Kültür – San’at Yazıları

Saadettin YILDIZ[1]

 

Edebî metinlerin birbirini etkilemesinin çok çeşitli sebepleri, tarzları ve dereceleri vardır. Metinler  arasında çok açık ya da dolaylı etkilenmeler olur.  Bloom, “etkilenmenin sonu yok” (Bloom, 2008:9) diyor. Şiir tarihimize bakacak olursak, yüzlerce şiirin doğmasına vesile olmuş çok sayıda şiirimizin varlığını bir daha fark ederiz. Aynı dili kullanan sanatçıların kelime, imge, duygu ve fikirler arasındaki çeşitli ilişkilerden, bunların yarattığı çağrışımlardan tümüyle korunması neredeyse imkânsızdır. Halk şiirimizde Dede Korkut’tan, Karacaoğlan’dan;  Divan şiirimizde Fuzûlî’den, Nedim’den; yeni şiirimizde Fikret’ten, Yahya Kemal’den, özellikle onların kelimelere yükledikleri hayallerden uzak kalmak ne kadar mümkündü? Fuzûlî, Necâtî Bey’den uzak durmak istemiş miydi; istemilş olsaydı şiirimizin şaheserlerinden biri olan “Gayrı”[2]gazeli yazılır mıydı? Edebî geleneklerin doğup yerleşmesinde bu tür yakınlıkların rolü küçümsenebilir mi? Bu sorular üzerinde -geleneğe karşı olanlar ve sorgusuz bağlananlar dahil- ayrıntılı bir şekilde tartışmalıyız.

Çok tanınmış ve şairine de şöhret kazandırmış bazı şiirlerin köklerine, kendilerinden önceki şiirlerde sıkça rastlarız. “Sonuçta en yeni, en özgün kabul edilen bir metin bile daha önce yazılmış bir metne dayanır” (Aktulum, 2000:217) sözü, kişisel yaratıcılığın değerini inkâr etmemek, hafife almamak şartıyla, metin tahlillerinde göz önünde bulundurulmalıdır. “Kabul etmek gerekir ki edebîeser, aynı zamanda bir “kişisel tutku”nun sonucudur ve bu tutkunun dışa yansıması, eserin dokusunu tamamlayan önemli bir unsurdur. İnsanın kavrayışı, istediği kadar ortak akıl ve ortak kültürden beslenmiş olsun, kişiseldir.” (Yıldız, 2016: 42-45) “Edebiyat ve sanatta mutlak bir ‘zihinsel mülkiyet’ten söz edemeyiz. Ancak, fikrin, temanın, imgenin ‘kendi dili’nde, kendine özgü bir biçemle ifadesi gereklidir. Başkasına ait olan ‘fikir’ ya da ‘mazmun’ yeni metin içinde, yazara özgü bir dil ve biçemle yeniden kurgulanıyorsa dönüşüme uğrar, yeni bir değer ve anlam kazanır.  Artık, bu noktada taklitten söz edemeyiz. Valéry’nin sözü de bu gerçeğin altını çizer: Sindirmek koşuluyla, başkalarından beslenmek kadar özgün ve kendince bir şey olamaz. Aslanı aslan yapan sindirdiği koyun etidir.[3]

Bir şairin kendi penceresinden bakarak dillendirdiği duygular, bazan hemen tümüyle başka bir şairin duygularına dönüşebilir; başka bir söyleyişle, bir şair bazı katkılarla o metni yeniden yazabilir. Bu, Valéry’nin sözünü ettiği “sindirme” şartına bağlı bir durumdur. Aynı koyun etini tilki de aslan da yer; ne tilki aslanlaşır, ne de aslan tilki olur. Edebî metinlerde de “sindirmek” çok önemlidir ve edebîliğin temel şartıdır.  

