dünyalarımızda cennet ağacındaki birer yaprağız. Ağaçtan düşen her yaprak bir kişinin ölümüdür. Fakat o düşen yaprak toprakta çürüyor, bizi geldiğimiz esas yere geri götürmüş oluyor. Bir eski zaman evi yıkıldığında ise hâtıralarla beraber bir aile ölüyor. Diyebiliriz ki “apartman” insan rûhuna ters düşmektedir.

Sâmiha Ayverdi “esef olunur ki memleket, inkılâpçılığın da muhafazakârlığın da felsefesini yapabilecek ilmî ehliyeti hâiz, üstün insanlardan mahrumdu,”[5]demektedir. Onun bu sözünde ne muhafazakârlığı kutsamak vardır ne de inkılâpçılığı körü körüne reddetmek vardır. Sistematik düşünüş kabilinden tefekkür ile insanlığımıza ters düşmeyecek yeni bir yaşayış arayışının gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Çocuklarımızın rûhuna sinecek tabiat ananın olgunluğuna lâyık yeni bir ahlâk arayışını Banarlı’da da görüyoruz. Ayverdi, “eğer temeller kaymamış, kökler kurumamış olsaydı, gene aynı topraklarda daha nice İbrahim Efendi konakları yeşerir, boy atar, çiçeklenir ve içinde doğup büyüdüğü medeniyet dünyasına rengini kokusunu, ihtişamını salmakta devam ederdi,”[6]diyor. Banarlı’daki tabiat ana Ayverdi’de kökler ve toprak metaforuyla karşımıza çıkmaktadır. Değişerek devam etmenin kaçınılmazlığı karşısında tarihsel akışın içindeki sağlam duruşumuz ancak dişi kurdun öğretisine kulak vermekle mümkün olacaktır.

“Ev” bir efsanedir, bir masal ülkesidir. Mikro vatandır, şahsî kâinatımızdır demiştik zaten. Evin tavan arası da bodrumu da karanlıktır ama o iki karanlığın arasındaki birkaç odalı mekân aydınlıktır. Kaosun orta yerindeki kozmostur ev. Yaşadığımız yerdir. Ev hayattır. Bize can veren, bizi emzirip büyüten dişi kurt ile ev özdeştir. “Ev,” diyor Gaston Bachelard, “bizim dünyadaki köşemizdir. Çok kez söylendiği gibi, ilk evrenimizdir. Ev, gerçek bir kozmostur. Kendi içselliği içinde ele alındığında, en mütevazı ev bile güzel değil midir?”[7]

Bizim insanımız şöyle demeyi sever: “Evim evim, güzel evim.” Ve bizim insanımız şunu da hep söyler: “İnsanın evi gibisi yok.”

Çünkü ev hürriyettir. Bir gazeteci Londra varoşlarındaki işçilerin sefil konutlarını ziyaret ediyor, burada nasıl yaşayabiliyorsunuz diye soruyor, evin babası şu karşılığı veriyor: “Evet, evimizin çatısı akıyor, camlar kırık, içeriye rüzgâr giriyor ama evimize kral giremiyor.” Çünkü ev mahremiyettir ve orada padişahın hükmü geçersizdir. En azından böyle olması umulur. Adalet buradan başlar. Her şeyin başlangıcıdır ev. Yaşantılarımızın başladığı yerdir.

Dipnotlar

[1]Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, sayfa 34, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, tarihsiz

[2]Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, sayfa 76, İthaki Yayınları, İstanbul 2013

[3]Cengiz Aytmatov, Toprak Ana, sayfa 16, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015

[4]Nihad Sâmi Banarlı, İstanbul’a Dâir, sayfa 88, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1986

[5]Sâmiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı, sayfa 21, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1999

[6]İbrahim Efendi Konağı, sayfa 430

[7]Mekânın Poetikası, sayfa 34

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22686663