Kültür – San’at Yazıları

 

Sadettin YILDIZ

Dâhilîdir sadme.. hâriçten değil.. aslâ değil!

Sonra, olmaz ez-kazâ dünyâda bir şey, böyle bil!

Nâgehânî lâfzının ma’nâsı yoktur, herzedir:

En beyinsizler bu istikbâli zîrâ kestirir.

Gökten inmez bir de hiçbir şey.. bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkıyla bir millet ölür, yâhut yaşar. 

         (Mehmet Âkif Ersoy,  Beşinci Safahat: Hâtıralar)

 

Âkif diyor ki: “Yediğimiz darbe içeridendir; asla dışardan değil. Bilelim ki dünyâda hiçbir şey kazâ ile olmaz (suçu kadere yüklemeye kalkışmayalım), bizim hatalarımızla olur.  “Ansızın” sözü anlamsızdır, saçmadır. İnsanın en beyinsizi bile, geleceğin köklerinin “şimdi”de olduğunu, her şeyin bizim hatalarımızdan kaynaklandığını bilir. Bir de, olup biten hiçbir şey gökten inmez, aksine, yerden taşar; bizim niyet ve davranışlarımıza bağlıdır. Eğer bir millet ayakta kalıyorsa ahlâkının düzgünlüğünden, ölürse kendi ahlâksızlığındandır.”

Bu mısraların altında 20 Haziran 329 tarihi var. Hicri karşılığı  28 Recep 1331, Miladi karşılığı 3 Temmuz 1913’tür. Bugünkü takvime göre aradan yaklaşık 106 yıl geçmiş. Savaş zamanıydı, zor durumdaydık; savaşın biri bitmeden diğeri başlayacak ve sayısını bilemediğimiz kadar çok şehit verecektik. Koca imparatorluk dağılacak, o bahçeden Türkiye Cumhuriyeti filizlenecekti. Herkesi, milletin geleceğini kurtarmaya çağırıyordu şair. Bu çağrıya koşanlar çok oldu; duymazlıktan gelenler de... Millet, o çağrıya koşanların insanüstü gayret, sebat, feragat ve ferasetleri sayesinde hâlâ ayakta. Vücudunda sızılar var, kaslarında ezilmeler var, yürüyüşünde çarpılmalar var... Şükür, ayakta.

Âkif bugün hayatta olsaydı, içinde bulunduğumuz durumu daha farklı mı anlatırdı acaba? Siyasetçilerimizin yüksek ahlâkına bakıp “boşuna endişelenmişim” der miydi? Âsım’ın neslinin dimdik ayakta olduğunu görüp şükreder miydi? O, Âsım’ı şöyle paylamıştı: “Bize, Âsım, ne şunun yumruğu lâzım, ne bunun; / Birinin pençesi ister yalınız: Kānûnun.” Bugün yönetenlerin-yönetilenlerin, sağdakilerin-soldakilerin, zenginin-fukaranın adalete, hakka-hukuka, kanuna-nizama büyük bir dikkatle riayet ettiğini görüp “Âsım’ı iyi ki paylamışım; çok işe yaramış” der, derin bir nefes alır mıydı? 

Herkes kendi hakkına razı, kul hakkı yiyen yok, namusa göz diken yok, tembellik, cahillik yok. Öğretmenler kan ter içinde ders anlatıyorlar, öğrenciler her anlatılanı kapmak için can atıyor... Üniversitelerin laboratuvarları, kütüphaneleri, atelyeleri tıklım tıklım. Hocalar ilim deryasına dalmış. İnsanlar -en yukarıdakinden en aşağıda bırakılanına kadar- birbirlerine tam güveniyorlar. Sözünde durmamak, yalan söylemek, evrak hırsızlığı, kıskançlık, fırsatçılık, yanlış seçim-hileli sayım, çocuk istismarı, kadın şiddeti, sahte dindarlık, gösteriş, yetki gaspı, yolsuzluk... yok.  Böyle bir manzara, ne Safahat’lar yazdırırdı Âkif’e!...

“İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar” ama, gerçeği de kaçırmayalım; uyanalım: Eskiler “kaht-ı ricâl”den / iyi yetişmiş devlet adamı yokluğundan yakınır; neden yetişmiyor diye sorar, bir türlü asıl cevabı bulamazlardı. Onlar hiç olmazsa soruyu doğru sormuşlardı!...

Biz de soralım: Ahvalimiz nicedir; buraya nasıl geldik? Cevabı olan var mı!

11 Nisan 2019

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

26015980