Bütün metinlerarası ilişkilerde edebîlik aranır mı? İçeriğin çok öne çıkarak estetik seviyeyi arka plana attığı durumlar az değildir. Mesela bir edebî metinle, hoşa gitme, duruma uygunluk, hazırdan yararlanma gibi sebeplere bağlı olarak kurulmuş metinlerarası ilişkilerden de söz edilebilir. Özellikle Türk Halk şiirinde, şiir uyarlama çok rastlanan bir durumdur. Bir konuda yazılmış bulunan bir destan, benzer olaylar (doğal afetler, cinayet, intihar, ölüm vb.) yaşandıkça ufak tefek değişikliklerle uyarlanır ve şiire adeta yeniden hayat verilmiş olur. Halk edebiyatımızın “anonim” oluşu, başkalarına ait metinlerin bu şekilde sahiplenilmesini kolaylaştırmıştır denilebilir. Bunları –herhalde- estetik kökenli metinlerarasılıktan ayırmak gerekir.

Dr.Doğan Kaya, bir araştırmasının sonunda vardığı  “... aynı konuda ve aynı ayakta şiirler söyleyen âşıkların bu etkileşim sonucu benzer örnekler ortaya koymalarını tabii karşılamak gerekir.” (Kaya, 1991: 89) hükmü çerçevesinde, benzerlikleri geleneğin gücüne bağlayan bir müsamaha ile, Karacaoğlan (17.yy.)’ın Deliktaşlı Ruhsatî (19.yy.) üzerindeki etkisini örnekliyor:

Yücesine çıktım seyran eyledim 

Güzeller içinde gördüm bir gelin 

Nesin medhedeyim böyle dilberin

Başı ibrim ibrim telli bir gelin

Karacaoğlan

 

Çıktım yücesine seyran eyledim 

Güzeller içinde gördüm bir gelin 

Nasıl medhedeyim böyle dilberi 

Başı elvan elvan telli bir gelin

Ruhsatî

 

Divan edebiyatının da geleneksel donanımında buna benzer uygulamalar çoktur ve araştırmacıların büyük bir kısmı yine aynı sebeple aynı müsamahayı göstermiş ve hatta edebiyatın gelişmesine vesile olduğu yolunda görüş beyan etmişlerdir. Prof.Dr.Kemal Yavuz’un “Edebiyatta şairlerin yetişmeleri, güzel şiirlerin taklit edilmesi ve sanatkârın kendini her yönü ile geliştirerek ortaya özgün eserler koyması ile sağlanmıştır. Bu açıdan bakınca nazirelerin edebiyatta büyük bir itici güç olduğunu görürüz. Şair bu ilk devrinde bir çırak gibidir; hatta şiir bilgisinin genişlemesi, hayat tecrübe ve şartlarının sanata yönelmesi, bulunduğu ortama göre şairler meclisine devamı, şairlerle olan ilgisi veya çok okuması onun, kalfalık devrini de geçerek ustalık dönemine ayak basması ile şahsiyetini kazanmasına yol açar.” (Yavuz, 2013: 66) sözleri ve verdiği şu örnekler, Divan şiirindeki durumu göz önüne sermektedir:

 

Işkıng kıldı şeydâ mini cümle âlem bildi mini 

Kaygum sin sin tüni küni minge sin ok kirek sin

                                                             Yesevî

Harâb olupdur ol âbâd gördüğün gönlüm 

Gamunla toptoludur şâd gördüğün gönlüm

                                                               Hayâlî

***

Işkun aldı benden beni bana seni gerek seni 

Ben yanaram dün ü güni bana seni gerek seni

                                                            Yûnus

Tutuşdı gam odına şâd gördügün gönlüm 

Mukayyed oldı ol âzâd gördügün gönlüm

                                                              Fuzûlî

Elimizde, yukarıdan beri söylediklerimiz doğrultusunda değerlendirebileceğimiz iki metin var: Birincisi Medine Müdafii Fahrettin (Türkkan) Paşa’nın karargâhında görev yapan ihtiyat zabit vekili (daha sonra mülâzım-ı sânî) İdris Sabih’in[4]“Kardeşime” şiiri, diğeri de Zühre Ali Uluçamgil  (Mağusa, 18 Aralık 1913-22 Aralık 1999)’in “Çocuğuma” başlıklı uyarlaması. İdris Sabih’in şiiri, Çanakkale savaşında şehit düşen, kendisinden iki yaş küçük kardeşi Ahmet Tevfik[5](1892-28 Temmuz 1331 / 10 Ağustos1915) için yazılmıştır. Zühre Ali Uluçamgil ise 21 Temmuz 1964 günü Erenköy’de Rumların hazırladığı bir bubi tuzağına kurban giden oğlu Süleyman Ali Uluçamgil (1944-1964)[6]için ağlamaktadır:

 

Harb Mecmuası, Yıl:1 Sayı: Mayıs 1332, s.132

 

KARDEŞİME (*)

1

O kadar yandı mı bağrıney çocuk?
Ecelin sunduğu şarabı içtin!
Sırayı, saygıyı unuttun çabuk,
Sebep ne, ağandan ileri geçtin?

2

Yirmi üç baharı kavuran ateş
Güllerin kalbini dağlasa çok mu?
Bir damla şebneme susadı güneş,
Sümbüller sararsa hakları yok mu?
(…)

7

Ne kadar aradım senin kabrini,
Yok diye boynunu büktü her çiçek.
Yanıldım, kardeşim, bağışla beni,
Sen arzdan semaya naklettin, gerçek!...

 

*Anafartalar'da şehit olan zabit vekili Ahmed Tevfik Efendi

Suna Atun tarafından "Aydın bir öğretmen olan annesi Zühre Ali Uluçamgil'in oğlu Süleyman Uluçamgil'e yazdığı ağıt" notuyla (Atun, 2010:111) yayımladığı şekli: 

ÇOCUĞUMA

O kadar bağrın yandı mı ey çocuk?

Ecelin sunduğu şerbeti içtin

Sırayı saygıyı unuttun çabuk,

Sebep ne anandan ileri geçtin.

21'inci baharı kavuran ateş

Güllerin kalbini dağlarsa çok mu?

Bir şebneme susadı güneş

Sümbülleri sorarsa hakları yok mu?[7]

O kadar aradım senin kabrini

Yok diye boynunu büktü her çiçek

Yanıldım evlâdım bağışla beni

Sen arzdan semaya naklettin, gerçek.

 

(Kıbrıs Gazetesi, 21 Temmuz 2000)

Not: Gazetenin bu sayısı taranmış, fakat şiire rastlanamamıştır.

Elyazısı (asıl dikkate alınması gereken) metin:

ÇOCUĞUMA

O kadar bağrın yandı mı ey çocuk?

Ecelin sunduğu şerbeti içtin

Sırayı, saygıyı unuttun çabuk,

Sebep ne anandan ileri geçtin.

Yirmi bir baharı kavuran ateş

Güllerin kalbini dağlasa çok mu?

Bir damla şebneme susadı güneş

Sümbüller sararsa hakları yok mu?

O kadar aradım senin kabrini

Yok diye boynunu büktü her çiçek

Yanıldım evlâdım bağışla beni

Sen arzdan semaya naklettin, gerçek.

İki metin arasındaki ilişkinin derecesi hemen ilk bakışta fark edilecek kadar açıktır. Oğlu Dr.Mehmet Ali Salih Uluçamgil’in verdiği bilgiye göre, Zühre Hanım bir gün bu şiiri okumuş, damadı (kızı Ayşe Ayman’ın eşi) tarafından yazıya geçirilmiştir. (Aslaner, 2014) Yapılan “kişiselleştirme işlemi”ne rağmen, “Çocuğuma” başlıklı metin, edebî doku olarak, bir başka deyişle “şiir” olarak hâlâ İdris Sabih’e aittir. Yapılan değişiklikleri eskilerin selh:(سلخ)[8]ve ilmâm (ﺍﻠﻤﺎﻡ)[9]veya modern edebiyat terminolojisindeki Palempsest,[10]Yeniden Yazma (réécriture)[11]ve benzeri metinlerarası ilişki biçimlerinden birine benzetmeye çalışmanın bir yararı yoktur. 

Zühre Hanım İdris Sabih’in “Kardeşime” şiirini okumuş mudur? Bu benzerlik tesadüf olabilir mi? Mevcut kelime hazinesi dikkatle gözden geçirildiğinde görülecektir ki metinde değişen kelime oranı sadece %11’dir. Tersi olsa tesadüften söz edilebilirdi.  

Zühre Hanım okumayı alışkanlık hâline getirmiş bir öğretmendir. Babası Süleyman Şevket Hüseyin öğretmen, annesi Ayşe Molla medrese mezunudur. Özellikle babasının bir kulağının Türkiye’de oluşu, Zühre Hanımı da etkilemiş olmalıdır. Dr.Mehmet Ali Uluçamgil, adı geçen mülakatta “Dedem Çanakkale Savaşlarını günü gününe takip ederdi. Bizim kanımıza işlemişti Çanakkale Savaşları” demektedir. 

Kıbrıs Türkleri o dönemle ilgili haberleri İngiliz gazetelerinden takip edebiliyorlardı. Türkiye’den de gizli yollardan ulaşan gazeteler olmuştur. Mesela, İstiklâl Marşımız, ilk yayımlanışından (Açıksöz, 21 Şubat 1337 /1921)  40 gün, kabul edilişinden 15 gün sonra (İrşad, 1 Nisan 1921) Kıbrıs’ta da yayımlanmıştır. 

“Kardeşime” şiiri de gizlice adaya sokulan yayınlar aracılığıyla ilgililere ulaşmış olmalıdır. Kıbrıs Türklerinin Anadolu’da olup bitenlerle çok yakından ilgilendikleri bilinen bir husustur. 

Ayrıca, şiirin, 1915’te Mağusa-Karakol (Karaolos) esir kampında tutulan ve çoğunlukla Çanakkale’de esir düşüp 26-29 Ekim 1916 tarihlerinden itibaren Ada’ya getirilmeye başlanan (Keser, 2007:11) Türk askerleri aracılığıyla halka ulaşmış olabileceği ihtimali de yüksektir. Çünkü bu esirlerin Cuma ve bayram günlerinde de olsa Mağusa halkıyla görüşebildikleri bilinmektedir: “Bazan kendilerini  görmemize izin verirlerdi. Bu da ekseriyetle bayramlarda olurdu. Erkeklerimizle gider ve tellerden hikâyelerini dinler, oyunlarını seyrederdik.”[12]

Esir kampına getirilen binlerce esir arasında eli kalem tutan, şiirden anlayan kimseler de mevcuttur. Bir örnek olmak üzere, Prof.Dr.Nuri Çelikel tarafında yayımlanan (Çelikel, 2015) Kınalı Kuzuların Kıbrıs Dramı ya da Hâtırât-ı Esâret’i adlı eserin135-188. sayfaları arasında yer alan el yazısı notlar –ki büyük çoğunluğu şiirdir- bu esirlerin şiirler yazdığını, en azından ezberlerinde bulundurduğunu göstermektedir. 

Ulvi Keser’in, Mağusa’da ticaretle uğraşan Mehmet Mustafa Nafi Bey’in torunu Hüseyin Nafi Bey ile  yaptığı 13 Ağustos 2001 tarihli mülakattan aktardığı şu sözler de, bütün güçlüklere rağmen, Kıbrıs’la Anadolu arasında sürekli bir irtibatın bulunduğunu göstermektedir. “Dedem Mehmet Nafi Mustafa Bey ticaretle uğraşırdı; ancak bir yandan da Anadolu’ya bilgi ve istihbarat ulaştırırdı. Ne zaman adada kayda değer bir şey olsa mal alma bahanesiyle Beyrut’a falan giderdi. Esirlerden aldığı bilgileri aktarır ve görevini tamamlayarak geri dönerdi. Esirlerle sıkı ilişkileri vardı. Onların mektuplarını da Anadolu’ya ulaştırırdı.” (Keser, 2015:407) 

Kısacası, şiirin bir şekilde Uluçamgil ailesine ulaştığı ve Zühre Hanım tarafından hıfzedildiği; oğlunun şehit düşmesinden sonra şiiri hatırladığı ve kendi duygularına da tercüman olacak bir metne dönüştürdüğü anlaşılmaktadır. Şiir kendisi tarafından herhangi bir yerde yayımlanmadığına ve şairlik iddiasında da bulunmadığına göre, “intihal”den söz etmeye gerek yoktur. Başarılı bir öğretmen olduğu gibi şiirden anlayan, yazma denemeleri de yapan sanatkâr ruhlu bir insan olan ve hayata bakış ve kişisel ahlâk yönüyle hayli iddialı bulduğumuz “Hayat bir nehre benzer, benim ömrüm de / Aktı çarpa çarpa kayaya taşa / Geçti yetmiş üç yıl bir ak su gibi / Coşup bulanmadan geldim bu yaşa.” mısralarıyla da şiire yatkınlığı gösteren Zühre Uluçamgil, elbette, çocuğu için böyle bir şiir yazabilirdi. 

                                    ***

“Kardeşime” şiirinde Ahmet Tevfik’in ölümünü “sırasını beklememek” olarak değerlendiren ağabey, mezarını yerde aramış olmaktan hicap duymuş; Âkif’in Çanakkale Şehitlerine adıyla tanınan şiirindeki değerlendirmeye çok yakın bir duyuşla, “Sen arzdan semâya naklettin…” demiştir.  İhtimal ki şair, “Allah yolunda öldürülenlere ölülerdemeyin. Onlar aksine, diridirler, ama siz fark edemezsiniz” (Bakara, 154) mealindeki âyeti de hatırlamış olmalıdır. Bu yüceltme duygusuna -gerek psikolojik sebeplerle, gerekse millî-dinî duyuş coşkunluğuyla ve tabiî harp edebiyatının karakteri gereği- dönemin şiirlerinde çok sık rastlanır. 

İdris Sabih, kardeşinin erken gittiğini düşünmekle beraber, onun “yeleli aslanlar gibi” döğüştüğünü de söylemeden geçmez. Ayrıca kardeşinin “... 1915 Ramazanına iki gün kala” (Arıkan, 2015:404) şehit düşüşüne de “Ne acı bir şeker bayramı yaptık” diyerek işaret eder. O, sinesini düşman kurşunlarına siper etmiş ve “altın destan”ı yapanlar arasında yerini almıştır. Ölüm, yirmi üç baharlık bir ömrü ateş gibi kavurmuştur. Bu durum karşısında güllerin kalbi dağlanacak, sümbüller sararacak; yani arkasından gözyaşı dökecek anası bile olmayan yiğide bütün bir tabiat ağlayacaktır. Bu şiirdeki, Kardeşim, üzülme, müsterih uyu, / Ne mutlu, gülüyor zavallı vatan! mısraları, soylu bir tesellinin ifadesidir. 

Şairin, kaybın acısı ile şehadetin kıvancını aynı anda yaşadığını gösteren  Bir çile ipekten yumuşak sînen / Serhaddi tuttu sarp balkanlar gibi; / Kaşından daha çok bıyığın yokken / Döğüştün yeleli aslanlar gibi!... mısralarında ağabey şefkati ile kahramanlık duygusu iç içe girmiştir.

Ayrıca şunu da söylemeliyiz: Şiir, harp edebiyatı ürünü olmasına rağmen şekil ve dil yönünden sağlam, hayaller yönünden zengindir. 

Zühre Uluçamgil, “Kardeşime” şiirini “alt metin” olarak almış, trajik bir durum için yazılmış olan bir metni, kendi şehidine uyacak hâle getirmiştir. Bir bakıma, alt metinde meydana getirdiği boşlukları kendi duygularına ait kavramlarla doldurmuş ve böylece şiirin kendi analık duyguları üzerinden yürümesini sağlamıştır. İdris Sabih’in şiirinin adı “Çocuğuma” olarak değişirken, her ikisinin şehadet yaşlarıyla ilgili olarak “yirmi üç bahar”  “21. bahar”a çevrilmiş; “kardeşim” kelimesi “evlâdım” ve “ağandan” kelimesi de “anandan” şekline dönüşmüştür. Ruh hâli değişmemek üzere, şiirin aidiyetini değiştiren ifadeler bunlardır. Son kıtadaki “ne kadar”ın “o kadar” olarak değişmesi de dahil, diğer farklılıkların yanlış hatırlama ile ilgili olduğu düşünülebilir. Bu değişikliklerin, şiirin estetik seviyesi üzerinde olumlu ya da olumsuz bir etkisi olmamıştır. Çünkü Uluçamgil, şiirin estetik dokusunu değiştirecek herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. 

“Kardeşime” şiiri alt metin olarak kullanılmıştır; fakat “Çocuğuma” şiiri ana metin midir? Ana metin asıl emek verilen ve alt metinden alınan -çoğu zaman sınırlı- destekle “yapılan / yazılan” ve “modeli gibi olmayan” bir metin olduğuna göre, bu soruya olumlu cevap vermek pek de kolay görünmemektedir.

KAYNAKÇA

AKTULUM, A. (2000), Metinlerarası İlişkiler, İstanbul: Öteki Yayınevi 

AKTULUM, k. (2017), (https://oggito.com/icerikler/kemal-ozmen , erişim: 18.02.2019)

ARIKAN, M. (2015), Çanakkale’de Şehadet ve Şiire Yansıya Duygular, 100’üncü Yılında Çanakkale Zaferi Bildiri Kitabı, İstanbul, ss.395-424

ASLANER, S. (2014), Dr.Mehmet Ali Uluçamgil’le 06.04.2014 tarihli mülakat.

ATUN, S. (2010), Kıbrıs Türk Edebiyatı,  adlı kitabın 111. sayfasındaki şekli:

BLOOM, H. (2008), Etkilenme Endişesi Bir Şiir Teorisi, İstanbul: Metis Eleştiri: 16 

ÇELİKEL, N.(2015), Kınalı Kuzuların Kıbrıs Dramı ya da Hâtırât-ı Esâret’i,Şanlıurfa: Elif Matbaası

KAYA, D.(199l), Karacaoğlan ve Dadaloğlu'nun Deliktaşlı Ruhsatî'ye EtkileriII. Uluslararası    Karacaoğlan-Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu, ss.85-94 

KESER, U. (2007), Kıbrıs’ta Çanankkale Savaş Esirleri ve Savaş Döneminde Adada Yaşananlar, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, ss.1-68

KESER, U. (2015), Kıbrıs’ta Çanakkale Esirleri 1916-1923,Lefkoşa: Okman Printing Ltd.

ÖZMEN, K. (2016) Türk Şiirinde Fransız Etkisi, İstanbul: Sel Yayıncılık

SÜLEYMAN ŞEVKET (1928), Yeni Güzel YazılarC:.I,İstanbul:Hilâl Matbaası. 

TAHİRÜ’L-MEVLEVİ (1973), Edebiyat Lügatı,İstanbul: Enderun Kitabevi 

YAVUZ, K. (2013: Türk Şiirinde Nazîre, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, S.10,  ss.359-424

YILDIZ, S., (2016), GIDA “KÖK”TEN GELİR: Metinlerarası İlişki ve Eserin Kendiliği, Türk Edebiyatı, Yıl:44,  S.517, ss.42-45

say1

Ek:1-“Kardeşime” Şiirinin Yayımlandığı Harb Mecmuası

(Sayı: 9, Mayıs 1332 / 1916, s.132)’nın ilgili sayfası. 

 

 

say2

 

Ek:2-“Çocuğuma” Şiirinin Elyazısı Metni

(Fotoğraf: Serdagül Aslaner’in proje çalışmasından)

say3

 

Ek:3-“Kardeşime” Şiirinin Süleyman Şevket’in 

Yeni Güzel Yazılar adlı kitabındaki şekli. 

(Dördüncü kıta alınmamış. İkinci mısrada ilk yayınlanışında “şarâbı” olan kelime Kafes’teki şekline uygun olarak “şerbeti” yazılmış. Mustafa Arıkan (2015:406), şiirin ilk yayınından sonra şairi tarafından yeniden düzenlendiğini “Şiir İdris Sabih tarafından ayrıca esarette çıkardığı Kafes’te de yayınlanmıştır. Bkz.Kafes, S.5, 10 Mart 335 (1919), s.1. Burada şiirde geçen bazı kelimeler; şarabı / şerbeti, zavallı / mübarek, semâya / göklere  şeklinde değiştirilmiştir.” notuyla belirtmektedir.) 

DİPNOTLAR

[1]Prof.Dr., Lefke Avrupa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

[2]Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek / Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı –NecâtîBey

   Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı  -Fuzûlî

[3]Konu hakkında geniş bilgi için Prof.Dr.Kubilay Aktulum’un Prof.Dr.Kemal Özmen’le yaptığı mülakata (https://oggito.com/icerikler/kemal-ozmen , erişim: 18.02.2019)ve ayrıca (Özmen, 2016:30-31)’e  bakılabilir.

[4]İdris Sabih hakkında geniş bilgi için a) Nüzhet Haşim’in MillîEdebiyata Doğru(İstanbul, 1918), b) Naci Kâşif Kıcıman’ın Medine Müdafaası Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı? (İstanbul, 1971) , c) Nazım Hikmet Polat’ın Yenileşme Devri Türk Edebiyatından Çizgiler (Ankara, 2012) adlı kitaplarına; d) Mustafa Arıkan’ın “Çanakkale’de Şehadet ve Şiire Yansıyan Duygular”(100. Yılında Çanakkale Zaferi Bildiri Kitabı, İstanbul, 2015, ss.395-424) başlıklı, arşiv belgelerine dayanan kapsamlı bildirisine bakılabilir.

[5]Mustafa Arıkan’ın, MSB Arşiv Müdürlüğü’nün 17 Temmuz 2014 tarih ve 3393 sayılı yazısı ve ekine dayanarak verdiği bilgiye göre “Ahmet Tevfik Çanakkale cephesinde savaşan bir ihtiyat zabit vekilidir. Askerlik safahatına dair etraflı bir bilgi mevcut değildir. Ekim 1914’te askere alınmıştır. MillîSavunma Bakanlığı kaynaklarından 3. Kolordu 8. Fırka 23. Alay 1.Tabur 2. Bölükte vazife yaptığı anlaşılmaktadır. 23 Temmuz 1331 (10 Ağustos 1915) tarihinde Conkbayırı’nda şehit olmuştur.” (Arıkan, 2015:403-404)  

[6]Süleyman Uluçamgil, 28 Mart 1944 tarihinde Girne’ye bağlı Dağyolu köyünde doğdu. Dağyolu köyünde muhtarlık da yapmış olan Ali Mehmet Salih ile öğretmen Zühre Uluçamgil’in oğludur. Köyündeki ilkokulu ve Lefkoşa’da Bayraktar Ortaokulu’nu, Lefkoşa Türk Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Kıbrıs’ta iyice sertleşen varlık-yokluk mücadelesine katılmak üzere, arkadaşlarıyla birlikte vatanına döndü; Erenköy müdafaasına katıldı. 21 Temmuz 1964 tarihinde, bir bubi tuzağına kurban gitti. Mezarı Lefke’dedir. 

[7]Bu mısra Suna Atun tarafından “Sümbülleri sorarsa hakları yok mu?” şeklinde kaydedilmişse de bunun bir yanlış okuma veya yanlış nakletme sonucu olduğunu düşünüyoruz. Nitekim, Ek:2’de verdiğimiz elyazısı metinde de “sümbüller sararsa…” şeklindedir.

[8]Selh:Başkasının bir beytindeki kelimeleri değişdirmek, fakat mânâyı ibka  etmek (korumak) suretiyle benimsemekdir. (Tahirü’l-Mevlevî, 1973: 134) 

[9]«İlmâm» ve «selh» denilen iki sanat vardır ki biri bir beytin mânâsını az bir tebdil ile, diğeri o beytin yalnız kelimelerini değişdirmekle meali benimsemek demekdi. (Tahirü’l-Mevlevî, 1973:63)

[10]“Palempsest, üzerindeki ilk metnin (ya da yazının) kazınarak, yerine yeni bir metin (yazı) yazılmış bir yaprak ya da ‘aynı yaprak üzerinde, bir metnin başka bir metne eklendiği, üst üste geldiği, ancak eski metni tümüyle gizlemeyen, eski metnin görülebildiği’ (Gérard Genette) bir imge, metinlerarası bir beti olarak tanımlanır.” (Aktulum, 2000: 216)

[11]Yeniden yazma genel olarak, hangi türden olursa olsun önceki bir metnin, onu taklit eden, dönüştüren, açık ya da kapalı bir biçimde ona gönderen bir başka metinde yinelenmesi olarak tanımlanır.” (Aktulum,2000:236)

[12]Mağusa halkından Pembe Hasan’ın o zaman Namık Kemal Lisesi öğrencisi olan İsmet Kotak’a verdiği mülakattan. (Keser, 2015:150-151)

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

34185440